51 : ) DİN NEDİR DÜNYADA BİLİNEN KAÇ DİN VARDIR...? / 03-11-2012

 

 

DİN NEDİR ...?

 

DÜNYADA

BİLİNEN  KAÇ  DİN  VARDIR...?

 

Evrensel, dünya çapında bütün insanlığı ilgilendiren olay, konu vb. şeylerdir.

Geniş anlamıyla evrensel denildiğinde insanlık tarihi boyunca her dönemde bütün insanları ilgilendirmiş olan konular anlaşılır.

Din kavramı insanlık tarihiyle yaşıttır. Tarihin bütün dönemlerinde insanlar dine ilgi duymuşlardır.

Tarihte din kadar süreklilik gösteren bir başka kavram bulmak oldukça zordur.

Din en ilkel toplumdan, en gelişmişine kadar her toplumda var olmuştur.

Bu da dinin evrensel bir gerçeklik olduğunun önemli bir göstergesidir.

Din bir topluma ait, inanç, ibadet ve ahlaki ilkeler bütünüdür.

İslam’a göre din, Allah tarafından, insanlara, peygamberler aracılığıyla, iki dünya mutluluğunu sağlamak için gönderilen ilahi kanunlardır.

Dinler genel olarak ikiye ayrılır;

1-İlahi dinler

2-İlahi olmayan dinler


İlahi dinler de orijinal kutsal kitaplarını yitirmiş olanlar (Yahudilik, Hristiyanlık) ve orijinal kutsal kitabını kaybetmemiş olan din (İslamiyet) olmak üzere ikiye ayrılır. İlahi olmayan dinler ise; insan kaynaklı olan dinlerdir (Hinduizm, Budizm vb.)  

 

 

 

İnsanda din duygusu doğuştan vardır. Sonradan kazanılmış değildir.

Çünkü her insanda bir kutsal varlığa inanma ve O’na kulluk etme duygusu vardır.

Bu özellik, bir duygu halinde insana yaratılışında verilmiştir. Tarih boyunca insanlar, hiç bir dönemde din duygusundan yoksun olmamışlardır. İster gerçek, isterse batıl olsun mutlaka bir dine bağlanmışlardır.

Tarihin her döneminde olduğu gibi bu gün de ilkel düşünceye sahip insanlar bulunmuştur. Bu gün bile böyle toplumlara rastlamak mümkündür. Bunlar, bazı doğa olaylarında ve varlıklarda insanüstü güçler bulunduğuna inanırlar.

İlkel ve yanlış ta olsa bir dine bağlanma, insanda yaratılıştan gelen bir din duygusunun varlığını ortaya koymaktadır.
 

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde;

“Her doğan fıtrat üzere (din duygusu ile) doğar. Fakat daha sonra anne ve babası, onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar”

buyurarak her insanda dini kabul edebilme yeteneğinin bulunduğunu fakat daha sonra anne ve babası ve çevresi hangi inanca sahip ise insanın da o dine geçtiğini belirtir.
Din duygusu doğuştan var olduğuna göre, bu duygunun tatmin edilmesi, dolayısıyla insan ruhunun huzura erebilmesi için, bir dine ihtiyaç vardır.

Bu duygunun yerini başka bir şey dolduramaz. İnsan beden ve ruhtan meydana gelmiştir. Nasıl bedenin yeme, içme gibi birtakım ihtiyaçları varsa, ruhun da manevi mutluluğa ihtiyacı vardır.

Bu ihtiyaç da din tarafından doldurulur. Ruhun ihtiyacı giderilmezse, insan ve toplumların yapısında büyük yaralar açılır.

İnsan düşünmeye başladığı andan itibaren “nereden geldim?, nereye gidiyorum?, Öldükten sonra ne olacağım?, Beni kim ve niçin yarattı?” gibi sorulara cevap bulmaya çalışır.

Çoğu zaman da bu soruların cevabını aklıyla bulmaya çalışırsa da akıl, bu gibi soruların cevabını her zaman doğru olarak bulamayabilir. İşte bu gibi soruların cevabı, insanlara doğru ve sağlam bir şekilde ancak din tarafından verilebilir.

Toplumun mutluluğu ve huzuru için dine ihtiyaç vardır. Din toplumda birlik ve beraberlik, sevgi ve kardeşlik, adalet ve ahlak duygularının gelişmesine ve yerleşmesine katkıda bulunur.

Toplumu oluşturan bireyler, karşılıklı olarak birbirlerinin hakkını tanımak, haksızlıktan, zulümden, hoşgörüsüzlükten uzaklaşmak zorundadırlar. Dinden uzaklaşan toplumlarda huzur ve güven kalmaz, anarşi ve kargaşa olur.

Yine İnsanların Allah’a karşı ibadet görevlerini yerine getirebilmeleri için yaptıkları ibadetlerin yeri ve zamanını, şekil ve biçimini ancak din öğretir. Bu konularda dinin dışında herhangi bir kaynaktan bilgi edinebilmemiz mümkün değildir.

Doğuştan var olan din duygusu imanla tatmin edilmezse kişi mutsuz olur. Dinin otoritesi bütün otoritelerin üstündedir. İnanan kişi, dinin emir ve yasaklarını uyulması gereken kutsal kurallar olarak tanır.

Kendisini her zaman ve her yerde bir Yüce Yaratıcının gözetlediğini bildiği için hareketlerini kontrol eder. Böylece toplum yaşamı bir düzene girer.
Din, birey ve toplumların bir amacı olmasını sağlar. Bu amaç da Yüce bir Yaratıcının emir ve yasaklarına uymak ve böylece O’nun rızasını kazanarak mutlu olmaktır.

Bu düşünce insanın yüksek değerlere ulaşması için çaba harcamaya sevk eder.

İnsan, yalnızlık, çaresizlik, hastalık, ölüm ve felaketler karşısında korkuya kapılır. Bu durumda din insana ümit ve güven sağlayan, onu teselli eden bir sığınak olur.

Din her dönemde, insanlığın içine düştüğü kötü durumlardan kurtulmasını sağlayan bir olgudur. İnsan, din duygusuyla kendisini güven ve huzur içinde hisseder. Din, gücü sınırlı olan insan için bir güç kaynağı olur.

Çeşitli sıkıntılar içerisinde bunalan insana yaşama sevinci ve umudu aşılar.

Din duygusu, insanlık tarihinin başlangıcından bu güne kadar ortaya çıkan bilim, sanat ve mesleklerin gelişmesine de katkıda bulunmuştur.

Çeşitli dinlere bağlı olan insanlar kendi dinlerini temsil etmek için görkemli ibadethaneler yapmışlardır.
Din, insanlık tarihi boyunca hep onunla birlikte var olmuştur. İnsanlık, tarihin hiç bir döneminde dinsiz yaşamamıştır.

Hem ruhu tatmin hem de dünya düzeninin sağlanması ve sonuçta ahiret mutluluğuna ulaşmak için dine ihtiyaç vardır ve hiç bir zaman dinsiz yaşanılmayacağı açıktır.

Din, insanlığın maddi ve manevi dünyasını zenginleştirmiş ve güzelleştirmiştir.

 

Bizim listelediğimiz 20 tane büyük din vardır.

Tabi gerçek sayı bu sayının çok üzerinde olup net bir rakam yoktur.

Çünkü dünyada çok çeşitli dinler olmakla beraber çok farklı inanışlarda vardır.

Din Başladığı Tarih Kutsal Kitapları İnanan Sayısı
Hristiyanlık M.S. 30 İncil 2,039 milyon
Islam M.S. 622 Kuran ve Hadisler 1,570 milyon
Hinduizm M.Ö 1500 Kutsal Vedalar 950 milyon
Dini Olmayanlar - Hiçbiri 775 milyon
Çin Halk Dini M.Ö 270 Hiçbiri 390 milyon
Budizm M.Ö 523 Tripitaka 350 – 1,600 milyon
Kabile Dinleri,
Şamanizm,
Animizm
Prehistory Sözlü gelenek 232 milyon
Ateist Tarih yok Hiçbiri 150 milyon
Yeni Dinler Çeşitli Çeşitli 103 milyon
Sihizm M.S 1500 Guru Granth Sahib 23.8 milyon
Yahudilik   Tevrat, Tanah, & Talmud 14.5 milyon
Ispritizm     12.6 milyon
Bahailik M.S 1863 Kitab-ı Akdes 7.4 milyon
Konfüçyüsçülük M.Ö 520 Lun Yu 6.3 milyon
Jainizm M.Ö 570 Siddhanta, Pakrit 4.3 milyon
Zerdüştçülük M.Ö 600 den 6000 Avesta 2.7 milyon
Şinto M.S 500 Kojiki, Nohon Shoki 2.7 milyon
Taoism Note 4 M.S 550 Tao-te-Ching 2.7 milyon
Diğerleri Çeşitli Çeşitli 1.1 milyon
Pagan Dinleri Hiçbiri Hiçbiri 0.5 milyon

dünyadaki dinler 

 

DİN

Genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü. Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi, bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Din tarihine bakıldığında, birçok farklı kültür, topluluk ve bireyde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibariyle "yol, hüküm, mükafat" gibi anlamlara sahiptir.

Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir (dogmatik) ve gönülden bağlanmayı yani teslimiyeti gerektirir. Pek tabii ki din tanımı, özellikle dini bir bakış açısından, her farklı dini grup ve dinde çeşitlilik gösterir. Dinin taşıdığı nitelik ve öğeler de farklı dinlerde büyük bir değişiklik ve çeşitlilik göstermektedir.

Din kavram, anlayış ve türlerinin gelişimi tam olarak bilinemediği gibi tam olarak belirlenememektedir de. Bunun en büyük nedeni, açıkça ayrıştırılabilecek devrelere sahip olmamasıdır. Yine de, özellikle 1800'ler sonrası yapılan arkeolojik kazılar ve dünyanın geri kalanından izole edilmiş kültürlerin antropolojik ve tarihi yapılarına dair elde edilen bilgi ve gözlemler sayesinde, bir kronoloji elde edilememiş olsa da bir tipoloji geliştirilebilmiştir.1

Bugün eldeki bulgular ve var olan kültürel çeşitlilik sayesinde, gerek eski gerek yeni farklı din tipleri, formları ve anlayışları tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar akademisyenler arasında çeşitlilik gösterse de belli bir oranda benzeşmektedir. Daha Fazla Bilgi başlığı altında farklı inanç tipleri, dini öğeler vb. isim olarak sıralanmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi için o başlığa göz atabilirsiniz.
 

