18 : ) MU KITASI ATLANTİS / 24-03-2012

 

  '' MU  ''  

'' ATLANTİS ''

KAYIP KITA 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bugün Atlantis, şairler, romantikler, hayalperestler için yitirilmiş bir cennet, keşfedilmemiş bir El Dorado, mükemmel bir ütopya… Yarın bilimin konusu olacak mı?

 

Keşfedilmemiş El Dorado

Atlantis efsanesi, tarih bo­yunca meydana gelen değişikliklerden fazla etki­lenmedi.

Platon, doğumundan 9000 yıl önce var olmuş ve yanardağ patlamasıyla suya gömül­müş Atlantis’i zengin biçimde betimlemişti.

O zamandan beri, Atlantis uygarlığı pek çok yazarın, şairin, ressa­mın ve bilim adamı­nın hayallerini süsle­di.

Atlantis’in gerçek bir ülke olduğunu öne süren 70’ten faz­la kitap var.

Bunların arasında, 17. yüz­yılda yaşamış İngiliz filozof Francis Bacon’ın Yeni Atlantis adlı kitabını özellikle anmak gerekiyor.

Bacon, Atlantis’i Kuzey ve Güney Amerika ile ilişkilendirmişti.

 

 

Untitled-25 copy

 

Onca kitaba ve iddiaya rağmen, hiç kimse Atlantis’i ya da dünya yü­zeyinden nasıl silindiğini bulamadı.

Birçok şüpheci yazar ve insan, Platon’un felsefesindeki ideal kentine ilişkin düşüncelerine hazırlık olsun diye

Atlantis’i yarattığına inanıyor.

Bu düşünürlerin başında ise,

Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquet ge­liyor.

Ona göre, “Atlan­tis kavramı, zaman içinde bilginlerden, yarı-bilginlerin, ardından da mitomanların tekeline girdi.

Bugün Sahra’dan

Sibirya düzlüklerine,

Ti­ticaca Gölü’nden

Tibet yaylalarına kadar,

dünyanın dört bir yanında Atlantis rüyasının peşinde koşanlar var.

Tabii, bütün kabahat Platon­da… İlk dönem Atina toplumuna ideal kentini benim­setmek için uydur­duğu efsane,

bugün yeryüzünün en bü­yük dedikoduların­dan biri haline gel­di…”

İtalyan Ananke Yayınları’ndan çıkan

 “Deniz, Avru­pa’yı Nasıl Yuttu?” 

adlı kitabın yazarı,

Atlantik Okyanusu’na batarak kaybolan bu uygarlı­ğın gerçek olduğu kanıtlanmaya ça­lışıyor (kitap Türkçe’de yayımlanmadı).

 Eski-yeni arkeolojik buluntu­ların yeniden yorumlanmasını,

Platon’un Atlantis’in bulunduğu yere ilişkin arazi tanımlarıyla birleştiriyor.

Platon, Atlantis’in Herkül Sütunları’nın (Cebelita­rık Boğazı, Akdeniz) ötesinde oldu­ğunu söylemiş ve 2385 yıl önce, Timaos

diyaloğunda, eski olayları bi­len Mısırlı bir rahipten öğrendiklerini yazmıştı:

“Nitekim, o zaman, o denize geçmek mümkündü:

çünkü adlandırdığınız gibi, Herakles (Herkül) Sütunları denen ağzın ötesinde bir ada vardı.

Hem, o ada bir araya getirilmiş Libya ve Asya’dan

(Kü­çük Asya: Anadolu)

daha büyüktü ve ondan yola çıkanlara, başka ada­lara ve o adalardan,

gerçekten deniz olanın tam karşı tarafında duran bütün anakaraya geçit veriyordu.

Bu Atlantis Adasında büyük ve hayran olunası kudrete sahip bir kral ortaya çıkmıştı…’’

 

 

Kitabın yazarı Pisa Üniversitesi (İtalya) yıldız fiziği ordinaryüs pro­fesörü ve arkeolog Vittorio Castellani’nin yürüttüğü araştırmalara

göre Atlantis Adası, Büyük Britanya (İngiltere) olmalı.

Aslında, Büyük Bri­tanya’yı 10.000-7000 yıl önceki ha­liyle değerlendirmek gerek.

O zaman, son buzul erimesiyle yükünden kurtularak hafifleyen ada, tıpkı İskandinav Yarımadası gibi birkaç santimetre yükselmişti.

Ayrıca Britanya, donmuş Manş Denizi’yle Fransa üzerinden bağlandığı Avrupa anakarasından kopmuştu.

Son Buzul Çağı’nda,

deniz yüzeyi günümüze göre 100 metre düşüktü ve Büyük Britanya’dan anakaraya geçmek mümkündü.

Atlantis insanı, Platon’un konuştuğu rahibin dediği gibi anakarayı kolonileştirdi:

 “Başka bölgelerde de hüküm sürüyorlardı;

boğazın (Cebelitarık Boğazı) bu yanından Libya’ya, Mısır’a Avrupa’ya ve Tiren’e kadar.

 Rahibin dediğine göre bu kudret, Yunanlılar’ın atala­rıyla da savaşmış ve ilerlemesi silah zoruyla durdurulmuştu.

Son yıllarda oluşturulduğu kadarıyla,

bu fantastik senaryoda anlatı­lanlar Avrupa’nın jeolojik tarihiyle uyuşuyor.

Castellani’nin kendi sözleriyle, 

“Nitekim son Buzul Çağı’nın sonunda, buzların çözülmesi deniz yüzeyini yükseltip,

Avrupa’daki geniş arazileri sular altında bıraktı;

Büyük Britanya plakasında ve İngil­tere’nin büyük kısmındaki su üstüne çıkmış bölgeleri küçülttü.”

 

 

Yanardağlar mı,

başka bir şey mi?

Atlantis’in “volkanik” sonunun tasviri.

Yeni varsayımlara göre, kent suya yavaş yavaş battı.

 

 

Deniz yükselmesine ilişkin kanıt­lar,

Baltık Denizi tortullarının in­celenmesiyle elde edildi.

Baltık Denizi, Atlantik Okyanusu’nun batmasıyla gölden denize dönüşmüştü.

Ancak, deniz baskınları Platon’un çağından 9000 değil,

5600 yıl önce (günümüzden 8000 yıl önce) ger­çekleşmişti.

Kısacası, bugün Atlan­tis, şairler, romantikler,

hayalperest­ler için yitirilmiş bir cennet, keş­fedilmemiş bir Eldorado, mükem­mel bir ütopya…

 

 

Granit varsayımı.

Belli başlı megalit (anıttaş) uygarlıklarına ilişkin bazı buluntular Atlantislilerin eseri olabilir.

Atlantis’in Buzul Çağı’ndan sonra daha da yükselen

Britanya Adaları olduğunu ve Avrupa’nın buradan kolonileştirildiğini düşünenler var.

 

Megalit Uygarlığı

 

Peki Atlantisliler’in sonu gerçekten deniz baskınla­rıyla mı geldi?

İtalyan araştırmacı Castellani’ye göre evet.

 “Araştırmama başladığım zaman, trajik biçimde ortadan kay­bolsa bile, büyük bir uygarlığın geri­de

arkeolojik izler bıraktığından emindim. Ben, bu izleri bulduğum kanısındayım.

Avrupa’nın Atlantik kıyılarında ne olduğunu görmeye gi­dersek,

izlerin apaçık olduğunu ka­bul etmek zorundayız; sadece tanı­mayı bilmek gerek.

Bunlar, bir megalit uygarlığının kalıntıları:

dolmen­ler (taşgömüt),

monolitler (tektaş),

Stonehenge (İngiltere)

gibi megalit (anıttaş) dizileri…

Görünüşe bakılırsa, Atlantis’ten gelen halk tarafından konmuşlar.

Kara yoluyla, su yüzüne çıkmış ve artık var olmayan,

okya­nusun dibinde kim bilir hangi anıt­larla birlikte yatan bir karadan gel­mişlerdi.

 Castellani’nin kuramını, organik tarihlendirme yönteminde (karbon 14) kaydedilen gelişmeler güçlendiriyor.

Megalit mezarlardan getirilen örneklerin, sanıldığından çok daha eski olduğu ortaya çıktı.

 

 

Paskalya Adası’ndaki dev taş heykeller

Şimdiye dek megalit kültürünün, Yakındoğu kökenli halkların barbar­laşmasıyla ortaya çıktığı sanılıyordu.

Avrupa kültürünün Sümer, Mısır ve Yunan uygarlıklarının buğday tarı­mını keşfetmesinden sonra ortaya çıktığına inanılıyordu.

Megalit kültürüne ait buluntuların yeniden tarihlendirilmesiyle, bu varsayım değişmeye başladı.

Avrupa’daki ilk dolmenler, Mısır piramitlerinden 2000 bin yıl önce dikil­miş

Sonuç: Tarım ve uygarlık, ayrı ayrı yerlerde, en azından iki kere doğdu ve Avrupa’nın tarım kültürü,

Yakındoğu’dan bağımsızdı.

Platon’un anlatılarında, Avrupa’nın belleği diriltiliyor, eski gelenekler, dinler, gökbilimsel bilgilere değiniliyordu.

Castellani şöyle açıklıyor: “Arkeolojik buluntular iyi değerlen­dirildiğinde,

Atlantis uygarlığı diye­bileceğimiz, Avrupa’daki bu evri­min bir başlangıcı ve sürekliliğinin olduğu ortaya çıkıyor.”

