29 : ) TÜRKİYEDEKİ TARİKATLER HANGİLERİDİR...? / 31-03-2012

 

 

TÜRKİYEDE

FALİYET  GÖSTEREN  TARİKATLER

ALFABETİK SIRASIYLA

Abbâsiyye: Ebû'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Abdirrahman b.
Ebibekr el-Ensârî el-Belensî el-Endelüsî (633/1235-6). Medyeniyye'nin koludur.

Âdiliyye: Bedreddin Muhammed b. Ömer b. Ahmed el-Âdilî el-Abbâsî (970/1562).

Afîfiyye: Abdülvehhâb b. Abdissamed el-Afifi el-Merzûkî (1180/
1766-7). Şâzeliyye'nin koludur.

Ahmediyye: Ebû'l-Ferhad Ahmed b. Ali b. İbrahim el- Hüseynî el-Bedevî (675/1276). Şâzeliyye'nin koludur. "Bedevlyye" de denir.

Ahmediyye: Manisa civan Göl Marmarası nahiyesinden Ahmed Şemseddin Efendi (910/1504-
5). Halvetiyye'nin koludur. Ahmediyye: Bkz. "Müceddidiyye".

Ahmediyye: Bkz. "Rıfâiyye".

Ahrâriyye: Ubeydullah b. Mahmud b. Şihâbiddin el-Hüseynî et-Taşkendî el-Ahrâr 895/1490).
Nakşibendiyye'nin koludur.

Amûdiyye: Ebû İsa Sa'id b. İsa el-Ammâlî el-Sıddîkî. Medyeniyye'nin koludur.

Assâliyye: Ebu'l-Abbas b. Ali el-Harîrî el-Assâlî eş-Şâfiî (1048/ 1142).

Assâliyye: Ahmed b. Ali el-Harîrî el-Assâlî eş-Şâfiî (1048/1639). Cemâliyye-i Halvetiyye'nin koludur.

Aşûriyye: Seyyid Sâlih Aşûr el-Mağribî et-Tunusî (7./13. asır). Desûkiyye'nin koludur.

Ayderûsiyye: Ebûbekr el-Ayderûs (909/1503). Kübreviyye'in koludur.

Aziziyye: İzzeddin Abdülaziz b. Ahmed ed-Dirini ed-Demiri eş Şâfiî er-Rıfâî
(694-1295).

Rıfâiyye'nin koludur.

Bahâiyye: Bkz. "Nakşibendiyye".

Bahşiyye: Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Bahşi el Halebi, (1098/1687). Cemâliye'nin koludur.

Batâ'ihiyye: Bkz, "Rıfâiye"."

Bayramiyye: Hacı Bayram Veli (833/1496), Ankara'da Safeviyye'nin koludur.

Bedeviyye: Bkz. "Ahmediyye".

Bedriyye: Ebû Ömer Bedreddin Muhammed b. Mekkî (1044/1634).

Bekriyye: Ebû'l-Mekârim Muhammed el-Bekrî (944/1586). Vefâiy-ye'nin koludur.

Bekriyye: Şemseddin Mustafa el-Bekrî (1162/1749). Karabaşiyye'nin koludur.

Bektaşiyye: Hacı Bektaş Velî (738/1337-8), Yeseviyye'nin koludur.

Beyâniyye: Ebû'l-Beyan Muhamed b. Mahfûz ed-Dımeşkî (551/1156).

Beyyûmiyye: Ali Nureddin b. Şeyhi'I-Hicaz el-Beyyûmî. (1182/1768-9). Halebiyye'nin koludur.

Bistâmiyye: Bâyezid Bistâmi (261 /874). "Tayfûriyye" de denir.

Buhûriyye: Muhammed el-Buhari er-Rûmî (1039/1629-30). Ramazâ-niyye'nin koludur.

Burhâniyye: Bkz. "Desûkiyye".
Buzurgân: Bkz. "Nakşibendiyye".

Câhidiyye: Câhidî AhmedEfendi (1070/1659-60). Cemâliye'nin koludur.

Cebertiyye: Şerefuddin Ebû'l-Ma'rûf İsmail b. İbrahim b. Abdisselam el-Cebertî el-Kureşî el- Haşimi el-Yemenî ez-Zebidî (806/1403). Ekberiyye'nin koludur.

Cehriyye: Çin ve Türkistan'da Yeseviyye'den çıkan ve cehrî zikri tercih eden tarikatlere verilen isim.

Celvetiyye: Aziz Mahmut Hüdâî (1038/1628), Üsküdar'da. Safeviyye'nin koludur.

Cemâliyye: Muhammed Hamîdüddin el-Cemalî el-Bekrî, Çelebi Halife Aksarayî (899/1493) Halvetiyye'nin koludur.

Cemâliyye: Cemaleddin Efendi (1164/1750-1), Edirneli. Uşşâkiyye'nin koludur.

Cerrâhiyye: Nureddin Mehmed Cerrahi, b. Abdillah er-Rumî (1084/ 1672). İstanbul'da. Ramazâniyye'nin koludur.

Cihangiriyye: Hasan Burhanedin Efendi (1074/1663-4), Cihangirli. Ramazâniyye'nin koludur.

Cüneydiyye: Ebû'l-Kasım Cüneyd b. Muhammed el-Harrâz el-Bağdadî (298/910-11).

Çerkeşiyye: Hacı Mustafa Efendi (1229/1813-4), Çankırı'nın Çerkeş kazasından, Nasûhiyye'nin koludur.

Çeştiyye: Ebû Abdillah el-Çeştî (355/966).

Çeştiyye: Muîneddin Muhammed Acmirî (633/1236). Hindistan'da.

Derdiriyye: Ebû'l-Berakât Şihabeddin Ahmed b. Ahmed ed Derdîrî el-Adevî (1201/1786-7). Hefneviyye'nin koludur.

Desûkiye: Burhaneddin İbrahim b. Ebi'1-Mecd ed, Desûkî (686/ 1287). Şâzeliye'nin koludur. Burhâniyye de denir.