Dünya'daki Dinler

1. Afrika Geleneksel Dini

2. Ana Yerli İnançlar

3. Bahailik

4. Budizm

5. Cao Dai

6. Çin Geleneksel Dini

7. Farangizm

8. Hristiyanlık

9. İslamiyet

10. Jainizm

11. Juche

12. Mormonluk

13. Musevilik/Yahudilik

14. Neopaganizm

15. Rastafari Akımı

16. Sihizm

17. Şinto

18. Tengricilik

19. Tenrikyo

20. Tinselcilik

21. Üniteryan Üniversalizm

22. Yehova'nın Şahitleri

23. Zerdüştlük

 

Dini İnançlar

İnanç şekilleri: transteizm - deizm - henoteizm innateizm - malteizm - monizm - monoteizm - panteizm - panenteizm - politeizm - teizm

Bazı dini dünya görüşlerinin barındırdığı çeşitli varlıklar: - melek - şeytan - cin - hayvan tapınımı - yarıtanrı - deva - ekam - peygamber - gök baba - güneş ilahı - ruh

Bazı dini dünya görüşlerinde bulunan çeşitli kavramlar: Dharma Yukam - ahiret - seçilmiş insanlar - yaratılış inancı - dünyanın sonu - cennet - cehennem - karma - mucize - mokşa - nirvana - diriliş - kurtuluş - ruh - doğaüstü

 

Deneyim ve Uygulamalar

Dini uygulamalar: kehanet - vecd - cin veya şeytan çıkarma - inanç - rahmet - büyü - meditasyon - mistisizm - dua - tövbe - kurban etmek - hurafe - tapma

Dinler tarafından hoş görülmeyen uygulamalar: dinden dönme - dalalet - putperestlik - günah

İlgili konular: din felsefesi - teoloji - mitoloji

 

Din Bilimleri ve İncelemeleri

Dine akademik yaklaşımlar: din antropolojisi - din bilimleri - mukayeseli mistisizm - din psikolojisi - din sosyolojisi

Dinlerin tipleri: ata tapımı - sivil din - halk dini/folk din - fundamentalizm - mistik din - New Age - paganizm - şamanizm - ruhanilik - totemcilik - animizm

Bazı dinlerin özellikleri: ruhban - amentü - kült - dogma - ortodoksluk - rahipler

Doğu ve Batı dini geleneklerinin karşılaştırılması

Tanrı'nın varlığını destekleyen ve reddeden argümanlar

 

Din ve Toplum

Dini ve toplumsal meseleler

Dini oluşumlar: kült - fırka - mezhep

Dini özgürlük - din ve inanç özgürlüğü

Erdem

 

İlgili Felsefi Tutumlar

Balagangadhara

Düalizm

İdealizm

Vitalizm

 

Diğerler

Bazı dinlerin sorunlu etkileri: dini şiddet

Genel eleştiri: Din eleştirisi

Seküler inançlar: agnostisizm - ateizm - sekülerizm - seküler hümanizm

Dinsizlik

 

 

HIRİSTİYANLIK


Hz. İsa'nın tebliğ ettiği fakat daha sonraları tahrif edilen din.
Günümüzde dünyanın her tarafından mensubu bulunan ve dünya nüfusunun l/5'inin dini olan Hrıstiyanlık, Filistin bölgesinde doğmuş evrensel bir dindir. Bir milyar civarında mensubu vardır. Menşei itibariyle vahye dayanan ve kutsal kitabı olan, özde tek tanrılı olmakla beraber, sonradan teslis inancına dönüştürülmüş bir dindir. Bu dinde ayrıca peygamber, melek, âhiret kader gibi dini kavramlar bulunsa da, bu kavramları anlayış ve açıklayış şekli İslâm'dakinden farklıdır. Hristiyanlıkta Hz. İsa merkezi bir öneme sahiptir. Bugünkü Hristiyanlık, Yahudilikteki inanç ve ibadet gelenekleriyle, Yunan-Roma (Greko-Romen) âleminin kültürlerini birleştiren bir kurtarıcı tanrı dinidir. Nâsıralı İsa'yı merkeze alan bir Yahudi Mesihi hareketidir. İsa, İsrâil'i, gelecek tanrı'nın krallığı'na hazırlamak istemiştir. Ancak bugünkü Hristiyanlık, İsa'nın havârîlerinin arasına sonradan giren Pavlus'un yorumları ile değişik bir hüviyet kazanmıştır (Annemarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, Ankara 1955, s. 117 VD. A. Abdullah Masdûsi, Yaşayan Dünya Dinleri (trc. Mesud Sadak) , İstanbul 1981, s. 170-201; Ekrim Sarıkcıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul 1983, s. 200 vd.; Günay Tümer-Abdurrahman

 

Hıristiyanlık: Çin’in girdiği en sağlam bahis? 

 

Küçük, Dinler Tarihi, Ankara 1988, s. 136 vd.)
Hristiyan, Mesih'e bağlı demektir. Bu kelime, Yunanca 'Hristos'tan gelir. İbranîcesi 'Maşiah'dir, yağlanmış anlamını ifade eder. İncillerde 'Hristiyan', 'Hristiyanlık' gibi terimler yer almaz. Bu terimler, ilk defa Hz. İsa'dan 20-30 sene sonra Antakya'da kullanılmıştır (Resullerin işleri, XI, 26) . İnciller daha çok, Hz. İsa'ya ağırlık vermektedirler ve onun bir tür hayat hikayesi durumundadırlar.
Hristiyanlık aslında tek tanrı anlayışını esas alan bir dindir. İncillerde ve diğer yazılarda bu hükmü doğrulayacak ifadeler vardır. Allah'ın birliğinden söz edilmektedir (Yuhanna, V, 44) . Fakat yine aynı metinlerde bir kısım ifadeler, mecâzî deyimler, daha sonraları bir üçleme (teslis) anlayışına yol açmıştır. Bunda, İncil yazarları ile Hz. İsa arasındaki zaman aralığının rolü vardır. Öte yandan, Hristiyan Kutsal Kitabı'nda teslis, hiç bir yerde açıkça zikredilmemiştir. Ancak 'ben ve baba biriz', 'baba'nızın ruhu', 'Allah'ın ruhu' gibi ifadeler, zamanla Allah'ın yanında İsa ve kutsal rûhun da tanrı sayılmasına kadar varan yorumlara yol açmıştır. Bu yorumları ilk başlatan, havârîlere sonradan katılan Pavlus olmuştur.

 

'Hz. İsâ zamanındaki en büyük ilâhiyatçısı' olarak tanımlanan Pavlus, bugünkü Hristiyanlığın kurucusu olarak bilinmektedir. Modern bilginlere göre günümüz hristiyanlığı, Hz. İsa'nın getirdiği nizamdan çok, Pavlus'un yorumlarından ibarettir. Hatta denilebilir ki, sonraki yüzyıllar, dini inançlarını İncillerden çok, onun yorumlarına dayandırdılar. Pavlus'un telkinleri, Allah'ı değil, İsa Mesih'i ağırlık merkezi olarak almıştır. Ona göre İsa, sâdece bir insan değil, Tanrı'nın kudretiyle diriltilen bir kimse idi.

 

 


Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş olması ve tekrar dirilmesi, insanların Hz. Âdem'in Cennet'te, yasak meyveden yemiş olması sebebiyle doğuştan günahkâr oldukları inançları da Pavlus tarafından Hristiyanlığa sokulmuştur.
Görüldüğü gibi bugünkü Hristiyanlık, Pavlus'un yorumlarına dayanır. Gerek dinin aslî şekli, gerekse kutsal kitabları olan İncil, tahrifata uğramıştır. Artık Hristiyanlık muharref bir dindir. Bunun içindir ki, günümüz hristiyanlarının benimsediği Hristiyanlık ile, Kur'ân-ı Kerîm'in bize bildirdiği Hristiyanlık, birbirinden tamamen farklıdır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hristiyan için 'Nasrânî', Hristiyanlar için de 'Nasârâ' kelimeleri kullanılmıştır (Âli İmran, 3/67; el-Bakara, 2/62, 111, 113, 135, 140; el-Mâide, 5/14, 18, 51, 69, 82; et-Tevbe, 9/30; el-Hacc, 22/17) . Ayrıca, 'Ehl-i Kitap' ifadesinin yer aldığı âyetlerde, Hristiyanlar da muhatap alınmıştır. Meselâ 'De ki; ey Ehl-i kitap! Aramızda eşit olan bir kelimeye gelin. Yalnız Allah'a kulluk (ibadet) edelim ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım' (Âli İmrân, 3/64) âyetinde olduğu gibi.
Kur'ân-ı Kerim'e göre, Yahudiler gibi Hristiyanlar da verdikleri sözde durmadıkları için, kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin salınmıştır. Hz. Muhammed onlara da gönderilmiş bir elçidir. O, Ehl-i Kitab'ın gizledikleri ve sakladıkları şeylerin çoğunu onlara açıklamıştır. Ancak Yahudi ve Hristiyanlar, kendilerinin 'Allah'ın oğulları ve sevgilileri' olduklarını söyleyerek, Hz. Muhammed'e karşı çıkmışlardır. Yahudiler Uzeyr'i, Hristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu saymışlardır. İnsanları tanrılaştırdıkları için de küfre girmişlerdir. (el-Mâide, 5/12-18; et-Tevbe, 9/20) Allah'a çocuk isnad etmekle Tevhid'in özüne ve rûhuna aykırı hareket etmişlerdir. Halbuki 'Allah, bu tektir. Her şeyden müstağnî ve her şey O 'na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç bir şey O'na denk değildir.' (İhlâs, 112/1-4) .
Kur'ân-ı Kerim, Hz. İsa'nın Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu, O'nun da tevhid'i tebliğ ettiğini açıklar. (el-Mâide, 5/46-47, 62-69, 72-77) . Bu durumda Meryem oğlu İsa'yı ilah edinen Hristiyanlar, 'Allah, üçün üçüncüsüdür' (el-Mâide, 5/72-75) diyerek doğru yoldan sapmışlar, tevhid çizgisinden uzaklaşmışlardır. Tevhid esasından uzaklaşan Hristiyanların yüce Allah, dinlerinin aslına, tevhid ve İslâm yoluna çağırmaktadır. (el-Mâide 5/46) .
Yukarıda da belirtildiği gibi hristiyanlık, aslı itibariyle hak dinlerderdendir. Peygamberi Hz. İsa, kitabı da İncil'dir. Bugünkü Hristiyanlığın odak noktasını oluşturan ve Pavlus teolojisinin temelini teşkil eden Hz. İsa, yalnız Allah'ın kulu ve Rasûlü'dür. Bunu bizzat kendisi şöyle ikrar etmiştir: 'Hz. İsa: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni Peygamber yaptı; nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve annene iyi davranmamı emrelti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde ve dirileceğim günde bana selam olsun' dedi (Meryem, 19/30-33) . Ayrıca Hz. İsa'yı ve annesini tanrılaştırıp 'teslis' akidesini oluşturan Hristiyanlarla Hz. İsa, kıyamet gününde yüzleştirilecekler ve böylece Hristiyanların uydurdukları yalanlar bir kere daha ortaya çıkmış olacaktır. Bu husus, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle belirtilir: 'Allah Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki tanrı olarak benimseyin,' dedin? ' demişti de; 'Hâşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilirsin; Sen benim içimde olanı bilirsin, ben Senin içinde olanı bilemem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin' demişti, 'Ben onları sadece, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahiddim, beni aralarından aldığında onları sen gözlüyorsun. Sen her şeye şâhidsin' (elMâide, 5/117) .

 

 


Şu halde bugünkü Hristiyanlık, Hz. İsa'nın tebliğ ettiği Hristiyanlık değildir; 'Mesih, Allah'ın oğludur' gibi sözleri kendi ağızlarıyla uydurmuşlar (et- Tevbe, 9/30) ve 'Meryem oğlu Mesih'i'de, kendilerine Allah'tan başka Rab edinmişlerdir' (et-Tevbe, 9/31) . Aynı şekilde, mevcut Hristiyanların, Hz. İsa'nın getirdiği İncil'le hiç bir ilgileri yoktur (el-Mâide, 5/68) . Çünkü Yahudi bilginleri gibi, Hristiyan râhipleri de birtakım menfaat temini için, Allah'tan kendilerine indirilmiş olan Kitab'ın hükümlerini değiştirmişlerdir (et-Tevbe, 9/34) .
Özetle söylemek gerekirse;

İslâmiyet ile bugünkü Hristiyanlık arasındaki

belli başlı ayrılıklar şunlardır:


1. Hristiyanlık'ta teslis akidesi olduğu halde İslâm'da tevhid akidesi vardır.

2. İslâm bütün semâvî dinleri ve peygamberleri içine alır; Hristiyanlık ise, yalnız Kitab-ı mukaddes'i hak bilir ve Kur'an-ı Kerim'i vahye dayalı bir kitap olarak kabul etmez.

3. Hristiyanlık, insanın doğuştan günahkâr olduğunu ve bu sebeple temizlenmesi için vaftiz edilmesi gerektiğini savunur; İslâm ise, bütün insanların günahsız doğduğunu ve hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenmeyeceğini belirtir.

4. Hristiyanlıkta papaz ve rahiplerin günah çıkarmak ve affetmek yetkisi vardır; İslâmiyet'te ise, günahlar yalnız Allah tarafından bağışlanır.

5. Hristiyanlık'ta Hz. İsa'nın sözleri Allah kelâmı olarak telakki edilir; İslâmiyet'te ise, ilâhi emirler vahiy yoluyla, Cebrâil vasıtasıyla bildirilir.