Würm buzullanması sırasında, otçullar için geniş çayırlıkların bu­lunduğu engin otlakların yerini or­manlar aldı.

O zamanlar avcı ve göçmen olan tarihöncesi insanı, köyler kurdu ve balık avladı.

Bu yerleşimlerin kalıntıları, besin atık­ları öbeklerinin fosilleri, Kuzey Amerika’da, İspanya ve Portekiz’de bulundu.

Farklı yerlerde aynı el aletlerinin bulunması (örneğin kazma),

buluntu sitlerinin tek bir megalit uygarlığına ait olduğunu gösteriyor.

Çatı ve duvar oluşturacak şekilde düzenlenmiş taşlar, yani dolmenler, insanoğlunun

Eski Taş Çağı’nda uzun süre yaşa­dığı mağaraların taklitleriydi.

Tari­h öncesi Avrupa ve megalit uygarlık bağlantısı, taşlara kazınmış resimlerde de görülebiliyor.

Megalit kül­türünün bir başka örneği de menhir.

 

 

Menhirler, en çok 200 ton ağırlığın­da,

2-10 metre yüksekliğinde monolitler. “Kromlek” denilen ve çember şeklinde dizilmiş menhirler,

İrlanda, İngiltere ve İskoçya’da çok yaygın.

En görkemli olanları Avebury ve Stonehenge.

Bu anıt komplekslerinin toplantı yeri olarak kullanıldığı sanılıyor.

Castellani’ye göre, “Atlantisliler’i, kendini tek bir dinle tanımla­yan,

onlarca kabile grubuna bölün­müş bir halk olarak düşünmeliyiz

,” Atlantik Avrupasında sık rastlanan megalit kalıntıları Malta, Korsi­ka,

Sardinya, Sicilya ve Puglia’da da bulunuyor. Mısır rahibi Sais’in anlattığı gibi, bu anıtları da Atlantisliler yapmış olmalı;

çünkü Tiren’e kadar çeşitli bölgelere egemendiler.

Eski Yunan tarihini anlatan Yunanlı yazar Pausianos, Atlantisliler’in Atinalılar’ın ataları tarafından yenilgiye uğratıldığını yazıyordu.

Nitekim da­ha M.Ö. 2. yüzyılda, bilinmeyen tanrıya adanmış bir menhir,

Yunan topraklarında bulunuyordu. M. Ö. 1. yüzyılda yaşamış tarihçi Diodoros Skulos,

Büyük Britanya’da güneş tanrıya adanmış bir tapınak (belki Stonehenge) olduğundan ve dünya­nın pek çok bölgesinde taşlara

tapınıldığından söz ediyordu.

 

 

Ille-et-Villain dolmeni, Britanya

 

 

Evora dolmeni, Portekiz

 

Atlantis uygarlığının Britanya kö­kenli olduğu ve tufanla ortadan kalktığı varsayımları,

değişik kurgularla dile getiriliyor.

Morhiban Körfezindeki El-Lannic Adasında (İngiltere) yapılan bir kazıda,

okyanusa uzanan menhir dizilerine bağlanan bir halka gün ışığına çıkarıldı.

Menhir dizileri, deniz kıyısına ulaşmadan hemen önce, başka bir halkada son buluyordu.

Yine İngiltere’de, bu kez Kermic’te, suyun 4 metre altında menhir halkası bulundu.

Deniz yüzeyinin yükseldiğine ilişkin bir başka kanıt, megalit çağı­na ait antik yolların denizde bittiği Malta Adası’nda bulunuyor.

Efsa­neye göre, bu yollar sualtından Sicilya’ya devam ediyor.

Castellani, buna açıklık getiriyor: “Atlantis bir günde batmadı.

Olasılıkla deniz baskınına uğradı ve başka uygarlık­lar tarafından aşıldı; ama,

Atlantisliler’in soyu tamamen tükenmedi.

Araştırmacıya göre, Kelt (druid) rahiplerinin Atlantisliler’le ilişkili ol­duğuna dair kanıtlar var.

Bu din adamları, meşeyi kutsal ağaç olarak seçer ve megalitlerin yakınlarında ayinler yaparlardı.

 

Untitled-17 copy

 

 

 

Mnadjra megalit tapınağı, Malta

 

“Keltler’in Atlantisliler’den geldiği kanıtlanması gereken bir varsayım; ama, bir şey kesin:

Megalit kültürü, kilise’nin yaptıklarına rağmen batı halk geleneğinde uzun zaman yaşadı.

 Carmac’ta (İngiltere), Saint Cornellius Kilisesi’nin cephesinde­ki bir aziz heykeli, kutsal adamı menhir ve dolmenler

önünde boğa kurban ederken gösteriyor. Katolik mezhebinde, her yıl 13 eylülde, bo­ğalar kutsanmak için kiliseye getiri­liyor.

Megalit uygarlığının boğa kültü, eskiden ve günümüzde,

Girit, Sardinya, Malta ve İspanya kültüründe,

özellikle boğa güreşlerinde yaşıyor.

Ya İngiltere hükümdarları­nın Westminster kutsal taşında taç giymesine ne demeli?

İngiliz gele­neklerinde, geçen yüzyıla kadar, menhirleri terayağ, bal ve zeytin ya­ğına bulamak vardı.

İskoçya’nın Gal dilinde “Kiliseye mi gidiyor­sun?” sorusu şöyle soruluyor: “Am behil thu dol d’on clachan (taşlara mı gidiyorsun)?”

Atlantis, insanları heyecanlandırıyor.

Ancak Buzul Çağı su bas­kınlarını,

Avrupa’yı kolonileştiren tek bir kültüre bağlamak ve bu olası uygarlığı

Atlantis diye adlandırmak için çok dikkatli olmak gerekiyor.

Gerçekten eski bir uygarlık varsa bile, arkeolojik kanıtları doğru yorumlamadan,

Platon’un Atlantis’inin bulunduğunu düşünmek yan­lış olur. Gerçek bilimi,

boş inançları ticari amaçlı kullanan sahte bilimden ayırmak için, iş yine bilim tavrına ve bilim adamlarına düşüyor.

 

Untitled-26 copy

 

 

OKYANUSTAKİ PİRAMİT

 

Küçük bir Atlantis’in kalıntıları­nın, Pasifik Okyanusu sularının 25 metre altında,

Okinawa Adası’nın (Japonya) güneyinde bulunduğu söyleniyor.

Yonaguni Adasının yakınlarında, tabanı 200×150 m. yük­sekliği 30 metre olan, 5 katlı bir yapı var.

Arkeologlar, tepesi düz, dikdört­gen tabanlı ve Asurlar’ın eski tapı­naklarını (zigguratları) andıran ya­pının yakınında

bir de yol buldukla­rını sanıyorlar.

Yerbilimci Masaki Kimura (Okinawa Üniversitesi), “Doğanın eseri olamaz” diyor.

 “Erezyonun sonucu olsaydı, sit ala­nında kaya parça­ları bulurduk.

 Son Buzul Çağının so­na ermesiyle, pira­midin su altında kaldığına inanılıyor.

 

 

Kimura, “Ben blokların köşe ve açılarının bu kadar dik kesildiği başka doğal örnekler bil­miyorum” diyor.

Batık yapı, bir dizi kocaman basa­maktan oluşuyor ve piramidi çağrış­tırıyor.

Toplu ayin­ler için, göğe adan­mış üstü açık bir mekân olduğunu düşünenler de var.

Sakkara’daki (Mı­sır) basamaklı pi­ramitlerin 5000 yaşında olmasına karşın,

bu yapının iki kat eski oldu­ğu tahmin ediliyor, insanlık tarihi­nin ilk büyük yapıtı olabilir.

Bu yüzden, araştırmacılar tem­kinli davranıyorlar.

Arkeolog Jim Mower (University College, Lond­ra), fikrini şöyle belirtiyor:

 “10.000 yıllık yapay bir yapının keşfedildiği onaylanırsa,

Eski Çağ tarihi bölü­münü baştan sona yeniden yaz­mak gerekir.

Şöyle bir önsöz de koymak şart olur: Onu inşa eden halk,

en azından Mezopotamya ve İndüs Vadisi’nde yaşayan insanla­ra, yani klasik kabule göre uygarlı­ğı yaratan ve yayanlara denkti.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yonaguni model

 

 

 

 

 

İspanya’dan

Ege Denizi’ne…

Tartışılan

Altı

Varsayım

Araştırmacıların ve bilginlerin Atlantis için yüzyıllar boyunca önerdiği sayısız yer arasında,

en azından altı tanesinin tarihsel ve bilimsel değeri var. İşte varsayımlar:

 

Atlantis, Tartessos’tu

Eski Çağ’ın en gizemli kentlerin­den biri olan Tartessos’un,

Herkül Sütunları’nın ötesinde, İberya kıyı­sında (İspanya) bulunduğu sanılıyor.

Ancak arkeologlar Tartessos’u henüz bulamadılar.

Yunanlı tarihçi Herodotos’a göre, Yunanlı elçiler zen­gin ve adil bir ülkenin kralı olan Argantonios’la iyi ilişkiler kurmayı ba­şarmışlardı.

İngiliz tarihçi Ryes Carpenter’a göre, Platon bu seferden haberdardı ve Tartessos’tan esinlenerek Atlantis söylencesini yarattı.

 

Yunus Sırtı

1800’lerde yaşamış Philadelphialı (ABD) Ignatius Donnely,

Atlantis’in Atlantik Okyanusu’na bat­mış bir yaylada olduğuna inanıyordu.