Derbiyye: Ebû'l-Hasan Ali b. Hıdır ed-Deybi el-Hazrecî (719/1319).

Dussukiyye: Bkz. (Desûkiyye:"

Dücâniyye: Seyyid Ahmed ed-Dücânî (987/1579) Meymûniyye'nin koludur.

Ebberiyye: Ebû Reşid Kutbuddin el-Behberî (573/1177).

Edhemiyye: Ebû İshak İbrahim b. Edhem el-Belhî (161/778 veya 166/683).

Ehdeliyye: Seyyid Ebû'l-Hasan Ali b. Ömer el-Ehdeli (1164/1750-1). Kadiriyye'nin koludur.

Ekberiyye: Muhyiddin İbnü'l-Arabi el-Endelüsî (638/1240). "Muhyi-viyye" de denir.

Ensâriyye: bkz. "Hereviyye".

Erdebiliyye: Bkz. "Safeviyye".

Esediyye: Ebû Muhammed Abdullah b. Ali el-Esedi (7./13. asır). Kadiriyye'nin koludur.

Eşrefiyye: Abdullah b. Eşref b. Muhmmed er-Rûmî (874/1469). Eşre-foğlu. Kadiriyye'nin koludur.

Fazliyye: Seyid Cemaleddin Muhammed b. Fazlilah el-Hindî el-Ber-hemburî (1029/1619-20).

Feyziyye: Feyzüddin Hüseyin el-Semmânî (1309/1891-2). Semmâniy-ye'nin koludur. "Hülvetiyye"de
denir.

Firdevsiyye: Rükneddin el-Firdevsî (724/1323-4). Kübreviyye'nin Hindistan koludur.

Garîbiyye: Muhammed Garîbullah el-Hindî (731/1331) Kadiriyye'nin koludur.

Gavsiyye: Hamideddin Muhammed b. Hatirüddin el-Hüseynî, Gav-su'1-Hidi (932/1526).Şettariye'nin Hindistan kolu.

Gavsiyye: Ebû'l- Gays Sa'id b. Süleyman b. Cemil (7./13. asır). Kadiriyye'nin koludur.

Gâziyye: Ebû'l-Kasım Ahmed el-Gilâlî (932/1526). Şâzeliyye'nin Faskoludur.

Gazzâliyye: Ebû Hâmid Zeynüddin Muhammed b. Muhamed et-Tûsiel-
Gazzâli (505/1111).Cüneydiyye'nin koludur.

Gülşeniye: İbrahim Gülşeni (940/1533). Rûşeniyye'nin koludur.

Haccâciyye: Ebû'l-Haccâc Yusuf b. Abdirrahman el-Kureşi el-Mehdeviel-Mağribi (642/1244-5).

Hâcegâniyye: Hâce Abdülhalik el-Gücdüvani (617/1220).

Hafifiyye: Ebû Abdillah Muhammed b. Hafi f ez-Zebbî eş-Şirazi(371/982).

Hafiyye: Nakşibendiyye'nin Çin ve Türkistan'daki adı.

Halebiye: Ahmed b. İbrahim el-Ahmedi el-Halebi eş-Şâfii (10./16.asır). Ahmediyye'nin koludur.

Hâlidiyye: Ebû'1-Baha Ziyâedin Hâlid b. Ahmed b. Hüseyin el-Osmani el-Şehrizori (124/1826-7). Nakşibendiyye'nin koludur.

Hâlisiyye: Ziyaeddin Abdurrahman et-Tabibani el-Kerkükî (1276/1858-9). Kadiriyye'nin koludur.

Halvetiyye: Ebû Abdillah Siracedin Ömer b. Ekmeliddin Gilani el-Halveti (750/ 1349-50).
Horasan ve Türkiye'de. Sühreverdiyye'nin koludur. Rûşeniyye, Cemâliyye, Ahmediyye
ve Şemsiyye diye dört ana kola ve otuz kadar kollara ayrılmıştır.

Hamzaviyye: Bkz. "Melâmiyye".

Harfiyye: Ebû'l-Hasan Ali b. Ahmed en-Necib el-Herefi el-Meresi (63/1239).

Harîriyye: Ali b. Ebi'l-Hasan b. Mansur el-Basri el-Hariri (645/ 1247,8).Rıfâiyye'nin koludur.

Harrâziyye: Ebû Sa'id Ahmed b. İsa El-Harrazi el-Bağdadî (286/899).

Hayâtiyye: Mehmed Hayâti Efendi. Ramazaniyye'nin koludur.

Hefneviyye: Şemsedin Muhammed b. Salim b. Ahmed eş, Şafii el-Mısrî el-Hefni (1181/1767-8). Cemâliye'nin Mısır koludur.

Hemedâniyye: Ali-i Hemedânî (787/1385). Kübreviyye'nin koludur.

Hereviyye: Abdullah el-Ensari el-Hervi (481/1088). Ensariyye de denir.

Hevvâriyye: Ebû Bekr b. Hevvâr el-Hevvârî el-Betâyihî (760/1358).

Hilâliyye: Muhammed Hilal el-Hemedânî (1147)1734). Kadiriye'nin koludur.

Hudâiyye: Bkz. "Celvetiyye".

Hulvetiyye: Bkz. "Feyziyye".

İbrâhimiyye: İbrahim Efendi, Kuşadalı (1264/1849).Çerkeşiyye'ninkoludur.

İdrîsiyye: Ahmed b. İdris el-Fasi (125/ 1836-7).

İkaaniyye: Kemal el-İkaani (974/1566-7). Yeseviyye'nin koludur.

İlmiyye: Ebû Muhammed Mevlay Abdullah eş-Şerif b. İbrahim el-İlmî(12./18. asır).

Şâzeliyye'nin koludur.

İshâkiyye: Ebû İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni (426/1035). Hafiyye'nin koludur.

Kadiriyye: Abdulkadir el-Gîlânî (561/1166). Cüneydiyye'nin koludur.Yemen, Somali, Irak,
Hindistan, Anadollu, Mağrib ve Sudan'da yayılmıştır.