6. Hristiyanlar'a göre İsa (a.s) çarmıha gerilmiştir. İslam'a göre ise, Allah onu kendi katına yükseltmiştir.

7. Her ne kadar bugünkü Hristiyanlar, kendi dinlerinin son din olduğunu iddia ediyorlarsa da, bu iddiânın İslâm nazarında hiç bir geçerliliği yoktur. Çünkü 'Allah katında din, şüphesiz İslâmiyet'tir...' (Âli İmrân, 3/19) Ye artık 'Kim İslâm'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir ve o, âhirette de kaybedenlerden olacaktır' (Âli İmran, 3/85) .  

 

 

İSLAMİYET 
 

 


  

 

 

Arapça "selem" kökünden alınmış olan islâm, lügatta, "itaat etmek, boyun eğmek, teslim olmak, kötülüklerden salim bulunmak, selamete ulaşmak" vb. anlamlara gelen bir mastardır. islâm Hz. Muhammed (s.a.v)'e Allah tarafından vahiyle bildirilen son ve kâmil dinin adıdır. Bu dine uyanlara Müslüman denir


Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına, birliğine O'ndan başka ilâh olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, O'nun tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak yani amel etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. islâm'a bu ad bizzat islamın Kutsal Kitabı Kuranı Kerim de şöyle yer alır: "Allah katında gerçek din islâm'dır." (002) "Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini islâm'a açar." (003) "... işte bu gün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak islâm'ı beğendim." (004)

Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde islâm ve o kökten türeyen kelimeler geçmektedir. islam anlayışına göre islâm, Hz. Adem'den itibaren gelen bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe, tahrif ve sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki kalacak son dinin Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından bildirilen şekli islâm'dır. Bir ayet-i kerimede, "O, peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü O, bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır. Müşriklerin hoşuna gitmese de" (005) buyurulmuştur.

Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i şahadet'i kalben tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:

-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-icma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun şekilde, dinî bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden faydalanarak, yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).

islâm açısından Kelime-i şahadet, kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın bir tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve peygamberi kabul etmiş demektir. Kur'an-ı Kerim, iman kelimesini bazı ayetlerinde islâm kelimesiyle aynı anlamda kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını inkâr eden, imandan da islâm'dan da çıkmış olur. islâm, müntesiplerinin dünya ve ahiret saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:

1-itikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlaki hükümler (moral değerlerle ilgili).

Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından tebliğ edilmiştir. islâm VII. yüzyılın başlarında Arabistan'da doğmuştur. Bu sırada gerek Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din mevcuttu. islâm önce Mekke ve Medine'de yayılmış, sonraları Arap yarımadasının diğer bölgelerine girmiştir. Dünyanın birçok ülkelerinde islâm'ın yayılmasında Türklerin büyük rolü olmuştur.

islâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun (006) merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah'tan başka birçok mabutlara Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları, Lat, Menat, Hübel ve Uzza idi. Kabe mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de ayrıca bir rahip zümresi vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal hayatta özel bir yeri vardı. Yine islâm'ın doğuşu sırasında Mekke ve Medine'de az da olsa Yahudi ve Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi toplumda Hanif denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda dünya genelinde tam bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara huzur vermek, onları manevi yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. işte bu ortamda Arabistan'dan doğan islâm güneşi, karanlıkların giderileceğine dair insanlara ümit vermiştir.

Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından merkezi bir hüviyete sahipti. Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen vb, beldeler şehir yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. islâm'ın Hz. Muhammed (s.a.v)'e bildirildiği dönemde, Arap toplumunda putlara tapmanın ötesinde (008) insanlar, hurafe ve batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar, adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve falcılar yön veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii bir sonucu olarak "Tağut" denilen tapınaklar da gelişmişti. Kâbe'ye gösterdikleri saygıya benzer tarzda bu tapınaklara da saygı gösteren Araplar, bazı özel günlerinde bu tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve kur'a okları çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı. Bunların putları Allah ile kendi aralarında ortak tutmalarına "müşriklik" denir. Her kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği taktirde putunu değiştirirdi. Bunların dışında Araplar arasında yıldızlara ve atalara tapınma inancı da oldukça yaygındı.

Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini gizli yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in islâm tebliğinin ilk üç yılı sonlarında Hz. Ömer'in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz. Ömer'in islâm'ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık bu andan itibaren Müslümanlar hem inançları, hem de ibadetlerini saklamamışlardır.

islâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî kitap Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in hadislerine dayanmakta, böylece bütün insanlığa hitap etmektedir. islâm evrensel bir dindir, bir milletin, bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.

islâm evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci, haberci ve bütün insanların Peygamber'i olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler". (009)

islâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde, o toplum da düzelecektir. ideal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış olacaktır. islâm, bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi şekilde kurmayı hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde ulaşmıştır. 

 

 

 

 

32  FARZ  NEDİR....?

Her müslümanın 32 farzı bilmesi gerekir. 32 farz aşağıdaki gibidir;

İmanın şartı: Altı (6)
İslamın şartı: Beş (5)
Namazın farzı: Oniki (12)
Abdestin farzı: Dört (4)
Guslün farzı: Üç (3)
Teyemmümün farzı: İki (2)



İmanın şartları (6)

1- Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Meleklerine inanmak.
3- Allahü teâlânın indirdiği Kitaplarına inanmak.
4- Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, yani hayır ve şerlerin (iyilik ve kötülüklerin) Allahü teâlâdan olduğuna inanmak.


İslamın şartları (5)

7- Kelime-i şehadet getirmek.
8- Her gün beş kere vakti gelince namaz kılmak.
9- Malın zekatını vermek.
10- Ramazan ayında her gün oruç tutmak.
11- Gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir.

Namazın farzları (12)

A- Dışındaki farzları yedidir. Bunlara şartları da denir.

12- Hadesten taharet.
13- Necasetten taharet.
14- Setr-i avret.
15- İstikbal-i Kıble.
16- Vakit.
17- Niyet.
18- İftitah veya Tahrime tekbiri.

B- İçindeki farzları beştir. Bunlara rükün denir.
19- Kıyam.
20- Kıraat.
21- Rüku.
22- Secde.
23- Ka’de-i ahire.


Abdestin farzları (4)

24- Abdest alırken yüzü yıkamak.
25- Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak.
26- Başın dörtte birini mesh etmek.
27- Ayakları topukları ile birlikte yıkamak.

Guslün farzları (3)

28- Ağzı yıkamak.
29- Burnu yıkamak.
30- Bütün bedeni yıkamak.

Teyemmümün farzları (2)

31- Niyet etmek.
32- İki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh etmek.
Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu mesh etmek.
Teyemmümün farzı üçtür diyenlere göre, bu son ikisi, iki ayrı farz olarak söylenir. 
 
 

 

 

 

 

 

 

İmanın ve İslamın Şartları

السلام عليكم ورحمة الله وبركاته
İmanın ve İslam'ın şartları


İmanın şartları şunlardır:

1- Allah�a inanmak
Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud [varlığı lazım olan] ve hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.

Allahü teâlânın, sıfat-ı zatiyyesi altıdır:
Vücud,
Kıdem,
Beka,
Vahdaniyyet,
Muhalefet-ün lil-havadis,
Kıyam bi-nefsihi.

[Vücud var olmak, Kıdem varlığının öncesi olmamak, Beka varlığı sonsuz olmak, hiç yok olmamak, Vahdaniyyet ortağı, benzeri olmamak, Muhalefet-ün lil-havadis hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzememek, Kıyam bi-nefsihi varlığı kendinden olmak, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır.]

Sıfat-ı sübutiyyesi de sekizdir:
Hayat,
İlm,
Sem,
Basar,
Kudret,
İrade,
Kelam,
Tekvin.
[Hayat diri olmak, ilm bilmek, sem işitmek, basar görmek, kudret gücü yetmek, irade isteme, kelam söylemek, tekvin yaratmaktır.] Bu sıfatları da kadimdir.


2- Meleklere inanmak
Melekler, hayat sahibi, diri, nurani yaratıklar olup, akıl sahibidir. Allahü tâlânın sevgili ve kıymetli kullarıdır, ortakları ve kızları değildir. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler, isyan etmezler. Günah işlemezler. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka işleri yoktur. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler, doğurmazlar, çoğalmazlar, çocukları olmaz, yiyip içmezler. Meleklerin kanatları var, ama, nasıl olduğunu bilemeyiz.

Her insanın bütün işlerini yazan meleklere, Kiramen katibin denir. Sual meleklerine Münker ve Nekir denir. Meleklerin en üstünleri şunlardır: Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail.


3- Kitaplara inanmak
Allahü teâlânın gönderdiği kitaplar çoktur. Din kitaplarımızda bildirilen ise, 104 kitaptır. Bunlardan 100�ü küçük kitaptır. Bu küçük kitaplara suhuf denir.

100 suhuf şu Peygamberlere inmiştir:

10 suhufu, Âdem aleyhisselama,
50 suhufu, Şit aleyhisselama,
30 suhufu, İdris aleyhisselama,
10 suhufu, İbrahim aleyhisselama.

Dört büyük kitap ise şu Peygamberlere inmiştir:
Tevrat, Musa aleyhisselama,
Zebur, Davud aleyhisselama,
İncil, İsa aleyhisselama,
Kur'an-ı kerim, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselama.

Kur'an-ı kerim, bütün ilahi kitapların hükümlerini nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır. Bugün, bütün insanların Kur'an-ı kerimin emrine uymaları lazımdır. Kur�an-ı kerimde de (Resulüme uyun) buyuruluyor. Şu halde, hadis-i şeriflere de uymak gerekir. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki Tevrat ve İncil yoktur. Bozulmuş İnciller vardır. Bu kitaplar sonradan tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirilmiştir. Bozulmamış olsaydı bile, geçerliliği yoktu, hepsi Allahü teâlâ tarafından nesh edilmiş yani yürürlükten kaldırılmıştır.

Kur'an-ı kerimin gelmesi âyet âyet olmuş ve 23 senede tamamlanmıştır. Kur'an-ı kerim, kıyamete kadar geçerlidir. Geçersiz olmaktan ve insanların değiştirmelerinden korunmuştur. Kur'an-ı kerimde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan, Allahü teâlâya inanmamış olur.
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Kur�anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]

(Kur�an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42]


4- Peygamberlere inanmak
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam ve sonuncusu, bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelmiş ve geçmiştir. Sayıları belli değildir. 124 binden çok oldukları meşhurdur.

Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sadık, doğru sözlü olduklarına inanmak demektir. Onlardan birine inanmayan kimse, hiçbirine inanmamış olur.

Âdem aleyhisselamdan, son Peygamber Muhammed aleyhisselama kadar bütün Peygamberler, hep aynı imanı bildirmiş, ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Yahudiler, Musa aleyhisselama inanıp, İsa aleyhisselama ve Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Hıristiyanlar, İsa aleyhisselama inanıp, Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Müslümanlar ise, bütün Peygamberlere inanırlar yani kabul ederler.

Peygamberlerin sıfatları şunlardır:
Emanet [emindir],
Sıdk [her işi doğrudur, yalan söylemez],
Tebliğ [Dini eksiksiz bildirir],
Adalet [her işte hakkı gözetir],
İsmet [günah işlemez],
Fetanet [çok akıllı, anlayışlı, zeki],
Emnül-azl [peygamberlikten azledilmez yani peygamberlik ellerinden alınmaz.]

Allahü teâlâ, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselamdan beri, her bin senede din sahibi yeni bir Resul vasıtası ile, insanlara dinler göndermiştir. Bunlar aracılığı ile, insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette de sonsuz saadete kavuşmaları yolunu bildirmiştir. Kendileri ile yeni bir din gönderilen Peygamberlere (Resul) denir. Resullerin büyüklerine (Ülülazm) Peygamberler denir. Bunlar, Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed aleyhimüssalatü vesselamdır.
Yeni bir din getirmeyip, insanları, daha önceki dine davet eden Peygambere Nebi denir.

Peygamber efendimizden sonra, hiç Peygamber gelmeyecektir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah�ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]


5- Ahiret gününe inanmak
Herkes öldükten sonra dirilecek, hesaptan sonra Cennet veya Cehenneme gidecektir. Cennet ve Cehennem şimdi vardır. İkisi de sonsuzdur. Müslümanlar Cennette ebedi, kâfirler de Cehennemde ebedi kalacaklardır.

Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmedi. Fakat, Peygamber efendimiz kıyametin birçok alametlerini ve başlangıçlarını haber verdi:

Hazret-i Mehdi gelecek, İsa aleyhisselam gökten inecek, Deccal çıkacak. Yecüc Mecüc denilen kimseler her yeri karıştıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük depremler olacak. Din bilgileri unutulacak, kötülük çoğalacaktır.


6- Kadere, hayır ve şerrin Allah�tan olduğuna inanmak
İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zararın hepsi, Allahü teâlânın takdir etmesi iledir.
Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile, insanların ve diğer mahlukatın yapacağı işleri bilmesi ve dilemesidir. Bunun yaratılmasına kaza, ikisine birden kaza ve kader denir.

Her şeyi ve insanların iyi, kötü her işini Allahü teâlâ yaratıyor ise de, insanlara İrade-i cüziyye vermiştir. İnsan, irade-i cüziyyesini kullanarak iyilik yaratılmasını isterse sevap, kötülük yaratılmasını isterse günah kazanır. İnsan günah işlerse cezasını, sevap işlerse mükafatını görür. Yani Allahü teâlâ hiç kimseye zorla günah işletmez.


İslam'ın Şartları

1- Kelime-i şehadet getirmek
[Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü] demek. Manası şudur:
(Ben şehadet ederim ki, [Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki] Allah�tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür.) [Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir.]


2- Namaz kılmak
Akıl baliğ olmuş yani ergenliğe girmiş akıllı her müslümana günde beş vakit namaz kılmak çok önemli bir farzdır. Namaz dinin direğidir. Namaz kılmamak en büyük günahlardan biridir. Kılmayanın imanla ölmesi çok zordur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Namaz kılan kıyamette kurtulur, kılmayan perişan olur.) [Taberani]


3- Zekat vermek
Nisap miktarı yani borçlarını düştükten sonra alacaklarıyla beraber elinde 96 gram değerde, para veya ticaret malı olanın kırkta birini zekat vermesi farzdır. Meyve ve tarla mahsulünün de onda birini fakire vermek farzdır. Bu onda bir zekata da uşur denir.
(Zekat vermeyene Allahü teâlâ lanet eder.) [Nesai]


4- Oruç tutmak
Ramazan ayında, bir ay oruç tutmak farzdır. Tutmamak büyük günahtır.

5- Hac etmek
Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk-çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i şerifi tavaf etmesi ve Arafat�ta durması farzdır.
 


İnandım demek yeter mi?
Sual: Hadis-i şeriflerde Kelime-i şehadeti getiren Müslüman olur deniyor.
Bir kimse, inanmadan kelime-i şehadet söylese veya inansa, ancak Amentü�deki esaslara inanmasa yine Müslüman mıdır?
 

CEVAP
İman tarif edilirken, dil ile ikrar kalb ile tasdik deniyor. Kalb ile tasdik etmedikçe Müslüman olamaz.

Kelime-i şehadet, Allahü teâlânın var ve bir olduğuna, Ondan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın Allah Resulü ve son Peygamberi olduğuna ve bildirdiklerinin hepsine inanmak, hepsini beğenmek demektir. Yoksa, tarihi bir olayı anlatır gibi, öyle bir Peygamber vardır demek değildir. Ben O yüce Peygambere ve bildirdiklerinin hepsine iman ettim, hepsini beğendim, hepsi doğrudur, yanlış olma ihtimali yoktur diye kesin inanmak demektir. Dolayısıyla, Amentü�deki bütün esaslara inanması gerekir. İnanmadıkça, hatta inanıp da beğenmezse yine Müslüman olamaz. İmanın şartlarının birini kabul etmeyen veya dindeki meşhur bir farzı, bir sünneti veya bir haramı kabul etmeyen, beğenmeyen de Müslüman olamaz. İslamiyet�i bir bütün olarak kabul etmesi ve beğenmesi gerekir.

Hadis-i şerifler, İslam âlimlerinin açıklaması olmadan okunup anlamaya çalışılırsa tehlikeli olur, insanı küfre kadar götürür. Mesela aşağıdaki hadis-i şerifi, yukarıdaki açıklamalar dahilinde anlamak gerekir:
(Rab olarak Allahü teâlâya, din olarak İslâm'a, [son] Resul olarak Muhammed aleyhisselama [Onun bildirdiklerinin hepsine] inanıp razı olan, beğenen kimse [Müslüman�dır ve bu imanla ölürse] Cenneti hak eder.)
 

 

ELLİ

DÖRT  FARZ 

NELERDİR...?

1- Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak.

2- Helâl yimek ve içmek.

3- Abdest almak.

4- Beş vakit namaz kılmak.

5- Cünüblükten gusl etmek.

6- Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmak.

7- Helâl, temiz elbise giymek.

8- Hakka tevekkül etmek.

9- Kanaat etmek.

10- Nimetlerinin mukabilinde, Allahü teâlâya şükr etmek.

11- Kazaya râzı olmak.

12- Belâlara sabr etmek.

13- Günâhlardan tevbe etmek.

14- Allah rızâsı için ibâdet etmek.

15- Şeytanı düşman bilmek.

16- Kur’ân-ı kerîmin hükmüne râzı olmak.

17- Ölümü hak bilmek.

18- Allahın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak.

19- Babaya ve anaya iyilik etmek.

20- Ma’rûfu emr ve münkeri nehy etmek.

21- Akrabayı ziyâret etmek.

22- Emânete hıyânet etmemek.

23- Dâima Allahü teâlâdan korkup, ferahı (şımarıklığı ve azgınlığı) terk etmek.

24- Allaha ve Resûlüne itâat etmek.

25- Günâhdan kaçıp, ibâdetlerle meşgul olmak.

26- Müslümân âmirlere itâat etmek.

27- Âleme, ibret nazarıyla bakmak.

28- Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek.

29- Dilini, fuhşa âit kelimelerden korumak.

30- Kalbini temiz tutmak.

31- Hiçbir kimseyi maskaralığa almamak.

32- Harâma bakmamak.

33- Mü’min her hâlde, sözüne sâdık olmak.

34- Kulağını münkerât dinlemekten korumak.

35- İlim öğrenmek.

36- Tartı ve ölçü âletlerini, hak üzere kullanmak.

37- Allahın azabından emin olmayıp, dâima korkmak.

38- Müslüman fakirlere zekât vermek ve yardım etmek.

39- Allahın rahmetinden ümid kesmemek.

40- Nefsinin isteklerine tâbi olmamak.

41- Allah rızası için yemek yidirmek.

42- Kifayet miktarı rızık kazanmak için çalışmak.

43- Malının zekâtını, mahsûlün uşrunu vermek.

44- Âdetli ve lohusa olan ehline yakın olmamak.

45- Kalbini, günâhlardan temizlemek.

46- Kibrli olmaktan sakınmak.

47- Baliğ olmamış yetimin mâlını hıfz etmek.

48- Genç oğlanlara yakın olmamak.

49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp, kazâya bırakmamak.

50- Zulümle, kimsenin malını yememek.

51- Allahü teâlâya şirk koşmamak.

52- Zinâdan kaçınmak.

53- Şarabı ve alkollü içkileri içmemek.

54- Yok yere yemîn etmemek.

 

 

 

HİNDUİZM  

 

 

 

Hinduizm çok kapsamlı ve geniş bir dindir. Adını aldığı üzere, genelde Hindistan ve çevresinde inanılır.

Hinduizm'de en önemli ilke dharmadır.

Dharma, insanların sosyal ve dini konumlarının gereği davranış biçimlerinden

dini uygulama tarzlarına kadar uzanan prensipler bütününe işaret eden bir kavramdır.

En üstte bulunan Realite'ye tapar ve bütün insanların gerçeği fark edeceğini belirtir.

Hinduizmin çoğu mezhebine ve inanışına göre ebedi bir cehennem ve lanetlenme diye bir şey yoktur.

Yalnız, MS.1300 yıllarında Madhva'nın kurmuş olduğu

Vaishnavism'in Dvaita inanışına göre ebedi lanetlenme olgusu vardır.

Madhva ruhları 3'e bölmüştür:

1)Mokşa'ya ulaşabilecek ruhlar(Mukti-yogyas),

2)Sonsuza kadar doğum ölüm döngüsünde kalacak olan ruhlar( Nitya-samsarins),

3)Sonsuza kadar lanetlenecek acı çekecek ve sonsuz cehenneme gidecek olan ruhlar(Tamo-Yogyas).

Tüm görünümleri biricik kaynağın açılımları kabul eden

Monist perspektiften, ikililiğe Düalizm,ortadoğu dinlerindeki gibi yüce bir Tanrı'ya dayalı deizmden,

çok tanrıcılığa bütün ruhsal yolları kabul eder.

Her varlık kendi yolunu seçmekte özgürdür;

bunu ister duayla, ister inzivayla, ister meditasyonla yapar, isterse fedakârca davranışlarla.

Tapınaklarda tapınmaya, kutsal metinlere ve guru disiplini geleneğine önem verir.

Dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınak uygulanan geleneklerdir.

Hindu yolunu sevgi, şiddetten kaçınma, iyi davranışlar ve doğruluk yasası tanımlar.

Bütün karmalar temizlenene, Tanrı fark edilene kadar her varlık yeniden bedenlenir.

Muhteşem kutsal tapınakların,

Hindu evindeki huzur dolu dindarlığın, metafizik ve yoga bilimin önemi büyüktür.

Hinduizm mistik bir dindir.

Bu dinde olan kişiyi iç varlığındaki

Gerçeği kişisel olarak tecrübe etmeye, sonunda insan ile Tanrı'nın bir olduğu şuurun

zirvesine ulaşmaya teşvik eder. Hinduizm, dünyanın en eski dinidir.

Başlangıcı belli değildir ve kayıtlı tarihten öncesine kadar uzanır.(Hinduizm,

M.Ö. 1500'lerde Veda'ların yazıya geçirilmesinden çok daha önce de mevcuttu

M.Ö. 3000 yıllarında Pre-Harappa ve Harappa dönemlerinde İndus uygarlığının dini idi

bu yıllardan kalma çeşitli Şiva kalıntıları bulunmuştur). Belli bir kurucusu yoktur.

Hinduizm'de, ilk defa

MÖ.800 yıllarında Brihadaranyaka Upanişad'ta detaylı bir şekilde açıklanan

karma ve reenkarnasyon inançları bulunmaktadır.

Kişinin hayatında yaptığı, düşündüğü, hissettiği bütün olgular ve mental nitelikler,

kişinin gelecekteki hayatını ve bütün kişilik özelliklerini, kaderini biçimlendirir,

başka bir deyişle Hinduizm'e göre kişi, farkında olarak veya olmayarak kendi kaderini yaratmaktadır,

Tanrı bu kadere "kötü" bir etki bırakacak bir şekilde müdahele etmez yani

kişinin hayatında başına gelen kötü olayların hiçbirinin arkasında

"Tanrı" yoktur, ancak eğer kişi Tanrı'ya derin ve içten dua ederse Tanrı, kişinin karmasına iyi etki edebilir.


Yüksek çakralarda bulunan akaşik hafıza, kişinin dünya hayatlarında,

astral boyutlarda ve diğer var oluş biçimlerinde yaptıklarını,

düşündüklerini, mental özelliklerini, ruh etkilemeleri biçiminde bir nevi "kayıt" etmektedir.

Hinduizm'e göre insanın yaşamlarında başlarına gelen kötülükler ve felaketlerin Tanrı ile ilgisi yoktur,

Tanrı asla hiçbir şekilde kötülüğe ve felakete neden olmaz.

Tanrı, fizik yasalarını ve doğa kanunlarını yaratması gibi, karma yasasını da var etmiştir,

böylece kişi, kaderini kendisi yazmaktadır ancak

"Sevgi"

olan Tanrı, eğer derin bir şekilde istenirse

insanların karmalarına iyi etkiye neden olacak bir biçimde müdahele edebilir.