İnsanoğlu, ilk uygarlığı Yunus Sırtı denen bu yaylada kurmuş,

ada neredeyse bütün sakinleriyle birlik­te okyanusa gömülmeden önce, kültürünü tüm dünyaya yaymıştı.

Donnely, Atlantisliler’in kültürel önemini ortaya koymak için,

ortak kökenden geldiğini öne sürdüğü Mısırlılar ile Kolomb-öncesi uy­garlıklar arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarmaya çalıştı.

 

 

Okyanusun ortası. 16. yüzyılda yapılmış bir haritaya göre Atlantis okyanusun ortasındaydı.

Harita, eski gelenekler uyarınca baş aşağı çizilmiş (kuzeyi, güneyi gösteriyor).

Azor Adaları’nın, batık anakaranın dağları olduğu da öne sürülüyor.

 

Untitled-12 copy

 

Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Atlantis’i Santorini Adası’nda arayanların sorunu,

turistik adadaki tapınakların ve patlama izlerinin Platon’un anlattıklarıyla uyuşmayan yerlerde bulunması.

 

Kanarya Adaları

 

Kanarya Adaları, Azorlar ve Madira’yla birlikte, efsaneleşmiş Atlantis’in kalıntıları olabilir.

30’lu yıllarda, Atlantis söylenişine ayrılan bir dergi çıkaran Lewis Spence bu kanıdaydı.

Spence, anakara büyüklüğündeki adada yaşayanları da be­timledi.

Erkekler iki metre boyunda ve sarışındı. Modern yerbilim,

Azorlar’ın ve Kanarya Adaları’nın batmış bir kara parçasının kalıntıları olamayacağını gösterdi.

 

Kara Afrika

Kâşif Leo Frobenius, Atlantis’in Yoruba Irmağı (Nijerya) kıyısında olduğunu söylüyordu.

Platon’un egzotik betimlemelerine benzer şeyler bulmuştu:

bereketli, bitki ör­tüsü bakımından zengin, palmiye, muz ve biber ağacı yetişen efsane­vi bir kent…

Fillerden söz edilmesi, hayvanların yaşam alanları bakı­mından, varsayımları Afrika ve Asya’ya taşıyor.

 

Santorini Adası

Santorini’nin büyük kısmı, korkunç bir yanardağ patlaması sonucu parçalanarak denize battı.

İki arkeolog, Angelo Ganalopulos ile James Mavor, bu varsayımı destekli­yorlar.

Efsanedeki gibi patlama mey­dana gelmiş olması ve eski yerleşim­lerin kalıntılarının bulunması yüzün­den,

Santorini Adası eskiden beri güçlü bir Atlantis adayıydı.

Oysa Platon’a göre Atlantis, Herkül Sütunları’nın (İlkçağ Yunanlılarının bilgisinin bittiği yer) ötesinde.

Santo­rini ise, Girit ve Kiklad Adaları ara­sında,

Akdeniz’de yer alıyor. Hem, yaşanan felaket Platon’un verdiği ta­rihle de uyuşmuyor.

Santorini, Platon’un zamanından 9000 yıl önce değil, 900 yıl önce patladı.

 

 

Volkanik bir kaya olan Santorini adası, Atlantis konusundaki en iddialı tez…

 

Belki Girit

 

Minos uygarlığının, Knossos, Festo ve Zakros saraylarının adası Girit, Platon’un bazı anlattıklarıyla uyuşuyor.

M. Ö. 2500’de doğan Minos uygarlığı, pek çok dalda olduğu gibi,

sanat ve mimaride de üstün örnekler verecek kadar geliş­mişti.

60’lı yıllarda, arkeolog Nic­holas Platon’a göre, adadaki dört Girit sarayında,

Atlantis hükümdar­ları gibi barış içinde hüküm sürmüş dört Girit kralı yaşamıştı.

Depremler ve santorini patlamasıyla zayıf düşen Girit’i Mikenliler istila etti ve Minos uygarlığı efsanelere gömüldü.

 

 

 

Untitled-15 copy

 

 

Kayıp Efsanesinde Son İddia:

Suyun

Altında İki Kent

 

Atlantis konusunda her çağ, her dönem kendi düşleri­ni, kendi korkularını, ken­di umutlarını taşıyor.

“Kayıp Kıta” konusundaki çalışma­ların özellikle 50’li yıllarda yeniden canlanması tesadüf değil,

İkinci Dünya Savaşı’nda insanlık, toplu bir yok oluşun ayak seslerini duymuştu.

Atlantis ütopyasının doğrulanması, savaş korkusunun tedirgin ettiği insanlarda yeni bir umudu çağrıştırıyordu.

Nitekim, yeni dünyalar,ütopyalar vaad eden tarikat sayısındaki artış da çok anlamlıydı.

Özellikte ABD’nin her kilisesinde yeni bir Atlantis’in temelleri atılıyordu.

Kayıp Kıta yüzyıllar sonra, tıpkı Platon döneminde olduğu gibi, politik ve toplumsal bir mesaja dönüşmüştü.

Sahneyi bir kez daha sahte peygamberler, üçkağıtçılar, umut tacirleri almıştı.

Ancak 80’li yılların getirdiği yumuşama politikasıyla birlikte, yan-bilimin yerini yeniden bilimsel çalışmalar almaya başladı.

Bunlar­dan en ciddi olanı, son zamanlarda Mı­sır kıyılarının birkaç kilometre açığında yapılan denizaltı kazıları.

Merkezi Liechtenstein’da bulunan Hilti Vakfı ile Discovery Channel’ın sponsorluğunda yapılan  bu kazıları,

Fransız arkeolog Franck Goddio yönetiyor.

Geçtiğimiz yıllarda açık de­nizde kaybolan Fransız yelkenci Eric de Bishop’un torunu olan Franck Goddio, daha önceleri Filipinler

açıklarında bazı batık

Çin gemileri­ni, Mısır açıklarında batan Bonaparte gemisini bulup çıkarmıştı.

Son olarak da İskenderiye açıklarındaki ünlü İskenderiye Feneri’nin kalıntı­larına ulaşmıştı.

Şimdilerde ise, 25 kişilik dalış ekibiyle iki eski Mısır kentinin kalıntılarına ulaşmıştır.

Bu sualtı kazılarında ortaya çıkarılan Menutis ve Heraklion, Makedon fi­ravunlar olan Ptolemaioslar dönemi­ne ait iki kent.

 

 

Kazılarda şimdiye kadar 1. Ptolemaios’un yaptırdığı tanrı Serapis heykellerinin yanı sıra,

eski firavun­lar dönemine ait tanrıça İsis heykelle­rine ulaşılması,

buranın, adı Herodotos Tarihi’nde geçen Heraklion kenti olma olasılığını artırıyor.

Ancak bu son bulgularla, Atlantis’in ortaya çı­karıldığını düşünerek sevinenler için de üzücü bir not yine Heredotos’tan geliyor.

Ünlü tarihçi, bundan 25 yüz­yıl önce Heraklion’a geldiğinde İsis tapınağı rahiplerine Atlantis’i sorduğunda şu yanıtı almış: 

“Adını duy­duk; ama burası değil.”

 

Untitled-9 copy

 

 

Franck Goddio’ya göre Akdeniz’deki Mısır kıyıları, binlerce yıl içinde çok önemli evrimler geçirdi…

Bu bölgedeki büyük depremlerin, suları yükselttiğini ve bazı kentleri sular altında bıraktığını söylüyor.

Kıyıdan sırasıyla 2 ve 6 km. uzaklıktaki Menutis ve Heraklion kentlerinin de deprem sonrası sular altında kaldığını ileri sürüyor.

 

 

1. Ptolemaios tarafından yaptırılan tanrı Serapis heykellerinin başları sudan çıkarılıyor.

 

 

Kazılarda hem Bizans hem de Kopt paralarına rastlandı.

 

Untitled-6 copy

 

1.70 m uzunluğunda ve 600 kg ağırlığındaki İsis heykeli çıkarılırken

 

 

 

 

16. Hanedan firavunlarından birinin heykel başı

 

 

Bu yazıt kumun 2 metre altından çıkarıldı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Efsane şöyle başlar; zamanımızdan 11 bin 500 yıl kadar önce, birçoklarının Atlas Okyanusu olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış.

Bu ülke, insanlığın, özellikle beyaz-ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış.

Büyüklüğü Libya ve Asya'nın (Anadolu) toplam alanından daha genişmiş.

Burada güneşe tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış.

Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz,

Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişler.

Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da, gene de epeyce zararlı oluyormuş.

Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden silinip gitmiş...

Atlantis'i

ilk

Eflatun

yazdı

Zamanımızdan 2 bin 400 yıl kadar önce yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Platon)Atlantis Efsanesini ilk yazan adamdır.

Eflatun'a göre; Atinalı devlet adamı Solon, Milattan Önce (MÖ.) 6. yüzyılda yaşamıştı. Solon, eski Mısır'ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu Mısır rahipleri Solon'a Yunan ve Mısır Uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9 bin yıl evvel sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis Uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk defa bir batılı Atlantis'in varlığını efsane şeklinde dahi olsa öğrenmiş olur.

Eflatun sonradan bu notları ve bilgileri "Diyaloglar" adıyla kaleme alır. Birinci diyalog Timaeus, ikinci diyalog; Critias veya Atlantik'tir. Eflatun bu iki yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detaylarıyla izah eder.