Kalenderiyye: Cemâleddin Sâvî (630/1232). Daha önce var ise de bu
zat tarafından bir tarik haline getirilmiştir. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar uzanmıştır.

Karabişiyye: Ali Aladdin Karabaş Veli (1097/1686). Şa'baniyye'nin koludur.

Kâsâniyye: Şemsedin Ahmed el-Kâsâni (949/1542-3). Ahrariyye'nin
koludur. Kassâriyye: Bkz.: "Melâmetiyye".

Katnâniyye: Hasan el-Katnani (747/1346). Rıfâiyye'nin koludur.

Keyâliye:
İsmail er-Rıfâi, el-Keyyâl (7./13. asır). Rıfâiyye'nin koludur.

Koneviyye: Sadreddin-i Konevi er-Rûmî (672/1273).

Kuşeyriyye: Ebû'l-Kasım Abdülkerim Kuşeyri (465/1072).

Kübreviyye: Necmedin Kübra (618/1221). Cüneydiyye'nin koludur."Zehebiyye" de denir.

Kümeyliyye: Kümeyi b. Ziyad (82/701).

Mazhariyye: Şah Şemseddin Habibulah Cân-ı Cânân'-ı Mezherî ed-Dıhlevî (1195/1781). Müceddidiyye'nin koludur.

Medâriyye: Bedîüddin Şah Medar (840/1438). Hindistan'da yayılmıştır.

Medyeniyye: Ebû'l-Medyen Şuayb b. Hüseyin el-Mağribi el-Ensari(873/1468-9).

Mehdeviyye: Ebû Muhammed b. Abdilaziz b. Ebibekr el-Kureşi el-Mehdevi (621/1224).

Melâmetiye: Ebû Salih Hamdun Kassar (271/884-5).

Melâmiyye: Bosnalı Şeyh Hamza Bâli (969/1561-2). Türkiye'de Bayramiyye'nin kolu olarak kurulmuştur. "Hamzaviyye" de denir

Meşîşiyye: Meşiş el-Hasani el-İdrisi (624/(1226). Medyeniyye'nin koludur.

Mevleviyye: Mevlânâ Celâleddin Rûmi (672/1273). Oğlu Sultan Veled(721/1312-3) tarafından
kurulmuştur.

Meymûniyye: Ebû'l-Hasan Ali b. Meymun el-Mağribî el-Fâsî el-İdrisî(917/1511-2).
Medyeniyye'nin koludur.

Mısiryye: Bkz. "Niyaziyye".

Muhâsibiyye: Ebû Abdillah Hâris b. Esedi'l-Muhâsibi (243/857-8).

Murâdiyye: Muhammed Murad b. Ali el-Hanefui el-Buhari el Keşmiri(1132/1719-20).

Muslihiyye: Muslihiddin Mustafa, Tekirdağlı (1099/1688).
Sinaniyye'nin koludur.

Müceddidiyye: Bedreddin Ebû'l-Abbas Ahmed b. Abdilehad el-Faruki Kabuli-i Sirhindi,
İmam Rabbani, Müceddid-i Elfi Sâni(1034/1624). Ahrâriyye'nin koludur.

Nakşibendiye: Bahaeddin Nakşibend (791/1389), Türkistanda "Bahâiyye" de denir.

Nasuhiyye: Nasûhi Muhammed el-Halveti (1130/1718) Karabaşiy-ye'nin koludur.

Neveviyye: Muhyiddin Ebû Zekeriyya Yahya b. Şe*****din en Nevevi (670/1270-1).

Şâzeliyye'nin koludur.

Niyâziyye: Niyâzi Muhammed Mısrî (1105/1694). Ahmediyye'nin koludur, "Mısriyye'de denir.

Nurbahşiyye: Muhammed Nurbahş el-Buhârî (869/1465). Kübreviy-ye'nin Horasan koludur.

Nuriye: Ebû'l-Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nûrî (295/907-8).

Nûriyye: Nuridin Abdurrahman el-İsferaini (639/1241-2). Kübreviy-ye'nin koludur.

Nusîsiyye: Muhammed en-Nusûs (1058/1648).


Ramazâniyye: Karahisarlı Şeyh Ramazan (1025/1616). Ahmediyye'nin koludur.

Râşidiyye: Ahmed b. Yusuf er-Râşidi (927/1521). Zerrûkiyye'nin koludur.


Reslâniyye: Reslan b. Ya'kub el-Ca'beri (695/1296). Ukeyliyye'nin koludur.


Rıfâiyye: Seyyid Ahmed er-Rıfâi (578/1182). Merkezi olan Basra'dan Suriye ve İstanbul'a yayılmıştır. "Ahmediye" ve "Beta'ihiyye"de denir.


Rûmiyye: İsmail Rûmi b. Ali et-Tusi (0153/1643).


Rüşeniyye: Dede Ömer Rûşenî (892/1487). Halvetiyye'nin koludur.


Rükniyye: Rükneddin Alâuddevle Ahmed b. Muhammed es-Simnânî(736/1336).
Kübreviyye'nin koludur.


Sâbiriyye: Alâaddin Ali Ahmed Sâbir el-Kelbîrî (609/1291). Çiştiyye'nin koludur.

Sa'diyye: Sa'deddin Muhammed el-Cibâvî (736/1335). Rıfâiyye'nin koludur.

Safeviyye: Safiyyüdin el-Erdebili (735/1334). Sühreverdiyye'nin koludur.


Sa'ûdiyye: Ebû Sa'üd b. Ebi'l-Aşâyir el-Vâsıti el-Bâirini (644/ 1246).Rıfâiyye'nin koludur.

Sâviyye: Ahmed b. Muhammedel-Maliki es-Savi (1241/1825-6). Derdiriyye'nin koludur.

Sayyadiyye: İzzeddin Ahmed es-Sayyad (670/1271-2).

Sehliyye: Ebû Muhammed Sehl b. Abdilah et-Tüsteri (283/ 896).