Hinduizm'de Karma, 3 çeşittir:

1)Sanchita Karma

2)Prarabdha Karma

3)Kriyamana Karma

Prarabdha Karma, karmanın değiştirilemez kısmıdır, dolayısıyla bir "sonuç"tur ve yaşanmak,

katlanılmak zorundadır, ok atan bir kişinin attığı oka benzer,

ok yaydan çıkmıştır ve okçunun, artık elden çıkan ve

"kaderini yaşayacak"

olan ok üzerinde yapabileceği bir şey yoktur tek yapacağı

"kriyamana Karma"

yı yani mevcut durumunu karmasını en iyi şekilde yaratıp yeni okunu en iyi şekilde kullanmaktır.

Kişi bütün karmaları temizleninceye ve ruh evrimini tamamlayıncaya

kadar doğum ölüm döngüsünde(samsara) kalır,

artık öğrenilecek, geliştirilecek bir şey kalmayınca

Mokşa adı verilen kurtuluşa ulaşılır ve artık yeniden doğum, samsara son bulur.


Hinduizm'in kabul ettiği inançlar genel olarak şunlardır:
 

  • Vedalar(Samhitalar, Brahmanalar, Aranyakalar

 

  • ve Upanişadlar) Tanrı sözüdür, ileri seviye ruhsal varlıklar olan Rişi'lere vahiy yoluyla gelmiştir.

 

  • Aşkın ve içkin olan her yerde var olan, hem yaratıcı hem de yaratılışın kendisi olan ve pek çok şekilde tezahür

 

  • edebilen, farklı şekillerde adlandırılan, her şeyi, bütün canlıları ve evreni kapsayan, bütün canlıların kalbinde "üst ruh" olarak var olan tek Tanrı.

 

  • Evrenin sürekli bir, oluşum, muhafaza ve yok ediliş devrelerinden geçtiği, sonsuz olduğu.

 

  • Bütün canlıların yaptıkları, düşündükleri ve hissettikleriyle kendi kaderlerini yaratmaları, Karma/etki tepki yasası.

 

  • Bütün canlıların, ruhsal evrimlerini tamamlayıp Mokşa'ya ulaşıncaya kadar yeniden bedenlendikleri/ reenkarnasyon inancı.

 

  • Bütün hayatın ve canlıların kutsal olduğu; saygıyı, sevgiyi hak ettikleri, zararsızlık(ahimsa) ilkesi.

 

  • Sadece, tek bir dinin geçerli olmadığı, bütün dinlerin Tanrı'ya ulaşmada çeşitli yollar olarak kabul edilmeleri
  • gerektiği.

Kutsal metinleri
Hinduizm dini Budizm'den farklı bir vahiy dinidir dolayısıyla çeşitli kutsal metinlerin doğaüstü varlıklarla veya Tanrı ile ilgisi olduğuna, Tanrı'dan kaynaklandığına inanılır.Hinduizm dininde "peygamberlik" (Rişi) kavramı vardır, ancak bu kavram, ortadoğu dinlerinde algılanan "peygamberlik"ten oldukça farklıdır, ortadoğu dinlerinde peygamber, Tanrı tarafından özel olarak seçilmektedir. Hinduizm'de ise peygamberlik, "kazanılan" bir olgudur, pek çok doğum-ölüm döngüsünden geçen, oldukça "yaşlı" ve deneyimli, çok daha üst seviye olan az sayıda ruh, Tanrı ve Deva'lar ile çeşitli şekillerde iletişime geçebilir, vahyi, gizli bilgileri, Tanrısal hakikatleri alır.
Hindu kutsal metinleri öncelikle Şruti ve Smriti olarak iki kategoriye ayrılır. Şruti Sanskritçede "işitilen şey" anlamına gelmektedir. Şruti'nin belli bir yazarı bulunmamakta, kutsal kişilere (Rişiler) iletilen ilahi kayıtlar olduğuna inanılmaktadır. Vedalar, Upanişadlar ve Mahabarata destanının bir bölümü olan Bhagavad Gita Şruti kategorisi içerisindedir.Saivism mezhebinde, Şiva Agamaları da Şruti kategorisinde değerlendirilir, Şivacılara göre Agamalar, aynı Vedalar gibi, doğrudan Tanrı'dan kaynaklanmaktadır, vahiydir ve en az Vedalar kadar eskidir, binlerce yıl boyunca sözlü gelenek ile nesilden nesile aktarılmıştır. Diğer 3 mezhepte Agamalar Smriti olarak kabul edilir.

Smriti ise Sanskritçede "hatırlanan/korunmaya değer şey" anlamına gelmektedir. Dindeki otoriteleri Şruti'den sonra gelir.

Smriti'nin alt kategorileri şunlardır:

  • Dharma Şastra (Kurallar, kanunlar)
  • Mahakavyalar (Destanlar; Mahabarata ve Ramayana destanlarınını içerir)
  • Puranalar (Masallar veya Yazmalar)
  • Sutralar (Atasözleri veya aforizmalar)
  • Agamalar (Mantralar, Tantralar ve Yantraları içeren felsefeler)
  • Dyasanalar (Vedantayı da içeren felsefeler)

Onsekiz Ana Smriti'nin İsimleri:

  • Manu Smriti
  • Yajnavalkya Smriti
  • Parasara Smriti
  • Vishnu Smriti
  • Daksha Smriti
  • Samvarta Smriti
  • Vyasa Smriti
  • Harita Smriti
  • Satatapa Smriti
  • Vasishtha Smriti
  • Yama Smriti
  • Apastamba Smriti
  • Gautama Smriti
  • Devala Smriti
  • Sankha-Likhita Smriti
  • Usana Smriti
  • Atri Smriti
  • Saunaka Smriti

Mezhepler

  • Şaivizm
  • Şaktizm
  • Vişnaizm
  • Smartizm

Hint dinlerindeki gelişmeler sonucu Hinduizm adını alan din, Brahmanların hakimiyet sağladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir. Yaygın bir anlayışa göre Hinduizm ve Brahmanizm terimleriyle, en eski Vedalar döneminden günümüze ulaşmış bulunan Hintlilerin inanç, düşünüş, his ve hayat tarzları kastedilmektedir. Hint yarımadasındaki halkın çoğunun dini inanç ve geleneklerini ifade ettiği için Hinduizm terimini kullanmaktadır. Hindular ise dinlerini "Sanatana Dharma" yani ezeli ve ebedi din veya baki din diye adlandırırlar. Bu dine mensup kişilere de "sanatani" yani baki denir.

Tarihi kayıtlardan elde edilen bilgilere göre takriben M.Ö. 1500 yılları civarında Doğu Avrupa'dan gelen Aryalar, Hindistan'ı ele geçirirler. İki farklı halkın bir biriyle karışması sonucu dini inanç ve geleneklerde bir birine karışmıştır. Kökü yüzyıllar öncesine kadar uzanan bu karışım sonucu bugünkü Hinduizm ortaya çıkmıştır.Aryan istilası görüşüne katılmayan pek çok batılı araştırmacı ve bilim adamı da bulunmaktadır.Bu iki ırkın karışımından meydana gelen bu gelişme beş devreye ayrılır.

  • Vedalar dönemi
  • Upanişadlar dönemi
  • Klasik dönem
  • Ortaçağ 'daki ilahiyat, felsefe gelişme dönemi
  • Modern dönem

Hinduizm, yaklaşık dünya nüfusunun %12'sini oluşturur. Hinduizmin tespit edilebilmiş belli bir kurucusu bilinmediği gibi kendine özgü bir inanç sistemi ve kitabı da yoktur. Hinduizmin temelinde Brahma (Mutlak Varlık) inancı yatmaktadır. Bu husustaki geniş bilgiyi Hinduizmin Kutsal Metinleri olan Veda'larla Brahmana'larda bulmak mümkündür.
Hinduizm sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların bir özel görüntüsüdür. Hinduizmin bir ilk lideri temel tebliği bildiren bir ilk kurucusu olmadığı için bir anlamda kurucularının kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.
Hinduizm, batıda bazı çevreler tarafından anlaşıldığı aksine "yöresel, etnik" bir din olmayıp, bütün canlıların ve evrenin dini olduğunu iddia eden evrensel bir dindir. Vişnaizm

Vişnavitler (Vişnu mezhebi mensupları) Vişnu'yu en yüce Tanrı diğer Tanrıları ise ikincil olarak görürler. Gerekçeleri ise Vişnavitlerin Bhagavad Gita'da "Kulun ibadet ettiği uluhiyet veya form ne olursa olsun arzularını ben karşılarım." (Gita:7:21-22)
Bu dinin M.Ö. 5. ya da 6. yüzyılda ortaya çıktığı sanılmaktadır. Tüm Hindu dinlerinin içinde ikinci en genç olanıdır.
Kutsal Kitapları, Bhagavad Gita(Mö 300), Srimad Bhagavatam, Ramayana, Mahabharatta, Veda'lar ayrıca 12 temel upanishad ve bunlardan başka 13 Vaishnava upanishadı.Vaishnava dininin mezheplerinden alt kollarından olan Hare Krishna tarikatı 108 upanishadı da kabul ettiğini söyler.
Felsefeleri; Avatar yani Tanrı'nın dünyaya bedenlenerek gelmesi inancı vardır. İslam, Hıristiyanlık, Musevilik inancına en yakın dindir. İnsan ile Tanrı olan Vişnu (veya Krişna ya da rama) arasında fark vardır. Mokşa yani kurtuluş, Krişna'nın saf bilinciyle kaplanmış olarak onun spiritüel mekanındaki sonsuz mutluluktur. Tanrı ile bir olmak/aynı olmak inancı Vaishnavism mezhebinde vardır yalnız kişi Tanrı'da tamamen yok olmaz, kendi ruhsal özellikleri Tanrı'nın ruhuyla tamamen karışmaz denize atılan taş gibi Tanrısal bilinçle kaplanır ancak özü ayrı kalır bu anlamda Tanrı ile ruhlar tamamen ayrıdır ve ayrı kalacaktır. Doğum ölüm zincirinden kurtulan onun mekanında yaşamaya gidecektir. İnsan Tanrı özüne sahiptir, ilahidir, ama "Tanrı" değildir ve evren Brahman'ın tezahürüdür ama "aynısı" değildir.Yarı Tanrılar da Brahman'ın(Krişna) tezahürü değildir ama onun tarafından yaratılmışlardır. Birkaç Vişnu mezhebine göre madde gerçektir yanılsama değidir. Bazı Vaishnava mezheplerinin (Dvaita) kullandığı "Madde gerçektir" ifadesi, "madde" olgusunun da kozmosta yeri olduğunu ifade eder, bu anlamda madde yanılsama değildir ancak kesinlikle ilüzyondur, maddeyi bu bedenle ve duyu organlarıyla olduğu gibi algılamak olanaksızdır bu anlamda her şey "illüzyondur". Tüm vaishanavların kutsal kitap olarak kabul ettiği Srimad bhagavatam şöyle der: "Tanrı tarafından yaratılan bir yanılgı sonucu, evren gerçek olmadığı halde gerçekmiş gibi görünür, tıpkı rüyada çektiğimiz acıların yalnızca hayalden ibaret olması gibi." (Srimad Bhagavatam 10.14.22)
Saf monizm görüşünü (Filozof Şankara'nın görüşünü) benimsemiş diğer Vaishnavalara göre madde gerçekten de yoktur, yani duyu organlarıyla algılanabilen dışında "madde" gerçekliği yoktur.
Tek tanrılı bir dindir. Tek bir "Tanrı" vardır, o da Krişna'dır (Vişnu'nun avatarı). Bundan başka bir de "üstün melekler" veya Tanrı'nın hizmetçileri olan varlıklar vardır bunlara "yarı Tanrı" denir. Brahma ve Şiva bazı Vaishnava mezheplerince Vişnu'nun tezahürleri olarak görülürken bazılarınca Vişnu'dan sonraki en önemli 2 "Tanrı'ya yakın güçte yarı-Tanrı" olarak görülür. En önemli amaç Tanrı'ya ibadet etmektir.(Bhakti-Yoga) İman birinci plandadır. Mistik bilgi ve yoga uygulamaları ikinci plandadır.
Vaishnava'lar, yaygın olarak, Vishnu'nun avatarı olan veya Tanrı'nın bizzat kendi formu kabul edilen Krişna'ya ibadet ederler. Şaivizm