Akdeniz'de mi yoksa Atlas Okyanusu'nda mı?

Birçok alime göre Atlantis, Atlas Okyanusu'da değil başka bir yerdeydi.Örneğin; Akdeniz'de veya Ege'de Tera Adası, Afrika'da, Kuzey Denizi'nde vs. Bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya'da olduğundan bahseder, bunlar: Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth gibi tarihçi ve araştırmacılardır.

Atlantis Kıtası'nın Kafkasya'da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki;Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.

Tufandan kurtulanlar Pireneler ve Kafkaslar'a mı sığındı?

Atlantis'in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa'nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas Dağlarıdır ve bu civarda yaşayan insanlar tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir.

Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım Atlantislilerin de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır. Millletler devir devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar. Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır.

Yüz yıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır'ın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlılar'ın Pers ve Darius hakkında hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılar deşifre olunca çok şeyler öğrenildi ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.

Katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları

Kafkasya'ya gelince... Özellikle Kuzey Kafkasya bir çok efsane ve masallara konu olmuş; iklimi, geçmişi, coğrafyası, tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir. Özellikle Çerkesya bölgesinde, Maykop ve civarında, 19. yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları ve Katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir (E. Chantre). Yine sahilde, Tuapse'den Osetya'ya kadar olan bölgede (Çerkesya mıntıkası olarak kabul edilir) Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.

Devasa harabeler muamması

Kafkasya hakkında çok geniş kapsamlı iki eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley,ikinci eserinde Kuzey Kafkasya'da görmüş olduğu "devasa" harabelerden bahseder.

Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika'da (Bolivya'da) dört bin metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde "Thiuanaco" kalıntılarında görüldüğü bu "devasa" harabelerin bu yüksek yerlerde, binlerce yıl evvel ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı hala bilinemiyor.

Baddeley'in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında (Kaluat köyü sırtlarında) Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına "Devler Kalesi" denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kuruludur ve birkaç dönümden fazla bir alanı kaplar. Volkanik olduğu iddia edilen yüzlerce ton ağırlığındaki kayalardan yapılmıştır.

Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup, kesilmiş veya yontulmuş değildir. Kalıptan çıkmışa benzer. Her bir taş, yüzlerce ton ağırlığındadır.

Herhangi bir çimento gibi bir madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı görünümü vermektedir. Baddeley'in sorusuna cevaben Prof. Melitset Bekof bunların Keltler'den kalma olabileceğini söyler fakat, Baddeley'e göre bu eserinKafkas Nart Mitolojisi'ne de dayanabileceği tasavvur edilebilir.

Bunun gibi daha bir çok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya'da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanların etkilediği inkar edilemez.

Xabze: Yazılmamış töre ve adetler

Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır.

Fakat en ilginç nokta şudur: Kuzey Kafkasya halkları, özellikle Çerkes dediğimiz Adigeler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokhton yerel ahalisini teşkil etmektedir.

Adigelerin "Xabze" denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi yasaları, vardır.

19. yüzyılda Avrupalılara kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan Çerkeslerin arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James. S. Beli bu insanlar için "Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur; genellikle Çerkesler şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdır" diye yazmıştır.

Şövalye Marigny'den övgü

Gene Çerkesleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T. de Marigny bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsaydı bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.

Asırlardan beri uygulanan kanunlar

Yazılı kanunları, edebiyatı, maliye teşkilatı; polisi, üniversitesi, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun ilkel bir kabile düzeni olması gerekirken; ileri milletlerin tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir.

İleri ülkelerde dahi, töreleri ve terbiyeyi uygulamak için kanunlar yapılır ve bunlar kolluk kuvvetleriyle işleme konulur. Oysa Çerkeslerde bu kanunlar tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam etmekteydi.

AD diye bir kavim

Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimdenbahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederlerBu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır (Charles Berlitz, Mystery of Atlantis, 1976).

Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir... Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?

Soyu Adem'e dayanan Çerkes boyu

Çerkesler kendilerine kendi lisanlarınca ADıge derler. Bu da AD'dan gelenanlamına gelebilir. Bir de ADemey adında bir Çerkes boyu vardır ki, geçmişinin Adem'e dayandığını iddia eder.

Eflatun "Kritiaz" adlı ikinci diyalogunda Atlantislilerden ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor:

"Törelerine ve adetlerine çok bağlıydılar. İlahlarına karşı saygılıydılar. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleriydi. Ahlak en önem verdikleri kıymetti. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal mülk, altın, servet... Onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefalet onları zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk, servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazı insanlardı".

Hayret verici benzerlik

Eflatun'un Atlantislilerin adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir şekilde, Kont T. de Marigny, E. Spenser, J. S. Beli, J. A. Longvvorth ve D. Urkuhart gibi Avrupalılar'ın Çerkesler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir.

İdeal toplum Çerkesya'da gerçekleşmiş miydi?

Bazı şüpheciler, Atlantis'in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun'un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler. Eğer bu iddia doğru ise, demek ki, Eflatun'un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum binlerce yıl Çerkesya'da gerçekleşmiş olmuyor mu?

Wubıh lehçesi Hititçe ile aynı

Avrupa'da Bronz Devri'nde etken olmuş bir Etrüsk Uygarlığı vardı.İtalya'nın Ligurya yöresinde gelmişmiş olan Etrüsk Uygarlığı'nı sonraları Romalılar tasfiye etmişti.

Bugüne değin çözülememiş bir alfabeleri vardı. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüsklerin, İtalya'ya Anadolu'dan Lidya'dan geldikleri söylenir.

Bu kavim Hititlerin bir kolu idi. Anadolu'ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu için Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkeslerin Wubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır.

Britannica Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar (Encylopedia Brittanica, Etruscan Language). Bir çok Avrupalı dilbilimci, etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yüzyılda yaşamış Çerkes tarihçisi Noguma Şura Bekmurzin, Etrüsklerin, Ligurların ve Pelaskasların Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı yazarlarından Aytek Natimok ve Gunokue K. Özbay da vardır.

Tarih öncesi devirlere ait anahtarlar

Eflatun ise Etrüsklerin yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligorya için özellikle Atlantis'in bir kolonisidir der (C. Berlitz. Mystery of Atlantis).

Tarihçi Alexandre Basmakof, insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır; " Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağlarının yüksek vadilerinde kavimlerin elindedir."

Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa sınırları yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir kavim olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl inançları vardır.

Bask dilinin özellikleri

Lisanları Avrupa'nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, KroMagnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela "tavan" kelimesi mağaranın üstü manasına olup, "bıçak" kelimesi ise kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence'in Atlantis'ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştikleri yolundaki görüşünü bir nevi teyit eder gibidir.

Brittanica Ansiklopedisi, Bask lisanının Kafkas lisanlarıyla alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar.

Atlantis'in esrarı

Atlantis'in esrarı kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa'nın çok eski zamanlardan kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, buzul çağından evvelki bir lisan yahut daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi der.

Öyleyse, Kafkas lisanları özellikle Çerkes, Abhaz lehçeler de bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı?

Abhazlar ile Basklar aynı ırktan mı?

Basklar, ırken ve lisanen Kafkasya'nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar. "Tarihte Kafkasya" isimli kitabında General İsmail Berkok, Basklar'ın, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya'da hala "Baskheg" diye hitap edildiğinden bahseder. Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Basklar'ın ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Basklar'ın da Kafkas, Çerkes-Adıge ve Abhaz kavmiyle yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir.

Batan adaya sürülmek

Çerkesler arasında en küçük bir köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz yaygın bir söylence vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, "Tha ham hitug ou vieh" manası, "Allah seni o batan adaya sürsün". Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce kilometre uzakta, deniz görmemişler arasında da kullanılmakta idi. Gene Çerkesler'de ihtiyar dedeler ve nineler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel dahi "uçan gemiler"ve "yelkensiz vapurlar" ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir (Circassian Star, No. 1, Vol. 1, Nana, Nina).

Günümüzde Atlantis'in geçmişteki varlığı tam olarak kanıtlanmış değildir. Fakat bir çok bilim adamı, yüzlerce yazar, yıllardan beri bu konuda yüzlerce eser yazmışlar, tezler yürütmüşler ve iddialarda bulunmuşlardır. Bu konu ile alakalı filmler çevrilmiş ve konferanslar verilmiştir. Bu incelememiz de bu konuya küçük bir ışık tutabilirse mutlu oluruz.

TÜRKLERİN ANAYURDU KAYIP MU KITASI MI?

"Efendiler,


 Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan

büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır.

Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan,

insanlığınikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir."            

 Yeni Aktüel/2-8 ağustos/2005

  Atatürk 1922'de

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmadaTürklerin kökeni hakkında böyle

diyordu.

 Tesadüfi bir konuşma değildi ve onun Türklerin kökenine ilgisinin devamı da gelecekti...


  Atatürk'ün cumhuriyetin ilk yıllarında bu alanda başlattığı araştırmalar, özellikle 1930'ların başında yoğunlaştı.

1930'da Tarih Heyeti'ni oluşturarak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı hazırlattı.

1931'de ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin kuruluşuna ön ayak oldu ve adı daha sonra

Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilen cemiyetin çalışma alanını Türk ve Türkiye tarihi olarak belirledi.