Selâhiyye: Abdullah Selâhaddin er-Rûmi Efendi, Balıkesirli
(1196/1783).
Ahmediyye'nin koludur.

Semmâniyye: Ebû Abdülkerim Muhammed el-Medeni es-Semmani(1189/1775). Şâzeliyye'nin
Mısır koludur.

Senûniyye: Muhammed b. Ali el-Haseni el-İdrisi (1276/1859). Büyük Sahra'da mücâhidler
tarikati. Kadriyye'nin koludur.

Seyyâriyye: Ebû'l-Abbas Kasım el-Mehdi es-Seyyâr (342/953).

Sezâiyye: Hasan Sezâi Efendi, Edirneli (1151/1738). Gülşeniyye'nin koludur.

Sinâniyye: İbrahim Ümmi Sinan el-Halveti (976/1568-9).
Ahmediyye'nin koludur. Sûfiyye: Ebû Hâşim Sofi el-Kûfî (155/772).

Suûdiyye: Ebû's-Suûd b. Şa'ban et-Tayyib (644/1246).

Suhreverdiyye: Abdülkâhir Es-Sühreverdi (563/1168) ve Ömer es-Sühreverdi (632/1234).
Kadiriyye'nin koludur.

Sünbüliyye: Zeyneddin Yusuf Sünbül Sinan Efendi (936/1529 30).
Cemâliye'nin koludur.

Şa'baniyye: Şeyh Şa'ban-ıVeli, Kastamonulu (976-1568). Cemaliyye'nin koludur. Şa'raniyye: Abdülvahhab eş-Şa'rani (973-1565).

Şattariyye: Abdullah eş-Şattar (818/1415). Hindistan, Sumatra ve Cava'da.

Şâzeliyye: Ali b. Abdillah Ebû'l-Hasan el-Mağribi eş-Şâzeli (564/1256).Medyeniyye'nin koludur.
Mağrib, Mısır, İstanbul, Romanya, Nube ve Komor adalarında yayılmıştır.

Şemsiyye: Şeyh Şemseddin-i Sivasi (1006/1597-8) Halvetiyye'nin koludur.

Şernubiyye: Şihabeddin'Ebû'l-Abbas Ahmed eş-Şernubi el Maliki el-Burhani (994/1586).


Burhaniyye: (Desûkiyye)nin koludur.

Şeybâniyye: Ebû Muhammed Yunus b. Yusuf eş, Şeybani (619/1222). "Yunusiyye"de denir.

Şinnâviyye: Ebû Abdillah Muhammed eş-Şinnâvi (1028/1619). Ahme-diyye'nin koludur.

Tâciyye: Taceddin Zekeriyya el-Naşibendi el-Hindi (1050/1640). Ahrâriyye'nin koludur. Tayfûriyye: Bkz. "Bistâmiyye".

Tâziyye: Ebû Sâlim İbrahim et-Tâzi (1205/1709). Medyeniyye'nin koludur.

Ticâniyye: Şihabedin Ahmed et-Ticani (1227/1812). Halvetiyye'nin Cezayir, Fas koludur.

Uceliye: Ebû'l-Abbas Ahmed b. Musa b. Ucayl ez-Zuvali el-Yemeni
(690/1291). Kadiriyye'nin koludur.

Ukaliyye: Ukayl el-Manici b. Şihabidin Ahmed el-Batayihi (540/1145).Harraziyye'in koludur.

Uşşakiyye: Hasan Hüsameddin-i Uşşaki (1001/1592-3). Ahmediyye'nin koludur.

Üveysiyye:Veysel Karani.

Vefâiyye: Ebû'l-Hasan Ali b. Muhammed Vefa el-Ensari el-Haseni el-Kureşi (807/1404-5).Şazeliyye'nin koludur.
 

Vefâiyye: Ebû'1-Vefa Muhammed el-Mağribi el-İskenderi, Mısırlı(765/1364).

Yâfi'iyye: Arifüddin Abdullah el-Yafii (768/1367). Kadiriyye'nin koludur.

Yeseviyye: Ahmed Yesevi (562/1166).
Yûnisiyye:

 

TARİKAT NE DEMEK


Tarikatların ne olduğunu kamil manada anlamak için ilk önce şeriatin ne olduğunu bilmek gerekir. Allah'ın (c.c.) şeriatini tam manasıyla içine sindirmiş bir insan, kabullenmiş bir insan tarikatın eksikliğim kendi bünyesinde zaten hissetmeye başlar. Çünkü Allahu Teala'nın nizamını, şeriatini içine sindirip kabullenen her insanda bu nizamı hayata geçirip, yaşayıp yaşatması gereği hasıl olur. îşte tarikatta bu nizamı, bu şe-riati en iyi şekilde takva üzere hayata geçirip yaşama şeklidir. Şeriat kurallar ve bu kuralları tam olarak bilmektir. Tarikat bu kuralları tam manasıyla yaşamak ve yaşatmak yoludur. Yoksa birçok insanımızın anladığı manada tarikat, dünyadan elini eteğim çekmek sadece kendini ibadete vermek değildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.-) ashabı ve gerçek tarikat erbabları böyle yapmamışlardır. Onlar aksine şeriat! bütün incelikleriyle ilmi manada bilip, takva üzere yaşamış, aynı zamanda ticarette yapmışlar, devlet işleri ilede uğraşmışlar, ailevi düzenlerim de devam ettirmişlerdir. Yani evlenmişler ve çoluk çocuğa da karışmışlardır. Kısaca Allahu Teala'nın helal kıldığı her şeyden fayda-lanmışlardır.
Dinimizdeki yerine gelince, Cenabı Hak (c.c.) Kur'an'da, Yunus suresi: 62, 63, 64. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:

"iyi bil ki Allah'ın veli kullarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar ki inandılar ve korundular. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlara, Allah'ın kelimeleri (sözleri) asla değişmez, işte bu büyük bir kurtuluştur."