Şaivizm'de Vişnu ve Brahma, Şiva'nın tezahürleri olarak görülürler. Şivitlerin dünya üzerindeki en kutsal kabul ettikleri manastır Nepal'in başkenti Katmandu'nun doğusundaki Bagmati nehrinin kenarındaki Paşupatinat Manastırıdır. Şaivitler hem monistik hem de düalistik felsefeleri izlerler.
En eski Hindu dinidir. Ayrıca Hindistan'ın M.Ö. 1500 lerde Aryan işgalinden önceki diniydi. Çok eski ve köklü bir uygarlık olan(M.Ö. 3000) İndüs uygarlığının (veya Harappa) 2 dininden biriydi. Öyle ki bu uygarlıktan kalan Şiva şekilleri/biçimleri Şiva'ya ait diğer kalıntılar ortaya çıkarılmıştır. En mistik Hindu dinidir. Dravid/Sudric ırkına aittir.
Kutsal kitapları; Şiva Agamaları (en eski Saivism metinleri), Tirumantiram, Şiva puranları, Vaishnava upanişadları hariç diğer upanishadlar (95 upanishad).Şiva mezhepleri bunlara ilaveten Vedalar'ı (Rig, Atharva, Yajur, Sema) da kabul eder. Lingayat hariç bütün Şivacı mezhepler Vedalar'ı kabul etmektedir, Lingayat mezhebi, Budizm gibi Hinduizm'den ayrılıp ayrı bir kimlik kazanmıştır.Keşmir Şivacılığının bunlara ilaveten kendine has kutsal kitapları da vardır.Şiva Agamaları 28 tanedir, her bir Agama; felsefe, yoga, ibadet ve tapınak ile ilgili konulara değinen bölümlerinden oluşur, Keşmir Şivacılığı, bunlara ilaveten 64 Agama'yı daha kabul eder. Saivism kutsal kitaplarından biri Tirumantiram 28 Agama'dan bahsetmektedir
Felsefeleri; Avatar yani Tanrı'nın bedenlenmesi inancı yoktur. Onlara göre Tanrı bedenlenmez. Panenteist bir dindir, her şey Brahman'dır. İnsanlar da aslında öz olarak Tanrı'dır. Her şey Brahman'ın (Şiva) tezahürüdür. Bütün yarı tanrı denen varlıklar Brahman'nın tezahürleridir. Aryan işgalinden sonra Krişna da Saivism taraftarlarınca milyonlarca yarı tanrıdan sadece biri olarak kabul edilmiştir. Mokşa yani kurtuluş demek, insanın özünün/ruhunun bir yağmur damlasının okyanusa karışıp onunla tamamen bir olması gibi sonsuz brahman'a (Şiva) karışarak onunla bir olması demektir. Tanrı ile insanın ruhu birdir (okyanus- su damlası örneği). Her şey Tanrı'nın parçasıdır da denebilir. Kötülüğün yok edicisi olduğu kabul edilen, "yok edici" varlıklara tapma olgusu da vardır
Yoga, tapas uygulamaları, mistik bilgi ve amel birinci planda, iman ikinci plandadır.Asıl amaç Tanrı'nın üstün ve gizemli özünün ve insanın ruhunun aslında onunla bir olduğunun farkına varmak deneyimlemek ve cehaletten kurtulmaktır. Şaktizm

Şaktalar çeşitli biçimler altında Şakti (veya Devi)'ye tapınırlar. Şaktizm Vedanta, Tantra, S***hya felsefeleriyle ilişkilidir ve zengin bir Bhakti Yoga geleneği de bulunmaktadır.
Saivism ile beraber en eski Hindu dinidir. Bu da aynı Saivism gibi, M.Ö. 3000 yıllarında İndüs Uygarlığı'nın (ve Harappa) diniydi. O yıllarda Saivism ile iki "rakip" din oldukları tahmin edilmektedir. Saivism gibi Dravid ırkının bir dinidir. Ancak 4. yüzyıl ve 7. yüzyıl arasında biraz değiştiği bugünkü durumuna geldiği tahmin edilmektedir.
Kutsal Kitapları; Vedalar, Devi Gita, Tantras veya Shakta Agamas (En eski shaktism metinleri), Shakta Puranas, Çandi Patha, Vaishnava upanishadları hariç 95 upanishad.
Felsefelerinde tanrıça tapınımı vardır. Tanrıça dünyada beden alabilir yani avatar inancı vardır. Bu da Saivism gibi panenteist bir dindir. Her şey Brahman'dır. İnsanlar da aslında öz olarak Tanrıça'dır. Her şey brahman'ın (Shakta) tezahürüdür.
Bütün yarı tanrı denen varlıklar Brahman'nın tezahürleridir. Aryan işgalinden sonra Krişna da Shakta taraftarlarınca milyonlarca yarı tanrıdan sadece biri olarak kabul edilmiştir. Mokşa yani kurtuluş demek, insanın özünün/ruhunun bir yağmur damlasının okyanusa karışıp onunla tamamen bir olması gibi sonsuz brahman'a (Shakta) karışarak onunla bir olması demektir. Tanrıça ile insanın ruhu birdir. (okyanus- su damlası örneği) Her şey Tanrıça'nın parçasıdır da denebilir. Dilini dışarı çıkarmış bir şekilde ve oldukça vahşi bir biçimde resmedilen Kali ma (Kali ana) (Kara Tanrıça) isimli Tanrıça'ya da tapılmaktadır, Kali-ma, Shakti mezhebi taraftarlarınca "kötülüğün yok edicisi" olarak nitelendirilir.Saivism den farklı olarak büyücülük uygulamaları ön plandadır.Pagan bir din sayılabilir. Paganiz ile en çok yakınlık gösteren Hindu dinidir. Doğaya, ağaçlara, böceklere, hayvanlara, gök cisimlerine de tapılır.
Bu inançta hem mistik bilgi ve yoga hem de iman eşit ağırlıktadır.Smartizm

Smartalar tüm tezahürlerin Brahman'dan ortaya çıktığını kabul ederek Advaita (ikiliksizlik) felsefesini izlerler. Kişisel Tanrılar Brahman'ın farklı isimlerdeki görünümleridir. Smarta perspektifi Batı'daki hakim Hinduizm algısıdır. Neo Hinduizm de denir.
Kutsal Kitapları, Ashtavakra Gita, 15 upanishad, puranas, Bhagavad Gita,, Yoga sutras. Felsefeleri, İnsan Tanrı'dır. Gördüğümüz her şey aslında bir yanılsamadan ibarettir. Madde kesinlikle gerçek değildir, yanılsamadır. Advaita vedanta düşüncesinin en ağır olduğu Hindu dinidir. İnsanın ruhu ile Tanrı'nın ruhu birdir. En "modern" Hindu dini denebilir. Mokşa kavramı Saivism dekine benzerdir. Tamamen "tekçi" dir,ikilik yoktur her şey aslında birdir.
Bu dinde mistik bilgi ve yoga uygulamaları tamamen ön plandadır. Tanrı/Tanrıça tapınımı hemen hemen "yok" denecek kadar azdır. İmanın değil mistik bilginin önemi vardır. En liberal Hindu dinidir.

 

Dinler Arası İlişkilerde
Hindu Tutumu
Swami Nikhilananda

Hindistan'ın ruhsal kültürünün en eski yazılı tarihi Veda çağlarından, modern Hindistan'ın peygamberi Ramakrişna'nın zamanına kadar Hinduizm diğer dinlere karşı iyi niyet ve saygı beslemiştir. Çok az sayıda olan hizipçi hoşgörüsüzlüklerine rağmen Hindistan'ın tarihi, dinsel sürtüşmelerden uzak kalmıştır. Hristiyan döneminden bile önceleri, Hindistan Yahudi gruplara kucak açmış ve onlara kendi ibadetlerini yapabilmeleri özgürlüğünü tanımıştır.

Hz. İsa'nın havarilerinden olan Thomas, öğretmeninin kutsal kitabını öğretmek üzere Hindistan'a gelmiş ve Güney Hindistan'da hala hizmet vermekte olan bir kilise kurmuştur. Kendi vatanlarında zulme uğrayan birçok Parsi (Hint Zerdüştü) bugün, eski ve büyük bir inanç sistemi olan Zerdüştçü bir grubun birliği altında azınlık olarak yaşamaktadır. Hindu krallar genellikle Müslümanların camilerini inşa etmelerine yardım etmişlerdir. Hindu ve Müslümanlar arasındaki dinsel sürtüşmeler genellikle politik etkenlerden kaynaklanmakta olup din, bahane olarak kullanılmıştır.

Hinduizmin diğer dinlere karşı saygılı tutumu en iyi felsefi temeli aracılığıyla anlaşılabilir. Daha önce de söylendiği gibi, Vedalar'a göre yüce gerçek, ad, form ve sıfatları olmayan Brahman veya ruhtur ve göreli evrende Brahman'ın en yüce tezahürü Hindular, Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından değişik ad ve şekillerde tapılan Kişisel Tanrı'dır. Kutsal Hindu yazılarından birinde şöyle denilmektedir: "Hiçbir şekli veye özelliği olmadığı halde Brahman, ruhsallık arayışı içinde olanların iyiliği için formlar ve adlar alır." Budizm, Kişisel Tanrı kavramını resmen kabul etmese de uygulamada Budistlerin Buda'ya karşı olan tutumları, diğer dinlerin inananlarının peygamber ve velilerine karşı olan tutumlarından farklı değildir.

Yüce gerçekliği kişisel olmayan hakikat olarak kabul eden ve aynı zamanda onun somut tezahürlerini de inananlarının iyiliği adına kabul eden bir din, tüm dinsel ideallerin geçerliliğini kabul eder ve onlara saygı duyar. Kişisel Tanrı'nın yüce gerçek olduğu dinler için durum oldukça farklıdır. Onlar için kişiye özgü bir özgürleşme ya da "o veya bu" kavramını geliştirmek doğaldır. Hinduizm hiçbir zaman kıskanç bir Tanrı veya kişiye özgü özgürleşme kavramını geliştirmemiştir. Seçilmiş insanlar fikri Hinduizm'e yabancıdır. Hindu tektanrıcılığında tüm ilahlar yüce Tanrı'nın içinde yok olur veya onun bir parçası olarak kabul edilir, oysa Sami tektanrıcılığında buna izin verilmez. Bagavatgita'da, arzuların baskısı altında olan ve kendi doğalarının izinden giden insanların diğer ilahlara uygun ritüeller aracılığıyla tapamayacağı belirtilir. Arzular, nihayetinde, ibadetin meyvelerinin asıl dağıtıcısı olan O'nun tarafından yerine getirilir yalnızca.

Bir Hindu mezhebinin kuşku götürür ritüellerini sorgulayan bir öğrenci sine Sri Ramakrişna, şöyle demiştir:

"Eğer o mezhebin üyeleri samimi olsalar, arka kapıdan da olsa Tanrı'nın köşküne girerlerdi."

Hz. İsa, Baha'sının evinde birçok köşkler olduğunu söylemiş ve bunu vurgulamak için de eğer böyle olmasa bunun gerçek olduğunu iddia etmeyeceğini eklemiştir.

Vivekananda bir insanın hatadan gerçeğe değil de hakikatten hakikate veya daha aşağı seviyedeki bir hakikatten daha yukarı seviyedeki hakikate daha doğru bir şekilde ilerleyeceğini söylemiştir. Tanrı'ya yürekten inanan insanların bazılarının tamamıyla hatalı, bazılarının ise tamamen doğru olması mümkün değildir. Bir insanın ruhsal yaşamı ve ibadet şekli kendi içsel tekamülü tarafından belirlenir. Bagavatgita'da, akıllı insanların cahil insanların akıllarını karıştırmamaları fakat onların seviyesine inmek suretiyle onları eğitmeleri gerektiğini belirtilir.