Kurumun bir yıl sonra gerçekleştirilen ilk genel kurulunda Türk Tarih Tezi kabul edildi.Tez iki ana eksen üzerine oturuyordu; 

"Türk uygarlığı tarihin en eski uygarlıklarından biridir

ve

bu uygarlığın kökeni Orta Asya'dır. "

  Bu çalışmaların bir ayağının eksik olduğunu düşünen

Atatürk, Türk Dil Kurumu'nu da kurdurarak, ulusçuluğun ana öğelerinden olan dil konusunda da derin bir çalışma başlattı.

Onun Türk Tarih Kurumu'nun ikinci Dil Kurultayı'nda yaptığı konuşmada yer alan "Güneş"yaklaşımı,

sonradan tanışacağı Mu Efsanesinin Güneş kültü ve kendi tezi Güneş Dil Teorisi'yle doğrudan ilintiliydi.


  Tarih çalışmaları, Türk tarihinin ana kaynaklarını araştırmak, arkeoloji yoluyla yeni bilgiler sağlamak,

tarihte ve bugün ırk karakterlerini antropolojik yöntemlerle saptamak gibi noktalar üzerinde şekilleniyordu.


  Tarih ve Dil kurumlarının varlık nedeni de bu temellere yaslanıyordu.

Atatürk,

uzmanların yabancı meslektaşlarına ihtiyaç duymadan arkeolojik kazılardan çıkacak yazıları inceleyebilmesi ve bu yoldan elde edilecek bilgilerle

eski uygarlıkların gerçeğine ulaşmak amacıyla eski dillerin öğrenilmesi için de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ni kurdurdu.

  Orta Asya Uygarlıklarının Kökeni


  Türk Tarih Tezi'nde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getiriliyordu.

Ama Orta Asya uygarlıklarının kökü neredeydi?

Mustafa Kemal bu sorunun yanıtı olabilecek anahtara 1932'de ulaştı.

 İlkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek'in sunduğu ön raporda

Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle

Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiliyordu.


  Mayatepek, bu süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı.

Çok geçmeden de arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine aittabletlerin deşifrelerinden

ve

ardından James Churcward’ın  Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden

Atatürk’ü haberdar etti. O da söz konusu yazarların kitaplarının çevrilmesini emretti.

Sağlığı yerinde değildi ama,1937 yılının önemli bir bölümünü geniş bir kurulca gerçekleştirilen bu çeviriler,

üzerlerinde notlar alarak incelemekle geçirdi.

 

  (Bu resimler Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının

Cumhuriyetin 60. yılına armağan için hazırladığı”

ATATÜRK’ÜN OKUDUĞU KİTAPLAR/

Özel işaretleri, uyarıları ve düştüğü notlar” adlı kitaptan alındı.

Kaybolmuş Mu kıtası adlı bölümün 376-395 nolu sayfaları arasında

 Atatürk’ün okuduğu,

altını çizdiği ve yanına notlar aldığı bölümleri incelemek mümkün.

Kütüphane ya da İş Bankası Kültür Yayınlarına başvurulabilir)

  Atatürk’ün özellikle altını çizip notlar aldığı bölümler insanlığın yaratılışı,

64 milyon nüfuslu bir kıtanın batışı, kıtadan göçler ve özellikle de Orta Asya,

Uygurlar ve Türklerle ilgiliydi.


  Mayatepek başlangıçta bu temelden yola çıkıp raporlarında

Amerika ve Meksika yerlilerinin dillerindeki

Türkçe sözcükleri incelemiş ve yerlilerin kültürel kaynakları ve güneş kültünündinlerindeki etkilerine yoğunlaşmıştı.

 

 

 Aztek / Maya /İnka / Asur / Sümer / Akad / güneş kültü örnekleri

   Ancak 29 şubat 1936 tarihli 7. raporu çarpıcı bir biçimde başlıyor ve şaşırtıcı bilgilerle devam ediyordu.


“Uygur, Akad, Sümer Türkleri’nin Pasifik Denizi’nde ilk insanların zuhur ettiği Mu’daki büyük medeniyet,

dil ve dinlerini cihana yaydıklarına dair yepyeni ve mühim malumatı ihtiva eden rapor:Kuzey

Amerika alimlerinden Cononel James Churcward 

4 Kıta eserinde

dünyada ilk insanların ilk zuhur ve saadet diyarı olarak

Tevrat’ta ‘Gan Edn'

 ve 

Kuran’da “Cenneti Adn" 

namı altında zikri geçen ve Pasifik deniz’inde bulunan ‘Mu’ kıtasında ortaya çıktığı ve bu büyük kıtanın

11 bin 500 sene evvel müthiş depremler ve patlamalar neticesinde 24 saatte 64 milyon nüfusuyla denize battığı ve ilk yüksek medeniyetin,

dilin ve vahdaniyete dayalı dinin ve fen ilimlerinin Mu kıtasından 70 bin sene önce Maya namıyla çıkarak Asya’da Uygur,

Hindistan Naga-Maya, Fırat nehri deltasında Akad, Mezopotamya da Sümer, Kızıldeniz’in batısındaki

arazisindeki Mayu ve Etiyopi kıtasında 

Tamil namlarını almış olan Mu çocukları tarafından bütün cihana yayılmış olduğu vesaire hakkında,

şimdiye kadar Doğu’da ve Batı’da yayımlanan kitapların hiçbirinde görmediğim

çok derin ve 50 sene süren incelemeler mahsulü malumata tesadüf ettim.”

  Mayatepek Churcward’ın kitabından şunları naklediyordu:

 “Eski Türklerin ilk vatan ve kökenleri şimdiye kadar bildiğimiz üzere Orta Asya olmayıp,

Pasifik Denizi’nde 200 bin sene mevcudiyetten sonra batmış olan Mu kıtası olduğu ve Orta Asya’ya,

Mezopotamya’ya, Yukarı ve Aşağı Mısır kıtasına ve Etiyopi’ye Mu kıtasından binlerce sene evvel gelip 

Mu’daki yüksek kültür ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini yaydıkları anlaşılıyor.”

  Raporda Mu’ya ait bazı sembolleri açıklayarak dünyanın dört bir yanına dağılan uygarlıkları da anlatıyordu:


“1.Kol: Bu kolu Mu’dan ‘

Maya’ namıyla çıkarak Asya’nın doğu kıyılarına ayak bastıktan sonra

‘Uygur’ namı alan Mu çocukları teşkil etmektedir.


2.Kol: Bu kolu teşkil eden Mu çocukları gemilerle ve ‘Maya’ namıyla çıkarak

Hindi Çini kıyılarına çıkmışlar ve oradan ‘Burma’ kıtası istikametinden Hindistan’a girerek oralarda,

‘Naga Maya’ namını alıp, bu namda büyük bir imparatorluk vücuda getirmişlerdir ve bu devlet 200 bin sene devam ettikten sonra yok olmuştur.

Bu insanların bir kısmı Hindistan'ın batısından gemilerle Basra Körfezi’nin kuzeyinde Fırat Nehri deltasına girerek,

bu yerlere ‘Akad’ ve daha kuzeye ilerleyerek bu havaliye de ‘Sümer’ adını vermişler ve kendileri de bu namı almışlardır.”

  Churcward’ın yapıtı kaynak gösterilerek nakledilen bilgiler arasında şu satırlar da yer alıyordu:

 ”Uygur İmparatorluğu ortadan kalkmadan önce 

Türk İmparatorluğu’nun mevcut olmadığı ve bu imparatorluğun,

Uygur İmparatorluğu’nun yukarıda izah olunan felaketler neticesinde son bulmasından sonra,

10-11 bin sene evvel ortaya çıktığı ve  ırktaşlarımız olan Akadlar’la Sümerler’in Orta Asya’dan değil, doğrudan doğruya

70 bin sene evvel Mukıtasından çıkıp Hindi Çini, Burma,

Hindistan yolu ile evvela Fırat deltasına ve müteakibenMezopotomya arazisine  yerleştikleri anlaşılmaktadır.”

 

 

Büyük Okyanus’ta yer alan ve 14 bin yıl önce batan efsanevi kıta “MU”. Binlerce yıl öncesine dayanan verilere göre,

kıta üzerinde yaşayan 64 milyon insan esrarengiz bir şekilde sulara gömülmüştü.

O kıta batmasaydı insanlık belki daha ileri seviyede bir mediniyete sahip olacaktı.

Efsanevi ada üzerinde dört ayrı ırk, tek tanrılı bir din, sembolizme dayalı bir öğretim

sistemi ve gelişmiş bir uygarlık yaşadığına dair ilk iddianın sahibi James Churchward. İddasının tam olarak şu şeilde açabiliriz.

Churchward’ın iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması,

Batı Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan

Naacal Tabletleri’ni okumasıyla başlamıştır.

Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir.

Churchward sonraki yıllarda, mineralog ve arkeolog olan

Dr. William Niven tarafından Meksika’da ortaya çıkarılan tabletler üzerinde çalışmıştır.

Çin’e, Hindistan’a, güney asya ülkelerine ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde kıtamız battı,

biz de buraya kaçtık yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir.


Churchward’a göre,  Mexico City yakınlarında 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet,

Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward’a göre  bu tabletler 12.000 yıldan daha eskiydi.

 

 

mu1


Yeni Zelanda ve Hawaii de birdenbire ortadan kaybolan bu esrarengiz kıtanın parçalarından deniliyor bir iddaya görede.