Tarikatları veli mektepleri olarak kabul edersek, Allah'ın bu va'dini de bunun yanma koyarsak tarikatların dinimizdeki yeri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Bununla birlikte, dinde yani şeriatta olan herşeyin zahiri ve batını şekilde araştırılmış daha saflaştırılmış şekli vardır tarikatta. Bu araştırma ve saflaştırma kulların daha iyi anlaması ve daha kolay ve zevk alarak yaşaması doğrultusundadır. Tarikat, nefisle yani insanın kendi içindeki gurur, kibir, riya gibi kötü hasletleriyle mücadele etmesidir, zira bir muharebe sonunda Rasulullah (s.a.v.) ashabına asıl muharebenin yeni başladığım söyleyince ashab "Ya Rasulullah bu çetin ve kanlı muharebeden daha büyük ne olabilir ki?" diye sormuşlar O da: "Nefislerimizle olan savaşımız yeni başlıyor, ganimet dağıtımında esirlere mua melede nefislerinize uymayınız," diye öğütlerde bulunmuştur. Yani tarikatı öğütlemiştir. Tarikat, şeriat üniversitesinin doktora yapma bölümüdür. Bu doktora yapmaya hak kazanmış kamil insan ilk önce doktor olur, sonra doçent sonra da profesör. Ama bu makamlara gelebilmek için ilk önce şeriatın ilk okulunu, orta okulunu, lisesini ve üniversitesin! okumak ve mezun olmak gerekir.

Herhangi bir tarikata girmek şart mıdıra gelince, insan manevi açıdan olgunlaşmak, nefsinin heva ve heveslerinden kurtulmak, kendi içini temizlemek, şeriat! kamil manada yaşayıp yaşatmak mana aleminde yükselmek niyetinde ise şarttır.

Tarikat kulların toplum hayatında, aile hayatında, iş hayatında kısaca her sahada yaradanından korkması, yüreğinin onun adı anıldığında bile titremesi halidir. Sözün özü her gönüle manevi bir jandarma manevi bir bekçi koyma halidir. Hal böyle olunca hangi insan bunu istemez? Hangi insan buna karşı çıkabilir.

Onun için şeriatin inceliklerim bilmek isteyen her insan için bir tarikat yolu şarttır diyebiliriz. Kısaca şeriatsiz olgunlaşmış bir tarikat hayatı, aynı şekilde tarikatsiz olgunlaşmış bir şeriat yaşantısı düşünülemez.

Tarikatların zahiri, pratik manasım birkaç cümle ile özetledikten sonra, fakirane dilimizin döndüğü kadar biraz da batını (gizli) manasından bahsetmek isteriz.

Tasavvuf yolu, yani tarikatlar, mana aleminde, ba-tını alemde devamlı surette Allah'ı (c.c.) hatırlamak ve sürekli ondan korkmaktır, însan nasıl zahirde hazır-ladığı, düşündüğü şeyden uzak kalamazsa, işte tari-katta insana hatırlattığı şeye yani Allah (c.c.) ile de-vamlı birlikte olnaaya sevk eder ve sürükler. Nitekim Cenabı Hak zülciel h.z. Maide suresi 35. ayetinde me-alan şöyle buyuruyor. "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ona (yaklaşmak) için vesileler arayın ve onun yolunda cihad edin, ta ki muradınıza eresiniz."
Tarikat insanı Allah'a yaklaştırır ve Allah ile bir-likte kılar. Tarikat insanın Allah için gözünden dökü-len yaştır. Gönlündeki nefsi emmaresiyle savaştır. Ta-rikat şeriat gemisine binip, denize açılmak ve o engin-lerdeki sırları, güzellikleri keşfetmektir. Tarikat bü-tün alemi yaradanının gözüyle görmek ve bütün mah-lukatı yaradanından ötürü sevmektir. Kısaca tarikat bütün gönülleri birleştirip Allah'a doğru yürümektir.
Mevlana hazretleri ne güzel söylemiş:
"Aşıkların sevinci ve gamı sadece Allah'tır. Onla-rın el emekleri ve ücretleri de yine O'dür. Her kim de Allah'tan başkasına bir aşk varsa o aşk şeker yemek kadar tatlı da olsa yine can çekişmek kadar acıdır." Yine Peygamber (s.a.v.) Efedimiz Rabb'ine şöyle iltica ve niyaz eder ve der ki: "Senin öfkenden rızana sığını-rım, Ya Rab! Senden Sana sığınırım" Evet tarikat Al-lah'tan yine kendisine sığınma yöntemidir. Tarikat ya-radanın kapısından başka gidilecek bir kapı olmadığı-nı benimseten yoldur. Bunların ötesinde tarikat aklın
bile idrak edemediği olağan üstü halleri yaşamaktır. Özetle tarikat yine Peygamber'imizin:

"Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız." hadisinin özüdür, içeriğidir.

Tarikat altunu has hale getirmektir. Daha sonra da bu has altunu kalıplara dökmek ve ondan çeşitli güzellikteki mücevherat ortaya çıkarmaktır.

Tarikat, şeriattaki su ve toprak ile yapılan temizlikle yetinmeyip kalpleri temizleme yoludur.

Tarikat Ramazan orucunu tutan bir insanın yemek içmek şöyle dursun orucu bozulacak
korkuşu ile kötü sözden, gıybet etmekten bile korkmağı halidir.

Tarikat, Allah demektir. Allah'ı sevmektir, O'ndan korkmaktır. O'nun kapısından başka bir kapı aramamaktır.

Tarikatı zahiri batını manada makul ve anlaşılabilir ölçülerde dilimizin döndüğü şekilde açıklamaya çalıştıktan sonra, şimdi de tarikat nasıl başlar ve nasıl devam eder? Bunun
zerine birkaç kelam etmek isteriz.