Bir kilisede doğmak güzel bir şeydir fakat bir kilisede ölmemelidir. Beşeri kurumlar olan dinler mutlak anlamda mükemmel olamazlar, ancak Tanrı mükemmeldir. Din, Tanrı değildir fakat, Tanrı'ya giden yolu gösterir. Herhangi kurumsallaşmış bir dinin öğretileri, şu veya bu şekilde, kurucusunun getirdiği halinden sapmıştır. Bir zamanlar, Şeytana gerçeğe sahip olan bir insana nasıl davranacağı sorulduğunda şu şekilde karşılık verdiği söylenir: Gerçeğe sahip olan o kişinin, bu gerçeği organize bir hale getirmesi için aklını çelerdim. Tıpkı saatlerin zaman zaman güneşe göre ayarlanması gibi, dinlerde de zaman zaman düzeltmeler yapılmalıdır. Bu düzeltmeler, kutsal yazıların yorumcuları olan teologlar tarafından değil, sadece kutsal kişiler tarafından yapılabilir.
Daha önce de söylendiği gibi, Hinduizm hem başlangıç yıllarında hem de bu yılları izleyen gelişme süreci içerisinde dikkate değer bir şekilde evrenselliğin ruhunu yansıtır.

Rig-Veda çağlarından beri şöyle denir: "Gerçek, bir tanedir; bilgeler, bunu farklı adlarla çağırırlar."

Upanişadlar’da şöyle yazılıdır: "ikincisi olmayan tek, kendisi şekilsiz olduğu halde çeşitli güçleri yoluyla, kendine ait hiçbir amacı olmadan çeşitli şekiller yaratır. Evren yaratılışın en başında O'ndan ortaya çıkar ve en sonunda da O'na geri döner. Bizi güzel düşüncelerle donat."

Ve yine şöyle yazılıdır: "Akan nehirlerin, kendi ad ve formlarını kaybetmek suretiyle denize dökülüp yok olması gibi, ad ve formlardan azat olmuş akıllı adam, büyükten de büyük olan Brahman'a ulaşır."

Ebedi ruh ile donandıkları anda bir Hindu'yu bir Müslüman'dan, bir Hristiyan'dan veya bir Yahudi'den ayırmak mümkün değildir. Kişi sadece, aşağı seviyelerde farklar görür ama zirvede, tüm farklılıklar yok olur.

İkici olmayan ruha değişik adlar altında tapılmasından Hinduizm'de tekrar tekrar söz edilir. Bir Hindu kutsal yazısından yapılan alıntı şöyledir: "Şiva'ya inananların Şiva, Vedantacılar'ın Brahman, Budistler'in Buda (buraya Hristiyanların cennetteki Baba'sını, Yahudilerin Yehova'sını ve Müslümanların Allah'ını ekleyebiliriz), mantık açısından gelişmiş olan Nyaya felsefesine inananların İlahi Olan, Cayna öğretisine inananların Arhat, Mimamsa okulunun ritüellerinin karma adı altında taptığı evrenin efendisi, kötülüklerin yok edicisi, bize yüreğimizin tüm dileklerini bağışla."

Tüm yolların aynı amaca götürdüğü şu ilahide de vurgulanmaktadır:

"Vedalar'da, Samkhya'da, Yoga'da, Saiva ve Vaişnava kutsal yazılarında ortaya konulan yollar farklıdır. Bunların içinden kimi insanlar bazılarını, diğerleri bir başkasını en iyisi olarak seçer. İnananlar kendi kişisel eğilimlerine göre dosdoğru veya kıvrımlı olan bu çeşitli yollardan giderler. Fakat, Ey Efendim, yalnızca Sen, tüm insanların biricik amacısın. Tıpkı, tüm nehirlerin nihai hedefinin okyanus olması gibi."

Daha önceki bölümde de belirtildiği gibi, Hinduizmin kendisi, birden fazla tanrısal enkarnasyondan söz eder. İyi bir Hindu, bunların tümüne ve aynı zamanda diğer dinler tarafından inanılanlara da saygı duyar. Arcuna, siyah tenli olan Krişna'yı biricik avatar olarak yüceltmiştir. Krişna öğrencisine kendisini izlemesini söylemiş ve bir ormana girmişlerdir. Krişna, Arcuna'ya büyük bir ağaç göstermiş ve ona bunun ne ağacı olduğunu bilip bilmediğini sormuştur.

Ağacı inceledikten sonra Arcuna, bunun dallarında böğürtlen salkımları olan bir böğürtlen ağacı olduğunu söylemiştir fakat Arcuna ağacın yakınma geldiğinde bunların böğürtlen değil de Mutlak ağacının dallarında sallanan sonsuz sayıda Krişna olduğunu görmüştür. Krişna, Buda, Hz. İsa ve diğer enkarnasyonlar; varoluşun bilgisi, mutlak bahtiyarlık okyanusundaki birçok dalgalardır.
Bir gün, Buda'nın en önemli izleyicisi Ananda öğretmeni Buda'ya geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin en büyük peygamberi olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Buda öğrencisine yaratılıştan bu yana. dünyaya gelmiş olan ve dünyanın sonu gelinceye kadar dünyaya gelecek olan tüm peygamberleri bilip bilmediğini ve hatta dünyanın değişik bölgelerinde o anda yaşamakta olan tüm tanrıya benzer insanları tanıyıp tanımadığını sorduğunda Ananda içine düştüğü tutuculuktan ötürü çok utanmıştır.

Hinduizm'e göre hiçbir peygamber tümünün en büyüğü olacak kadar büyük değildir. Tüm peygamberler mesajlarını aynı kaynaktan alırlar ve bunu, insanlara onların ihtiyaçlarına en uygun olacak şekilde sunarlar. Hz. İsa, Buda, Hz. Muhammed, Krişna ve Hz. Musa'nın öğretilerinde insanların kendilerine özgü ihtiyaçlarına göre bazı değişiklikler görmek mümkündür ancak gerçekle sohbetlerinde bu yüce kişilerin tümü aynı tanrısallığı, aynı güzelliği ve aynı gerçeği deneyimlemişlerdir. Peygamberlerin izlerinden giden insanlar, bu peygamberlerin ortak içsel deneyimlerinin farkına varamamakta ama bu öğretilerdeki dışarıdan gözlenebilecek farklılıklar, dinsel tartışmalar ve karşıtlıklara konu oluşturmaktadır.

Dinler arasındaki uyum özellikle Ramakrişna'nın ruhsal deneyimlerinde canlı olarak görülebilmektedir. Modern Hindistan'ın bu kutsal kişisi, Hinduizm'in tüm düal ve düal olmayan disiplinlerini deneyimlemiş ve her zaman aynı Tanrısal şuurluluk haline ulaşmıştır. Onun ruhsal deneyimlerinde dikkat edilmeye değer olan etken şudur: Ramakrişna belirli bir yolda ilerlerken kendini tamamıyla bu yola verir ve onun dışında her şeyi unuturdu. İslami öğretileri deneyimlediği sırada kendisi, tıpkı bir Müslüman gibi yemiş, giyinmiş ve davranmıştır. Odasındaki Hindu ilahlara ait resimleri kaldırmış ve Hindu tapmaklarına gitmeyi bırakmıştır. Dolayısıyla Ramakrişna, kitabi bilgiye dayanarak değil de kendi deneyimine dayalı olarak tüm dinlerin, aynı hedefe ulaşan değişik yollar olduğunu öğretmiştir.

Kendisi aynı zamanda herhangi bir inanca sahip olan bir kişinin, kendi ritüelleri ve inançlarını terketmemesi gerektiğini çünkü bu inançlarında samimi ise bunların yardımıyla Tanrı'ya ulaşabileceğini öğretmiştir. ;

Ramakrişna'nın en ünlü şarkılarından biri şöyledir:

Ben kalbimi Seninle birleştirdim. Orada sadece Sen varsın. Orada sadece Seni buldum, çünkü orada var olan tek şey Sensin. Ey Efendim, kalbimin tek sevgilisi! Herkesin tek barınağı Sensin; Senin yaşamadığın bir kalp gerçekte nerededir?

Sen her kalbe girdin, Var olan tek şey Sensin.
İster bilge veya aptal, ister Hindu veya Müslüman olsun,
Sen onları nasıl istersen öyle yaparsın. Var olan tek şey Sensin.
Senin varlığın her yerde, Kabe'de veya cennette;
Senin önünde herkes eğilmeli çünkü
Yerden en yüksekteki cennete kadar, cennetten en aşağıdaki yere kadar Var olan tek şey Sensin.
Baktığım her yerde Seni görüyorum. Var olan tek şey Sensin
Düşündüm taşındım ve şunu anladım ve
Hiç kuşkusuz şunu gördüm ki,
Seninle karşılaştırılabilecek tek bir şey yoktur.
Jafar'a şu aşikar edilmiştir ki, varolan tek şey Sensin.

Rama krişna, genellikle değişik dinsel deneyimleri değişik müzik melodilerine benzetirdi. Bir gün kendisi bir konseri dinlerken, kendi dininden başka dinlere karşı hoşgörülü olmayan bir dini lidere şöyle demiştir: "Bu müzik parçasının ne kadar melodik olduğunu biliyor musun? Virtüözlerden bir tanesi flütü ile sadece tek bir ton seslendirirken diğeri değişik melodiler yaratmakta. Yedi tane deliği olan bir enstrümanım varken niçin tek bir tonda çalayım? Niçin ben O'yum diyeyim? Yedi tane deliği olan enstrümanım ile değişik melodiler çalmak istiyorum. Niçin sadece Brahma, Brahma diyeyim? Bazen kendimi O'nun bir hizmetçisi gibi, bazen bir arkadaşı, bazen annesi ve bazen sevgilisi olarak kabul ederek O'nunla değişik ilişkiler yoluyla sohbet etmek istiyorum."

Başka bir durumda, sadece şekilsiz bir Tanrı'ya inanan bir dini mezhebin üyelerine hitap ederek şöyle demiştir:

"Biz hepimiz aynı Tanrı'ya sesleniyoruz. Kıskançlık ve düşmanlık olmamalıdır. Bazıları Tanrı'nın şekilsiz olduğunu, bazıları ise Tanrı'nın şekli olduğunu söylerler. Ben şöyle diyorum: Eğer o kimse şekle inanıyorsa, bırakınız bir şekli olan Tanrı üzerine meditasyon yapsın. Eğer her hangi bir şekle inanmıyorsa, bırakınız, şekli olmayan Tanrı üzerine meditasyon yapsın. Sadece benim dinim doğrudur, diğer dinler yanlıştır şeklinde bir şeye inanmak doğru değildir. Doğru tutum şudur: Benim dinim doğrudur fakat, diğer dinlerin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ben bunu söylüyorum çünkü insan Tanrı'yı algılamadığı sürece O'nun gerçek doğasını bilemez.

"Hindular, Hristiyanlar ve Müslümanlar, hepsi de aynı şeyin arayışı içindedirler. Bir anne çocuklarının midesine uygun yemekler hazırlar. Bu annenin beş tane çocuğu olduğunu ve bu aile için bir adet balık aldığını varsayalım. Anne onlara pilav veya körili balık yahnisi hazırlamıyor. Çocukların hepsi aynı sindirim gücüne sahip değil. Ama tüm çocuklarını aynı ölçüde sevmektedir. Benim tutumum ne olurdu biliyor musunuz? Ben balığın her şekilde pişirilmişini severim. Kızarmış, körili, salamura. Bunun da ötesinde, aynı ölçüde pilavı da severim.

"Hakikat nedir, biliyor musunuz? Tanrı değişik insanlara, değişik zamanlara ve ülkelere göre değişik dinler yaratmıştır. Tüm öğretiler birçok yol içerir. Ancak yol, hiçbir şekilde Tanrı'nın kendisi değildir. Aslında, kişi eğer yollardan bir tanesini tüm kalbiyle inanarak izlerse Tanrı'ya ulaşabilir. Bir kişinin inandığı dinde bazı hatalar olduğunu düşünelim. Eğer kişi samimi ve dürüst ise, Tanrı'nın kendisi bu hataları düzeltecektir.

"Eğer diğer dinlerde hatalar varsa, bu sizi hiç ilgilendirmez. Tüm dünyanın sahibi olan Tanrı bunun gereğini yapar. Aslında sizin görüşünüz iyi bir görüştür. Siz Tanrı'yı şekilsiz olarak tanımlıyorsunuz. Bu iyi. Bir kişi keki dondurmayla birlikte veya sade yiyebilir. Her iki şekilde de kek tatlıdır.