Varsayımlara göre, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, kıta milyonlarca kişiyle birlikte sulara gömüldü. Şimdiye kadar ortaya atılan tüm bu iddialar ve Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir…

Türkiye’nin İlgi ve Alakası

Mu Kıtası, Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır. Yıllar öncesinde Atatürk’ü epey heyecanlandıran bir araştırma Türkiye’de ortaya çıkabilmek için yıllarca beklemek zorunda kalmıştır. Türk tarihinin ve coğrafyasının araştırılmasını isteyen Atatürk, ilkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek’i görevlendirmiş ve ömrünün son yıllarında ilginç kaynaklara ulaşmıştır. Mayapetek’in raporunda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı ve Arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churchward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. Sağlığının bozuk olmasına rağmen Atatürk, Türkiye’ye getirilen kitaplarla çok ilgilendi ve hızlıca çevirilerini yaptırıp, bizzat kendisi geceler boyu okuyup üzerlerinde notlar aldı. Halen Anıtkabir’de bir kısmı sergilenen kitaplar ancak 2000’li yıllarda Türkçe’ye çevrilebildi

Ada Hakkında Blgiler

Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır. Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan, üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı. Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır. Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu. Mu dininin öğretimini “Naakaller” adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı. Dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı. Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler mu’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.

 

 

mu3

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin uygur imparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar ‘Mu’ varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttu

Mu Kıtası hakkında yapılan ilk bulgular

Mu Kıtası hakkında yapılan ilk bulgular

ilk olarak İngiliz subay ve gezgin James Churchward'ın Tibet'te yaptığı araştırmalara dayanan ve bunlarla ilgili olarak yazdığı 5 adet kitabına konu edilmiştir. Churchward, Tibet tapınaklarında bulduğu yazı tabletlerini oradaki rahiplerden on iki yılda öğrendiği Naga Maya dili ile tercüme ederek elde ettiğini açıkladığı efsaneye göre Büyük Okyanus'ta, Asya kıtası ve Amerika kıtası arasında ve Avustralya'nın iki katı büyüklüğünde bir kıta olduğunu anlatır

1. Mu Kıtası varsayımının bilimdeki kabul derecesi

 

Bilim çevrelerinde levha tektoniği konusundaki bilgi birikimine dayanarak Mu'nun da Atlantis gibi bir efsane olduğu konusunda görüş birliği vardır. Levha tektoniğine göre kıtaları oluşturan SiAl (silisyum/alüminyum) kayalar, okyanus diplerini oluşturan SiMg (silisyum/magnezyum) kayalar üzerinde "yüzerler". Büyük Okyanus dibinde Mu kıtasını kanıtlayacak herhangi bir SiAl kayaya rastlanmamıştır.

İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusunda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüştür. Çin'e ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde "Kıtamız battı, biz de buraya kaçtık" yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir. Türkler'in de kökeninin Mu kıtasından geldiği söylentileri, M. Kemal Atatürk'ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır

2. Tahsin Mayatepek'in araştırmaları

Tahsin Mayatepek, Türk Dilini Tetkik Cemiyeti Başkanı İbrahim Necmi Dilmen ile yazışmalarından sonra Atatürk'e raporlar göndermişti. Bugüne kadar 7. rapordan 13. rapora kadar ulaşılabilmiştir. Turan Dursun 1978 yılında 14. rapora ulaştığını açıklamış ve bununla ilgili bir inceleme yazmıştı.Mayatepek raporlarından 7 numaralı raporda Churchward'ın kitaplarından bahsedilir. 1. rapordan 5. rapora kadar bulunamamıştır. Başka rapor olup olmadığı bilinmemektedir.

Tahsin Bey, Atatürk’ün isteğiyle 1935 yılında Türkiye'nin Meksika Elçiliği’ne atandı. Ancak Büyükelçi Tahsin Bey’in vazifesi çok daha farklıydı; Mustafa Kemal Atatürk Tahsin Bey’i Mu Kıtası, Mayalar ve Türkler arasındaki ilişkiyi araştırmakla görevlendirmişti.

Mayatepek, 2 Mart 1936 tarihinde Churchward'ın kitapları ile ilgili 7. raporu kendisine sunduğunda Atatürk, Churchward'ın kitaplarını getirtmiş ve 60 çevirmene kısım kısım taksim ederek Türkçeye tercüme ettirmiştir.Mayatepek raporlarının geri kalanları Maya kültürü ve dili ile ilgilidir. Tahsin Mayakon, Meksika’da Maya kültürünü incelemiş, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı. Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” sözcüğüydü (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine Atatürk Tahsin Beyin soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir.[33] Fakat Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar sözcüklerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın ayyıldızlı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu.Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter hâlinde toplayarak Atatürk'e gönderdi.Bunların ikisi 1970'lere kadar Türk Dil Kurumu kütüphanesinde bulunuyordu.Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dinî tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu

3. Pek çok dilde ortak bir sözcük

 

Pek çok dilde ortak bir sözcük
 
 
 
 
 

 

Kimi araştırmacılara göre Türkçede

"baba"

anlamına gelen ata sözcüğünün az çok ufak söyleniş farklarıyla dünyanın farklı kıtalarında yaşayan kavimlerin dillerinde bulunması

ve bunların hepsinde yine

"baba"

anlamına gelmesi, bütün bu kavimlerin geçmişte ortak bir kökeni olduklarını ortaya koymaktadır.

Baba anlamına gelen birbirine yakın sözcüklerden ve kullanıldıkları dillerden bazıları 1936’daki Türk Dil Kurultayı’nda şöyle saptanmıştır:

  • 1- Türk Dilleri:

  • • Uygur,Koybal,Kazan,Kırgız ve Batı lehçeleri...........Ata

  • • Kuman, Televüt lehçeleri.......................................Atta

  • • Çuvaşça..............................................................Atey

  • • Kazanca.............................................................Etey,ata

  • • Altayca...............................................................Ada

  • 2- Ön-asya Dilleri:

  • • Sümer dili...........................................................Ad,adda

  • • Elam dili.............................................................Atta

  • • Mitanni dili .........................................................Atta(i)

  • • Hitit dili...............................................................Atta

  • • Luwi ..................................................................Tati

  • 3- Hint-Avrupa Dilleri:

  • • Grekçe...............................................................Atta

  • • Latince...............................................................Atta,atavus

  • • Got....................................................................Atta

  • • Eski Nort............................................................Atte

  • • Eski Yukarı Almanca...........................................Atto

  • • Eski Slavca........................................................Atetz

  • • Polap dili............................................................Otay

  • • Orta İrlanda dili....................................................Aite

  • • Votyak dili..........................................................Atay

  • 4- Diğer dillerde:

  • • Macarca.............................................................Atya

  • • Kalmuk dili.........................................................Atey

  • • Bask dili............................................................Aita

  • • İnuit dili.........................................................Atatak

Charles Berlitz'in saptadığı baba anlamlı sözcükler ve kullanıldıkları diller[değiştir | kaynağı değiştir]

  • • Malta................................................................ Tata

  • • Welsh.................................................................Tadaa

  • • Roumani...............................................................Thatha

  • • Fiji..................................................................Tata

  • • Samoa.................................................................Tata

  • • Tagalog...............................................................Tatay

  • • Quechua kızılderilileri...........................................Taita

  • • Dakota (Siu) kızılderilileri......................................Atey

  • • Nahuatl kızılderilileri...........................................Tata,tahtli

  • • Seminole kızılderilileri..........................................İntati

  • • Zuni kızılderilileri..............................................Tatçu,taççu

  • • Hurri dili............................................................Atai

  • • Kuzeydoğu Kafkas dilleri………………........................................Ada

  • • Rusça.................................................................Otets

  • • Etrüsk............................................................Apa,ate

  • • Çince ...............................................................(巴巴)Baba

4. Churchward'ın İddiası

Churchward´ın İddiası
 

 

Churchward'ın iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, 

Batı Tibet'teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan,

çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri'ni okumasıyla başlamıştır.

Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir.

Churchward sonraki yıllarda, mineralog ve arkeolog olan

Dr. William Niven tarafından Meksika'da ortaya çıkarılan tabletler üzerinde çalışmıştır. 

Çin'e, Hindistan'a, güney asya ülkelerine ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde kıtamız battı,

biz de buraya kaçtık yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir.

Churchward'a göre,Mexico City yakınlarında 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet,

Tibet'te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward'a göre bu tabletler 12.000 yıldan daha eskiydi

5. Mu'dan yapılan göçler

Mu´dan yapılan göçler
 
 
 
 

 

Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika'ya, Orta-Asya'ya, Mısır ve Anadolu'ya yapılmıştır. Churchward'a göre 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur İmparatorluğu, Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur İmparatorluğu birine Churchward'un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa'nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre [28],Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, "baba" anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar'ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler'i, Basklar'ı ve Asyalı İskitler'i sayar.Yine Churchward'a göre[27][30] Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis'te reform yapmış, Atlantis'li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan "Osiris dini" adını almış olup Hermes Trismegistus tarafından Mısır'a getirilmiştir. ABD’de “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası'nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler'den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yer kabuğunun dengelerini bozmalarıydı.

 

6. Merak edenler için MU hakkında yazılan kitaplar.

 
 
 
Merak edenler için MU hakkında yazılan kitaplar.