Tarikat yolu murad etmekle başlar. Zaten mürid demek murad etmek demektir. Daha sonra önceden bahsettiğimiz gibi şeriat üniversitesin! bitirmiş bir profösörün (Kamili mürşidin) eteğine yapışmak ve onun derslerine katılmakla devam eder.
On iki hak tarikat ve bunların çeşitli kolları vardır. Bunların bir kısmı günümüze kadar ulaşmamış ve yine bir kısmı da özünden çıkanlarak yani tahrib edilmek sureti ile gayesinden saptırılmak istenmiş olsa bile yine de gerçek ve hak olan tarikatların ve onları canları pahasına yaşatmaya çalışan kamili mürşidlerin bugüne dek Elhamdülillah varlıklarım koruyabil-meleri büyük sevinç ve öğünç kaynağımızdır.
Geçmiş asırlarda ve günümüzde her ne kadar benimsenmeselerde tarihe baktığımızda bütün maddi manevi icadların; ilimlerin ve fetihlerin altında o tarikatların ve onların kamili mürşitlerinin manevi imzaları açık açık görmemiz büyük bir gerçektir.
Cebir ilminin temelinde ve hatta isminde bile bir Allah dostunun imzası vardır. Tıbbiyede îbni Sina hakeza öyle yine Osmanlı împaratorluğunun kurulmasında Şeyh mürşid Edebali'nin imzası İstanbul'un fethinde büyük mürşid Akşemseddin Hz.nin imzasım (manevi) bulmak her kesim insan tarafından kabul edilen bir gerçektir.
Günümüzde maalesef tarikat yollarının önünün kesilmek istenişi bu yolların yadırganışı, yok sanılma-sı, bizleri yukarıda saydığımız zahiri ve batınî ilimlerden yine aynı şekilde zahiri ve batınî fetihlerden uzaklaştırmış, bizi bize hiç yakışmayacak şekilde bir zamanlar ismimizden bile çekinen kavimlerin kapısında dilenci durumuna düşürmüştür.
Evet geçmişte Allah'ın dostlanna sahip çıkan ve onların yollarına maddi ve manevi destek veren top-lumları Cenabı Hak yüceltmiştir. Şimdi ise onları yadırgayan, küçümseyen, yok sayan, ezen toplumların durumuda ortadadır.

Yukarıda belirttiğimiz on iki tarikattan biri de Ka-diri tarikatıdır. Adım zamanın en büyük mürşidi, alimi olan Gavsulazam AbduiKADÎR Geylani hazret-lerinden almıştır. Kadiri tarikatının ve diğer tarikat-ların piri ve yol gösterenidir. Burada manevi rütbele-rin en büyüğü olan "Gavsül-Azam" nedir? onu açıkla-mak isteriz.
Her toplumun manevi bir büyüğü bir manevi başı vardır. Bu baş o topluluğun kutubudur. Bütün zahiri ve manevi olgunluğu şahsında toplamış olan bu kutu-ba GAVS denir. Her devirde bir tanedir, işte kendi devrinin, kendi asrinin en büyüğü, Gavsül Azam'ı da Abdülkadir Geylani hazretleridir.
Günümüzden 945 yıl önce yani hicri 471 yılında "Geylan" kasabasında dünyaya gelmiştir. Bu fani alemde 90 yıl yaşamış ve ebedi aleme göçmüştür. Ba-bası Seyyid Ebu Salih'tir.
Soyu baba tarafından Hz. Hasan (r.a.) Efendimize, anne tarafından Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimize daya-nır. Yani anne ve baba tarafından soyu Peygamber Efendimiz'in torunlarına dek uzanır.
Abdülkadir Geylani Hazretleri Hanbeli mezhebinde idiler.
Türbesi Bağdat'tadır. 

Bkz. "Şeybâniyye".
Zahidiyye: Tâciddin İbrahim ez-Zâhid el-Gilânî (690/1291). Ekberiy-ye'nin koludur. Zeyniyye: Zeyneddin Hâfi (838/1434-5). Sühreverdiyye'nin Bursa'da-ki koludur. Zıl'iyye: Safiyüddin Ahmed b. Ömer Zıl'i (1071/1660).
Zühriyye: Ahmed Zührî, Kayserili (1157/1744). Muslihiye'nin koludur.

 

SÜNNET

 Sözlükte Sünnet:
Sözlükte fiil olarak: “Senne’l-emra” bir işi açıkladı anlamındadır.
Sünnet, ister övülen, ister yerilen olsun izlenen yol ve gidiş anlamındadır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın şu hadisinde bu anlamıyla kullanılmıştır: “Sizden öncekilerin yollarına (senen) karış karış ve arşın arşın uyacaksınız.” (Buharî ve Müslim) Yani [
Terim Olarak Sünnet:
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın ve ashabının ilim, itikad, söz, davranış ve takrir (yapılıp ta itiraz etmedikleri) hususlarda izledikleri yol demektir.
Sünnet aynı zamanda ibadet ve itikadlardaki sünnetler hakkında da kullanılır. Sünnetin karşıtı bid’attir. Peygamber -sallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki sizden benden sonra yaşayacak olanlar pek çok ayrılıklar görecektir. Size benim ve doğru yolda hidayet üzere bulunan halifelerin sünnetine bağlanmanızı tavsiye ederim.



 CEMAAT
Sözlük anlamıyla cemaat, bir şeyin parçalarını birbirine yaklaştırmak suretiyle, katmak ve eklemek demek olan cem’den alınmıştır. Ben onu cem ettim o da cem oldu, denilir.
Cemaat, içtimâdan türemiştir. Ayrılıp dağılmanın ve ayrılığın zıttıdır.
Cemaat çok sayıdaki insan topluluğu demek olduğu gibi, belli bir maksat etrafında toplanmış bir kesim insan anlamında da kullanılır.
Yine cemaat herhangi bir iş üzere toplanmış olan topluluk demektir.
Terim Olarak Cemaat:
Müslümanların cemaati demek olup, bunlar da ashab, tabiîn ve kıyamet gününe kadar onlara güzel bir şekilde uyan, kitab ve sünnet etrafında toplanmış, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın zahiren ve batınen gittiği yolu izleyen bu ümmetin selefi demektir.
Yüce Allah mü’min kullarına cemaat olmalarını, birbirleriyle kaynaşıp yardımlaşmalarını emr ve teşvik etmiş, onlara tefrikayı, ayrılığı ve birbirini boğazlamayı yasaklamıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”Allah’ın ipine topluca sarılın ve ayrılmayın.” (Al-i İmran, 3/103);”Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.” (Al-i İmran, 3/105)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bu ümmet yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmişikisi ateşte, bir tanesi ise cennette olacaktır ki o da cemaattir.
“Cemaatle birlikte olmaya bakınız, tefrikadan uzak durunuz. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. İki kişiden ise nisbeten uzaktır. Kim cennetin geniş yerini istiyor ise o halde cemaatten ayrılmasın.
Yüce sahabi Abdullah b. Mes’ud -radıyallahu anh- da şöyle demiştir: “Cemaat tek başına olsan dahi hakka uygun düşen şeydir.

 EHL-İ SÜNNET ve  I' CEMAAT

Buna göre ehl-i sünnet ve’l-cemaat, Peygamber, -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın sünnetine, ashabının ve onları izleyenlerin yoluna, itikad, söz ve amel hususlarında sımsıkı sarılanlar ile bu şekilde dosdoğru tabi olup, bid’atlerden uzak duran kimselerdir. Bunlar kıyamet gününe kadar ilahi yardıma mazhar olarak kalacaklar, varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunlara uymak hidayet, muhalefet etmek ise sapıklıktır.
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat birtakım nitelik ve özellikleriyle diğerlerinden ayrılırlar. Bunların bazıları şunlardır:
1- Ehl-i sünnet ve’l-cemaat ister itikad, ister ahkâm, ister yaşayış bakımından ifrat ile tefrit, aşırı gitmek ile katılık arasında vasat ve itidal üzere olanlardır. O halde bu ümmet diğer ümmetler arasında vasat olduğu gibi, onlar da bu ümmetin fırkaları arasında vasat olanlardır.
2- Dinin hükümlerini sadece kitab ve sünnetten alırlar. Bunlara gereken önemi verirler. Bunların nasslarına teslim olur ve selef yönteminin gereklerine göre bunları kavrarlar.
3- Onların, sözlerinin tamamını aldıkları ve ona uymayan herşeyi bir kenara bıraktıkları, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın dışında tazim ettikleri herhangi bir imamları yoktur. Rasûlullah’ın hallerini, sözlerini ve fiillerini insanlar arasında en iyi bilenler onlardır. Bundan dolayı insanlar arasında sünneti en çok seven, ona tabi olma gayretini en çok ortaya koyan ve bu sünnet ehlini en çok sevenler de onlardır.
4-  şeklindeki açıklamasında kastettiği de budur.
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’in genel kapsamlı anlamına gelince, rafızilerin dışında İslam’a intisab edenlerin hepsi girer.
Kimi zaman bid’at ehli ve hevâlarının peşinden giden birtakım fırkalar hakkında da ehl-i sünnet ve’l-cemaat denildiği olur. Çünkü bunlar sapık fırkalar karşısında itikadi birtakım meselelerde katıksız ehl-i sünnet’e uygun kanaat belirtirler. Ehl-i sünnet alimleri tarafından bu anlamı ile kullanımı azdır. Çünkü bu sadece birtakım itikadi meseleler ile kayıtlıdır ve muayyen birtakım taifelere karşılık kullanılan bir isimdir. Mesela, hilafet ve ashab-ı kiram meselelerinde rafızilerin karşısında ehl-i sünnet vasfının kullanılması ile diğer itikadi meseleler hakkında kullanılması buna örnek gösterilebilir.
Ehl-i sünnet’in karşısında ehl-i bid’at yer alır. Bunların belli başlıları ise hariciler, rafıziler, mürcie, kaderiye ve cehmiye olmak üzere beş fırkadırlar.
Buna göre selef-i salih tabiri muhakkik ehl-i sünnet âlimlerinin ıstılahında, ehl-i sünnet ve’l-cemaat ile eş anlamdadır. Aynı şekilde onlar hakkında ehlu’l-eser, ehlu’l-hadis, et-taifetu’l-mansura (ilahi yardıma mazhar kesim), el-fırkatu’n-nâciye (kurtuluşa eren fırka), ehlu’l-ittiba’ (sünnete tabi olanlar) isimleri de kullanılır. Bu isim ve tabirler selef âlimleri tarafından çokça kullanılır.

 


 

 

 

 

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT AKİDESİNİN ÖZELLİKLERİ



 Selef-i Salih’in Akidesi Neden Uyulmaya Daha Değerdir?


Sahih akide bu dinin esasıdır. Bu esas üzere yükselmeyen herbir yapı sonunda yıkılıp, gider. İşte bundan dolayı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın ömrü boyunca bu akidenin esaslarını yerleştirmeye ve temellerini derinleştirmeye çokça önem verdiğini görüyoruz. Bu ise sağlam bir kaide ve güçlü bir temel üzerinde insanların yapılarını yükseltmek içindir.
Kur’ân-ı Kerîm, Mekke döneminde onüç yıl boyunca değişmeksizin tek bir mesele üzerinde durarak inmeye devam ettiğini görüyoruz. Bu da akide ve yüce Allah’ı tevhid meselesidir. İşte bundan dolayı ve önemli olduğu için Peygamber -sallahu aleyhi ve sellem- Mekke döneminde yalnız ona davet ediyor ve ashabını onun üzerinde eğitiyordu. Selef-i salih’in akidesini incelemenin önemi saf ve temiz akidenin açıklığa kavuşturulması ile insanların tekrar ona dönmesi uğrunda ciddi çalışmanın zorunluluğu, değişik fırkaların sapıklıklarından ve cemaatlerin ayrıklıklarından onları kurtarmanın zorunluluğunun büyük öneminden kaynaklanmaktadır. İslama davet edenlerin ilk davet etmeleri gereken esas budur.