James Churchward, Books of the Golden Age (1927)
James Churchward, The Lost Continent of Mu (1931)
Türkçe çevirisi: Kayıp Kıta Mu, Ege Meta Yayınları (2000)
James Churchward, The Children of Mu (1931)
Türkçe çevirisi: Batık Kıta Mu'nun Çocukları, Ege Meta Yayınları (2001)
James Churchward, The Sacred Symbols of Mu (1933)
Türkçe çevirisi: Mu'nun Kutsal Sembolleri, Ege Meta Yayınları
James Churchward, Cosmic Forces As They Taught in Mu (1934)
James Churchward, Second Book of Cosmic Forces of Mu (1935)
Hans Stefan Santesson, Understanding Mu (1970)
Kemal Şenoğlu, Mayatepek Raporları Türk Tarih Tezi ve Mu Kıtası (2006)
Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu (2006)
Alparslan Salt ve Haluk Egemen Sarıkaya, MU - Tarih-öncesi Evrensel Uygarlık (1978)
Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu 2 - KÖKEN (2008)İnkılap yayınları

 

Mu Kıtası (Gelişimi ve Batırılışı)

 


Lemuria, veya Mu kıtası, dünya üzerinde ilk yaşam formlarının göründüğü yer. Gerçek yaratılımın vücut bulduğu, ruhsal boyuttan henüz kopmamış ve henüz her şeyin saf ve temiz olduğu ilk kıta, insanlığın anavatanı. Bildiğimiz ve uyguladığımız bilgilerin hemen hepsi aslında oradan kaynaklanır ve  ulaşabildiğimiz tarih bilgisiyle söylediğimiz “tarih Sümer’de başlar”ın ötesinde,  denilmeli ki “her şeyin başlangıcı Mu kıtasındadır”. 

Ancak, insan formu yaratıldıktan ve ilk medeniyetler kurulmaya  başladıktan bir süre sonra (ki maalesef, bu konuyla ilgili hiçbir kayıt yok veya R. Hermann’ın kanal bilgileri benzeri bilgiler hariç resmi sayılabilecek somut belgeleri ben bulamadım)  kendi gezegenlerini tükettikleri söylenen bir ırk iner yeryüzüne : Anunnakiler.  Bu konuyu ayrı bir bölümde yazacağım, onların yarattıkları insan formlarının “gerçek insan formu” değil,  hücresel klonlama ve gen teknikleriyle yaratıldıkları da, zaten İngilizce aslından çevrilen yazının içeriğinde de vardır (Reptoidlerin Yaratılışı).
Ama aslında onlar da ilk başta iki gruptu : Reptil genleri taşıyanlar ile Afrika'da altın madenlerinde çalıştırılmak üzere yaratılan insanların çapraz klonlamasıyla elde edilen ırk, Lemurya  halkını oluşturmuştur.   Mu yerleşiminden 35.000 yıl sonra Atlantis medeniyeti kurulmaya başlar, ayrı bir kıtada.  Mu kıtası en az 50.000 yıl önce kurulmuştu ama aslında bu yabancı ırkın gelişiyle birlikte,   henüz çok saf ve temiz, ancak aynı zamanda da genç ve deneyimsiz bir ırk olan gerçek insanlar üzerinde hakimiyet kurarak kendi medeniyetlerini geliştirdiler.  Bu konuyu bilenlerden bazıları, bunu 75 yaşlarındaki yaşlı bir erkeğin, 14 yaşındaki bir genç kıza tecavüzüne benzetirler çünkü bu geliş sadece bir ırka değil, o ırkın teknik donanımı çok gelişmiş, kendilerini Tanrı olarak adlandıran yönetici varlıklarına da aitti.
“Başlangıçta yeryüzünde Nefilimler vardı. Onlar, insan kızlarının güzel ve akıllı olduklarını gördüler ve kendilerine onlardan eşler edindiler”  diye geçiyor, Tevrat / Eski Ahit’in Genesis (yaratılış) bölümünde. Babil mitolojisinin kitabı Enuma Eliş’te daha detaylı anlatılmış.
Yani, onlar geldiklerinde, yeryüzünde yaşayan insanlar vardı. Başka bir bölümde tekrar yazılacak, kendi galaksisindeki savaşta yenilen hükümdar Alulu, dünya gezegenine inmiştir ve onun ırkından olanlar –insan-  kadınlarla evlenmek istemişlerdir. Aslında diğerleri karşı çıkarlar buna, fiziksel olarak da yapıları uygun değildir. Sonradan hamile kalan kadınlardan çoğu doğum esnasında ölmüştür de, çünkü Nefilimler (Titanlar, devler) insan ırkından çok daha iriydiler.
 

(Ara bilgi : Şu anda yeryüzünde olan insanlarda, açıklaması her ne kadar zor olsa da söylenmesi gerekli, ana hatlarıyla üç ırk özelliği hakim: Sürüngen, yılan ve maymun. Sonuncusu, Mu ve Atlantis’in batışından sonra, yeniden insan üretmek için maymunlardan gen teknikleri kullanarak üretilen Homo Sapiens’in temelini oluşturduğu için)

Mısırlı rahip – tarihçi Manetho papirüslerinden birisine şöyle yazmıştır : “Atlantisli bilgelerin hükümranlığı 13.900 yıl sürdü”. Atlantis 11.500 yıl önce batmıştır.  Şimdi 11.500’e 13.900’ü ekleyecek olursak, Atlantis’in 25.000 yıl önce krallar tarafından idare edildiğini buluruz. İlk Atlantis Kralı hükümranlığına 25.400 yıl önce başlamıştı, ilk Mayax kralı ise 34.000 yıl önce. İkisi arasında yaklaşık 8.500 yıl vardır. İlk Mu imparatorluğu ile ilk Mayax hükümdarı arasında da aynı uzunlukta bir zaman dilimi olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, Mu’nun  enaz 50.000 yıl önce büyük bir uygarlığın zirvesinde olduğunu görürüz.

Alulu ırkı Lemuria'ya, insanlığın ilk varolduğu Anakıta'ya yerleşir, orada mevcut olan ırkla birleşir ve kurulan medeniyeti çok üst seviyelere getirir.

Mu medeniyeti ile ilgilenenler, arkeolojik ve tarihsel bilgilerle donatılmış "Kayıp Kıta Mu" ve "Kayıp Kıta Mu'nun Çocukları" kitaplarını okuyabilirler, yazarı James Churchward.  Bu konuyla ilgili araştırma yapan ve yaptıran ikinci şahıs, bizim sevgili Atatürk'ümüz,  çok ilginç ve önemli bir konu bu. Ayrıca, bir ara yazacağım, Uygur Türkleri, Mu Kıtasından geri kalan en sağlam şey, Churchward son derecede bilimsel açıklamalarla ülke göçlerinin Orta Asya'dan ve Uygur Türkleri tarafından yapıldığını belgeliyor. Yani, Türklerin bütün ırkların atası olduğu bilgisi doğrulanmış oluyor.
Elimizdeki yazıt ve belgelerden (Lhasa belgesi, Grek kayıtları, Paskalya Adası Tableti ve Troano el yazması) anlaşıldığı kadarıyla,  burası, geniş düzlükleri olan güzel, tropik bir ülkeydi. Vadi ve ovalar ekili tarlalar ve otlaklarla doluydu. Bu yeryüzü cennetinde yüksek dağlar veya sıradağlar yoktu, ufuk çizgisi yumuşak hatlarla uzayıp giderdi ve dağlar, henüz yeraltından yukarılara çıkmaya zorlanmamıştı.
64.000.000 kişinin saltanatını sürdüğü bu büyük kıtada hayat, neşe, mutluluk içinde geçiyordu ve orası, üzerindekilere her türlü refahı sunan bir yuvaydı. Bu insanlar birbirinden ayrı, fakat tek bir hükümet altında toplanan on kabileden oluşuyordu. Çok nesiller önce insanlar bir kral seçmişler ve isminin başına Ra ekini getirmişlerdi. Böylece o, “Ra Mu” adı altında dini lider ve imparator olmuştu, imparatorluk da, güneş imparatorluğu adını almıştı. Hepsinin dini aynıydı, semboller vasıtasıyla Yaradan’a ibadet etmek ve hepsi de ruhun ölümsüzlüğüne ve eninde sonunda geldiği ulu kaynağa geri döndüğüne inanıyordu.

Mu’da baskın olan beyaz derili bir ırktı. Bunlar duru beyaz veya buğday tenleri, yumuşak bakışları, koyu renkli iri gözleri ve düz, siyah saçlarıyla son derece güzel insanlardı. Bunun dışında sarı, kahve ve siyah derili başka ırklara mensup insanlar da vardı. Ancak onlar yönetim kadrolarında yer almazlardı. Mu halkı içersinde, gemileriyle “doğudaki okyanuslardan, batıdakilere ve kuzeyden güneydeki denizlere” açılan büyük denizciler vardı. Ayrıca mimarlık, büyük taş mabetler ve saraylar yapmada çok ilerlemişlerdi ve anıt olarak dikilen yekpare taş blokları işlemede ustaydılar (Troano Belgesi, Hintli tarihçi Valmiki'nin yazıları  ve diğer kayıtlar).
 