Selef-i Salih’in Yöntemine Uygun Akide:


O halde selef-i salih’in yöntemine uygun akidenin önemini ortaya koyan ve ona sımsıkı sarılmanın zorunluluğunu gösteren birtakım ayırıcı nitelik ve özellikleri bulunmaktadır. Bu özelliklerin en önemlilerinden bazıları şunlardır:
1- Evvela bu akide tefrikadan ve grublara ayrılmaktan kurtuluşun genel olarak müslümanlığın saflarını, özel olarak da alimlerin ve davetçilerin saflarını birleştirmenin yoludur. Çünkü bu akide yüce Allah’ın vahyi, O’nun Peygamberi -sallallahu aleyhi ve sellem-’ın getirdiği hidayet ve ilk şerefli nesil ashab-ı kiram’ın izlediği yoldur. Bu esasın dışındaki herbir toplanma neticede -bugün müslümanların halinden gördüğümüz gibi- ayrılıktır, anlaşmazlıktır, başarısızlıktır. Şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!” (en-Nisa, 4/115)
2- Bu akide müslümanları birleştirir, saflarını güçlendirir. Hak üzere ve hakta sözbirliği etmelerini sağlar. Çünkü bu, şanı yüce Allah’ın; “Allah’ın ipine topluca sarılın ve ayrılmayın.” (Al-i İmran, 3/103) buyruğunun gereğini kabul etmek demektir.
Bundan dolayı müslümanların ayrılıklarının en önemli sebepleri arasında yöntemlerinin farklı oluşu ve bilgi kaynaklarının çok oluşudur. Akide ve bu akidenin öğrenildiği kaynakların bir olması ümmeti birleştirmek için önemli bir sebebtir. Tıpkı bu ümmetin ilk nesli arasında gerçekleştiği gibi.
3- Selef-i salih’in akidesi müslümanı doğrudan yüce Allah’a ve O’nun Rasûlüne bağlar. Onlara sevgi ile bağlar ve onları ta’zime iter. Allah ve Rasûlünün önüne geçmemeyi öğretir. Çünkü selef’in akidesinin esası, heva ve şüphelerin oyuncağı olmaktan uzak bir şekilde “Allah buyurdu, Rasûlullah buyurdu” tavrıdır. Felsefe, mantık, akılcılık gibi yabancı etkilerden ve başka birtakım kaynakların yönlendirmesinden uzaktır.
4- Bu akide gayet kolaydır. Anlaşılır bir akidedir ve nettir. Karışıklığı yoktur, anlaşılmaz ifadeler taşımaz. Karışık anlatımlardan, nassların tahrif edilmesinden uzaktır. Böyle bir akideye inanan bir kimsenin kalbi rahattır. Ruhu huzur içindedir. Şüphe, vehim ve şeytanlığın vesveselerinden uzaktır. Gözü aydındır böyle bir kimsenin. Çünkü bu akideye inanan bir kişi bu ümmetin peygamberi, ashab-ı kiram’ı -Allah hepsinden razı olsun-nın gösterdiği yol üzerinde yürür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden ve sonradan şüpheye düşmeyen, sonra da malları ve canları ile Allah yolunda cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir.” (el-Hucurât, 49/15)
5- Bu akide yüce Allah’a yakınlaşmanın, O’nun rızasını elde etmenin en büyük sebeplerinden birisidir.
İşte bu özellik ve belirtiler ehl-i sünnet ve’l-cemaat’in değişmez özellikleridir. Hemen hemen her yer ve her zamanda bu özelliklerde farklılık olmaz. Yüce Allah’a hamdolsun.
  
  

TAKVA  NEDİR  MÜTTAKİ  KİME  DENİR

 


 Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Mekruh, çirkin bulunan, hoş karşılanmayan fiil, söz ve hâllere denir. Bunların terk edilmeleri de takvadandır. Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Bunların da mekruhlar gibi haramla bir başka komşulukları vardır. Hakkında kesin bir hüküm olmayan işlerde, takvaya uygun olanı, haram olma ihtimalini gözeterek o fiilleri terk etmektir. Sonra mübah Takva , korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Muttaki, takva üzere yaşayan mü’min demek olur.ve helâl olanlar gelir. Bunlardan yeteri kadar istifade edip israftan sakınmak da takvadandır.

Allah Resûlü (asm.) “Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır.” diye başlayan bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Nasıl bir çoban, koruluğun kenarında koyun otlattığında, koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır.”

Şüpheli, haramın en yakın komşusudur. O araziye girenin bir süre sonra haram sahasına düşmesi kuvvetle muhtemeldir. Şüpheliden sakınanlarla haram arasına bir tampon bölge girmiş oluyor.

Kur’an-ı Kerimden bir takva dersi:

“...Yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan o dehşetli ateşten sakının.” (Bakara Sûresi, 2/14) Tefsir alimlerimiz, bu âyet-i kerimede sözü edilen taşların, putlar olduğunu söylerler. Bu âyet-i kerimede yakıtı taşlar olan bir cehennemin dehşeti yanında, mümini ürperten bir başka tehdit daha vardır. O da putlarla beraber yanma, aynı mekânda birlikte bulunma, onların tâbi olduğu muameleye maruz kalma zilletidir.

Takva ve salih amel, ruh ve kalbin terakkisinde iki esastırlar. Salih amel ile manevi kârlar elde edilir. Takva ile de bu kâr korunur ve zararlardan uzak kalınır. Zarar yollarını kapamayan bir insan, kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.

İflasla ilgili şu hadis-i şerif çok ürkütücü ve korkutucudur:

“Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi ameller ile gelir. Buna karşılık ona buna sövmüş, iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini de dövmüştür. Ahirette bu iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri yetmeyip bittiği zaman da hak sahiplerinin günahlarından bir kısmı alınıp kendisine yüklenir ve cehenneme atılır.” (bk. (Müslim, Birr 6; Tirmizî, Kıyamet 2)

Takvanın üç mertebesi vardır:

1. Şirkten takva: İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur.

2. Masiyetten takva: Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur.

3. Masivadan takva: Kalbini, Hak’tan alıkoyan her şeyden uzak tutmak