 

Mu – Güneş İmparatorluğu

Güneş İmparatorluğunun hangi tarihte başladığı belirsizdir (geriye kalan Paskalya Adası, Cook ve Caroline Adalar Toplulukları, Tonga – Tabu, Gilbert ve Marshall Adalar toplulukları vb küçük kara parçacıkları hariç,  Mu kıtası tamamen yok olduğundan, tahmini 50.000 sene önce uygarlıklarının dorukta olduğu tahmin ediliyor) ancak Mu egemenliğinin, kurdukları kolonilerin dünya üzerindeki izleri ve krallıkları 35.000 yıl öncesine kadar takip edilebilir. Şurası bellidir ki Anavatan’ın değişik kolonileri büyüdükçe ve kendi kendilerini yönetecek duruma geldikçe, kendi başlarına birer imparatorluk veya krallığa dönüşmüşlerdi, ancak Anavatan’ın denetimi altındaydılar ve böylece tüm dünya tek bir merkezin denetimi altında büyük bir aile gibiydi.
Bir koloni,  krallığa veya imparatorluğa adım attığı zaman, ilk kral Anavatandaki kraliyet ailesinin bir üyesi veya olasılıkla bazı vakalarda, atanmış bir kişi oluyordu. Bu onun göksel düzenin oğlu olduğuna işaret etme manasınıgütmüyordu, yalnızca Güneş İmparatorluğu’nun, Güneş Hanedanı’nın Oğlu veya Güneş İmparatorluğu’nun Oğlu anlamındaydı. Yeni kralın amblemi yine güneşti, fakat anavatanın tebası veya bir parçası olduğunu göstermek için ışık saçan, ancak yarıya kadar ufkun üzerinde yükselmiş bir yarım yuvarlakla temsil ediliyordu.
Eski çağlarda yaşamış Hindu tarihçisi Valmiki,  Mayaların Hindistan’daki faaliyetlerinden söz ederken “güneş ufkun üzerinde yükselmeden önce” ifadesini kullanır, ki buradan Hindu kolonisi bir imparatorluğa dönüşmeden önce manasını kastettiğini anlıyoruz. Yükselen güneş, bugün de dünyadaki çeşitli ulusların amblemidir ve Japonya, İran ve Orta Amerika Cumhuriyetlerini bunların arasında sayabiliriz.
Yükselen güneşle batan güneş arasındaki farkı belirtmek için eskiler, yükselen güneşi ışık saçar durumda, batan güneşi de yalnızca bir disk veya ışıksız bir küre olarak resmetmeye alışlıktılar.
Güneş İmparatorluğu nihai sona ulaştıktan sonra, Anavatanla bağlantılı olarak konu edildiği her seferinde, güneş daima batan güneş şeklinde çizilmiştir.
(Mu kıtasından imparatorluk zamanında göç ederek kurulan sömürge devletleri ve batış sonrasında dünya üzerinde kalan izleri sonra yazılacak)

Kıta çökmeden ve savaş başlamadan önce geleceği öngörüp kaçanlar da olmuş. Bazıları Mu'dan kaçanların Shambala'yı, Atlantis'den kaçanların da Agartha'yı kurduklarını, böylece zıtlığın bu alanlarda da oluşturulduğuna inanıyor. 
 


Bu konularla ilgili bilgiler genelde sadece Atlantis’e ve Sümer medeniyetlerine yönelik.  Anunnaki’ler ile ilgili çok fazla ve çok çeşitli bilgiler de var, Aldebaran’dan geldikleri, soy secereleri, hatta Anu ve Alalu arasındaki baştan beri devam eden tartışmalı – gergin ilişki bile biliniyor. Ancak,  karanlık kutupların nasıl ortaya çıkarıldıklarına dair bilgi verilmiyor, sanki onlar hep varmış gibi veya sonradan yaratılmışlar gibi.

Ayrıca, incelenmesi ve düşünülmesi gereken konular da var, mesela bazı kaynaklar Adem oğulları Habil ve Kabil’in, ta o zamanlara  dayandırılarak, Anu ve Alulu oğulları Enki ve Enlil olduklarını söylüyor. Düşünmek ve daha fazla araştırmak gerek.
Benim burada asıl yazmak istediğim konu ise, savaşın ruhsal sonucu.  Aylardır yazmayı ertelediğim ve bir türlü yazamadığım ama her şeyin önünde, çok önemli bir konu bu. Ağır, çok ağır. Kaynak,  zaten çok az. Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım, eksikler mutlaka olacaktır. Bu arada, şayet varsa, bu konuyla ilgili bilgisi olanların yorumlarını ve yazılarını da bekliyorum.
Mu kıtası, uygarlığının doruğunda, 50.000 senelik bir medeniyet iken bir gecede batırılmıştır.
Sebep : İki ırk arasındaki güç savaşı ve Mu kıtasındaki kısmi dejenerasyon (ALULU – Lulu ırkından olanların insan ırkı ile birleşmeleri neticesinde ortaya çıkan ırk da anlaşıldığı kadarıyla pek matah bir ırk olmamış, her kıyamet öncesinde olduğu gibi (her nedense) aşırı bir maddiyatçılık ve cinsel hedonizm sapmaları oluşmuş. Ancak yine de, ruhsal boyutu da göz önünde bulundurarak bir güç savaşı olduğunu kabul etmek gerekir, zaten olay sadece dünya gezegeni ile sınırlı kalmamış, bugün Dark veya White Brotherhood  olarak bilinen onlarca güneş sistemini de etkileyerek çok geniş çaplı bir olaya dönüşmüş.
Lazer benzeri silahlar kullanılmış. Kıtayı temellerinden yıkıp, magmanın içine gömmüşler, ancak ruhsal savaş esnasında (ki bu iki konu burada kesinlikle birbirinden ayrılmamalı, yani fiziksel savaş ve ruhsal savaş) kaybeden tarafın ruhsal varlıklarına da saldırılmış. Ruhsal tecavüzün ne olduğunu anlatmak kolay değildir ama bu, tipik bir örnek bu konuya : Ruhsal bedenleriyle, diğer bir ruha saldırarak, kendi ruhsal enerjilerini akıtırlar ve bu yöntemle bilinçleri ele geçirilir, artık onlara istedikleri her şeyi düşündürtme, söyletme veya yaptırma şansları olmuştur. Bu yöntemle,  Tanrıların, yarı tanrıların, ve hatta meleklerin  ruhlarına öfke, kin, nefret, korku, öldürme isteği, saldırganlık ve bunlara benzer bin türlü çirkin ve hayvani duygu doldurulmuş, dolayısıyla düşük boyutlara indirgenmişler ve Tanrısal enerjiyi bir daha asla alamayacak şekilde çarpıtılmışlar. Çarpık ruh yapısı, hiçbir enerjiyi düzgün algılayamaz, hiçbir düzgün veya sağlıklı düşünce üretemez. Bu nedir biliyor musunuz?  Günümüzde şeytani olarak adlandırdığımız her türlü karanlık gücün ortaya çıkışı…
Olası Sorular  : Kendilerine Aydınlık Taraf diyen bu güçler, madem ki gerçekten aydınlık idiler, bu çirkin ve korkunç hisleri nereden biliyorlardı?
Böyle şeyleri yapabilen herhangi bir güç gerçekten aydınlık olabilir mi?
İki saldırgan ve hırslı ırkın hatalarının semeresini neden biz insanlar taşımak zorunda olalım?
Bunlara benzer bir sürü soru daha sorulabilir.  Ama sonuç maalesef değişmiyor, o tarihten itibaren (aslında belki de bu iki ırk dünya gezegenine geldiklerinden beri) ve ERA'nın tabiriyle, 12 kere 12 burç geçmedikçe tekrar 12. boyut Merkezi Güneş’inden faydalanmamız mümkün olmayacak. Bunlardan bize ne diyenler de bilmelidir ki, bütün insanlık vücudu hem bu karanlıktan, hem de sözüm ona bu aydınlık olmayan aydınlıktan muzdariptir,  yansımaları dünyanın her yerinde bulabiliriz. Bizlere ruhsal boyutların tamamen saf, yüce ve güvenilir olduğu öğretilir, karanlık taraflara yönelmediğimiz müddetçe. Hatalı, suçlu ve kötü olan, her zaman, ortada olan insandır, her türlü kabahat ona yüklenir. Ben bunun pek de öyle olmadığını gözlemledim, astral boyutlarda aydınlık taraf adı altında bin türlü karanlık da gizli ama net olarak bilinmediği için genel bir güven hissiyle karşılıyoruz onları.
Peki bunların bizim inandığımız gerçek Tanrı ile bağlantısı ne olabilir? 12 evren sonra belki, ama o zamana kadar da tüm bu karanlıklar korkarım yaşanacak.  Ya da, başka bir kıyamet planı  düzleminde olduğu gibi, sadece gerçek doğruların var olabileceği bir manyetik alan hazırlanacak. Söylenmiyor henüz, bazı şeyler söyleyenlerin de gerçeği bildiğine inanmak zor.
Ancak, savaş devam ediyor. Hep vardı, Mu kıtasından beri, hiç kesintisiz. Dünyanın herhangi bir yerinde, iki veya daha fazla ülke arasında, partiler arasında, aileler arasında, kadınlarla erkekler arasında ve hatta çocuklarla çocuklar arasında. Hiç dinmedi. Mevlana, “Attığınız her adımın bir Musa’sı, bir de Firavun’u vardır” der, savaş bizim içimizde de devam ediyor. Her düşüncemizde, her duygumuzda bir zıtlık oluşur, içinde yaşadığımız manyetik alan böyle kurulmuştur çünkü.
21.12.2012 = Galaksinin merkezi, güneşin merkeziyle çakışır.
                       3.26 derece 10 derece 1000 =  32.600 ışık yılı
Dilerim bu tarih savaşmaya doymayan bu iki ırkın sonu olur.
Dilerim insanlık kölelikten kurtulur.
Dilerim hak ettiğimiz Tanrı’ya kavuşuruz.
Dilerim  bu korkunç  “1984”  senesi  son bulur.