" Fakat dogmatizm iyi bir şey değildir. Eminim bukalemunun hikayesini duymuşsunuzdur. Bir adam bir ormana girmiş ve bir ağacın üzerinde bukalemun görmüştür. Arkadaşlarına şöyle der: 'Kırmızı bir kertenkele gördüm.' Gördüğü şeyin kırmızı olduğundan kesinlikle emindir. Gidip ağaca bakan başka bir adam, 'Yeşil bir kertenkele gördüm' der. Gördüğü şeyin yeşil olduğundan kesinlikle emindir. Ancak ağacın altında yaşayan adam şöyle der: 'Her ikinizin dediği de doğru. Ancak, gerçek şudur ki, bu yaratık bazen kırmızı, bazen yeşil, bazen sarıdır. Bazen de hiç rengi yoktur.'

"Tanrı, Vedalar'da hem şekilli hem şekilsiz olarak anlatılmıştır. Siz Tanrı'yı şekilsiz olarak anlatıyorsunuz. Bu, tek yönlüdür. Fakat önemli değil. Siz Tanrı'nın yönlerinden bir tanesini gerçek anlamda biliyorsanız, O'nun diğer yönlerini de bilmeniz mümkündür. Tanrı bizzat kendisi size o yönlerinin hepsini teker teker söyleyecektir."

Ramakrişna tarafından vaaz edildiği gibi, dinlerin uyumu, zamanımızın acil ihtiyaçlarından birine yanıt verecektir. Bilim ve teknoloji yüzünden dünya daralmış ve insanlar birbirlerine daha yakın bir duruma gelmişlerdir. Din insanların yaşamında yaşamsal bir önem taşıdığından, değişik dinler, insanlığın iyiliği için karşılıklı saygı göstermedikçe ve birlikte çalışmadıkça dünyada barış na­sıl söz konusu olabilir? Geçmişte dinler hem iyi, hem kötü olaylara vesile olmuşlardır. Diğer yandan hastaneler ve yardım kuruluşları inşa ederek, sanat ve edebiyatı teşvik ederek ve insanlık üzerine birçok güzellikler bağışlayarak barış ve ilerlemeye büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Diğer taraftan din adı altında insanlar savaşmış, hemcinslerini katletmiş, kültür hazinesi olan kutsal yerlere zarar vermişlerdir. Bugün insanların birbirlerinden nefret etme lerini sağlayacak olan yeterince din vardır.

Ancak, onların birbirlerini sevmelerini sağlayacak yeterince din yoktur. Gerçekten de dinlerin birbirlerine karşı olan hoşgörüsüzlükleri, bu insanların dine sırtlarım çevirmelerine ve manevi yaşamda, hayırseverlik veya bilim ya da insanlıkla ilgili çalışmalarda avuntu aramalarına neden olmuştur. Ancak bununla birlikte, kin ve kabalıktan sorumlu olan din değil bağnazlık ve dar görüşlülüktür. Ve tüm bu hoşgörüsüzlüklere rağmen, her zaman dinler arası dostluğu teşvik etmek için insanların içinde gizli bir istek olmuştur. Bu konuda Hindu tutumunu tartışırken, kısaca şu soru üzerinde durabiliriz. Niçin bu kadar çok din var? Bu dinler han­gi konuda uyuşmuyorlar? Hangi konuda uyuşuyorlar? Evrensel din nedir?

Önce ilk soruyu ele alalım. Niçin bu kadar çok din var? Değişik dinler, hepsi insanlığın iyiliği için çalışan Tanrımın değişik güçleridir. Bundan ötürü bu ruhsal güçlerin hiçbirine zarar veremeyiz. Değişik mizaçtaki insanlara uygun değişik inançlar gereklidir. Bazı insanlar duygusal, bazıları akılcı, bazıları kendi içini gözlemleyebilen, bazılarıysa aktiftir. Ve yine soyut bir ideal üzerine tefekkürde bulunmak isteyen bazıları vardır. Kimileriyse somut semboller aracılığıyla ibadet etmeyi arzular. Sadece tek bir dinsel disiplin olsaydı, bu dinsel disipline uymayanlar için hiçbir ümit olmazdı. Dolayısıyla, bir tek yerine birçok dinsel disiplin olması bir şanstır çünkü birçok insan böyle olmasını dilerdi. Ne kadar çok din olursa, insanların ruhsal açlıklarını doyurması olasılığı o kadar fazladır. Eğer bir şehirde birçok restoran varsa, herkesin kendi istek ve ihtiyaçlarına uyan yiyeceği seçmesi şansı olacaktır. İnsanlar pirinçten, ekmekten, patatesten aynı besini alabilir. Aynı aydınlık, değişik şekillerde olan birçok lambadan ve aynı beyaz süt değişik renkteki birçok inekten gelebilir.

Her insan kendi dini aracılığı ile tekamülünü gerçekleştirip bu din aracılığıyla kendini Yaratan ile kendine özgü ilişkisini kurmadıkça, din, misyonunu yerine getirmiş sayılmaz. Eğer dünyada tek bir din olsaydı, din ölmüş olurdu. Değişim yaşamın göstergesidir ve her zaman da öyle olacaktır. Düşünen varlıklar farklı olmalıdırlar, değişiklik düşüncenin ilk işaretidir. Düşünen bir insan diğer düşünen insanlar arasında yaşamak ister çünkü düşüncelerin çatışması, düşünceyi harekete geçirir. Büyük dinlerin günümüze kadar gelmiş olmaları, bu dinlerin yararlarının hala ortadan kalkmadığını gösterir. Dünya dinleri gerçekte birbirleriyle çelişmezler veya birbirlerine düşmanlık beslemezler. Gerçekte senin dinin, benim dinim, benim ulusal dinim, senin ulusal dinin, diye bir şey yoktur. Sadece, değişik inançların değişik şekillerde tezahür ettiği bir tek evrensel din vardır. Tanrı, Hinduizm'de genellikle arzuları yansıtan bir mücevher olarak anlatılır. Onda, herkes kendi ideal gerçeğinin, tanrıçasının ve güzelliğinin yansımasını bulur.

Değişik dinler değişik yüce gerçeğin değişik yüzlerini vurgular. Müslümanlık belki de diğer herhangi bir dinden daha fazla biçimde, inananları arasında kardeşliği temsil eder. Müslümanlıkta sosyal ayrılıklar yoktur. Müslümanların Mekke'ye yaptıkları hac yolculuğu son derece etkileyicidir. İster prens, ister sıradan bir vatandaş, isterse dilenci olsun aynı dikişsiz, bol, beyaz elbiseyi giyerler. Bu giysi bir kabile reisini bir çobandan farksız kılar. Tüm bu insanlar, her şeye kadir Allah'a teslim olmak için kutsal Kabe'ye doğru ilerlerler. Tanrı önünde tüm Müslümanlar eşittir.

Hristiyanlıkta temel fikir şudur: Dua et çünkü cennetin krallığı ellerinin arasındadır.

Bu, şu demektir: Zihninizi arındırın ve Baba'nın gelmesi için hazır olun.  

 

 

 

ÇİN  HALK  DİNİ

 

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından sonra Çin’de din ve inanç özgürlüğüne ilişkin politika saptanıp uygulanmaya başlandı ve ülkenin koşullarına uygun siyaset-din ilişkisi kuruldu. Çin vatandaşları özgürce inançlarını seçebilirler ve dile getirebilirler, dini kimliklerini sergileyebilirler. Dinler eşittir ve barış içinde bir arada bulunurlar ve herhangi bir dinî anlaşmazlıklar yaşanmadı. Dine inananlar ve inanmayanlar birbirine saygı gösterirler ve barış içinde yaşarlar.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Anayasası’nda Çin’deki dini politikalar hakkında şu maddeler yer alıyor:

“Çin Halk Cumhuriyeti’ne mensup vatandaşlar din ve inanç özgürlüklerine sahiptirler.” “ Hiçbir devlet organı, toplumsal topluluk ve birey vatandaşları dine inanmaya veya inanmamaya zorlamaz, dine inananlar ve inanmayanlar arasında ayrım yapmaz.” “Normal dini faaliyetler devlet tarafından korunur.” “ Hiç kimse dinden yaralanarak asayişi baltalayan, vatandaşların sağlığını bozan ve ulusal spor sistemini engelleyen faaliyetlerde bulunmaz.” “Dini topluluklar ve dini işler yabancı güçlerce kontrol edilmez.”

Çin’de yürürlükte olan “ Bölgesel Etnik Özerklik Yasası”, “Eğitim Yasası”, “Eğitim Yasası”, “Çalışma Yasası”, “ Zorunlu Eğitim Yasası”, “Halk Meclisi Seçim Yasası” ve “Reklam Yasası”nda ayrıca şu maddelere de yer veriliyor:

“Din ve inanç ayrımı yapılmaksızın vatandaşlar seçme ve seçilme haklarına sahiptirler. Dini toplulukların yasal malları yasalarca korunur. Eğitim ve din birbirinden ayrılır ve vatandaşlar din ve inanç ayrımı yapılmaksızın eşit bir şekilde eğitim görme olanağına sahiptirler. Farklı milliyetlere mensup halk birbirinin dil ve yazılarına, örf ve adetlerine, din ve inançlarına saygı göstermelidirler. Vatandaşlara istihdam konusunda din ve inançlarından dolayı ayrım yapılmaz. Reklam ve markalarda milliyet veya din ayrımı yapılamaz.”

Çin hükümeti Ocak 1994’te dini faaliyetlerin yapıldığı yerlerin yasal çıkarlarını korumak için “Dini Faaliyetlerin Yapıldığı Yerler Yönetmeliği”ni yayınladı. Aynı yılın Şubat ayında Çin’de bulunan yabancıların din ve inanç özgürlüklerine saygı göstermek, yabancıların dinî konuda Çin’deki dinî çevrelerle yaptıkları dostça temaslar ile kültürel ve bilimsel teatileri korumak için Çin hükümeti “Çin Halk Cumhuriyeti’nde Bulunan Yabancıların Dini Faaliyetleri Yönetmeliği”ni yayınladı.

Çin’deki ilgili yasalarda ayrıca şu maddeler de yer alıyor: “Din adamlarının yaptıkları normal dinî işler, dinî faaliyetlerin yapıldığı yerlerde ve dinî alışkanlıklara göre dine inananların evlerinde yapılan bütün normal dinî faaliyetler yasalar tarafından korunur ve hiç kimse bu faaliyetlere müdahale edemez.”

Birçok dünya ülkesinde olduğu gibi Çin’de de din ve eğitimin birbirinden ayrı tutulması ilkesi uygulanıyor ve öğrencilere dinî eğitim verilmiyor. Bazı yüksek okullarda ve araştırma organlarında dinî dersler verilir ve dinî araştırmalar yapılır. Dini örgütler tarafından kurulan dinî okullarda din eğitimi verilir.

Uzun tarihî gelişme sürecinde Çin’deki çeşitli dinî kültürler Çin’in geleneksel düşünce kültürünün bir parçası haline geldiler. Dinlerde inananlardan hep topluma hizmet vermeleri ve insanlara mutluluk getirmeleri isteniyor.

 

Çin’deki Din Yapısı

Çin, birçok dinin bir arada bulunduğu bir ülkedir.

Çinliler esas olarak

Budizm,

Daoizm,

İslamiyet,

Katoliklik ve Hıristiyanlığa inanırlar.
İstatistiklere göre, Çin’de çeşitli dinlere inananların sayısı 100 milyonu aştı.

Dini faaliyetlerin yapıldığı yerlerin sayısı 85 bin civarındadır. Din adamlarının sayısı yaklaşık 300 bindir. Çin’de 3000’den fazla dini topluluk ve 74 din okulu bulunuyor.

Çin’in ulusal düzeydeki dini toplulukları arasında Çin Budizm Derneği, Çin Daoizm Derneği, Çin İslamiyet Derneği, Çin Yurtsever Katoliklik Derneği, Çin Yurtsever Hıristiyanlık Hareketi Komitesi ve Çin Hıristiyanlık Derneği yer alıyor.

Dini topluluklar kendileri tarafından saptanan tüzüklere göre liderlerini ve lider organlarını seçerler, dini işleri yürütürler; gerekli olduğunda dini okullar kurarlar, dini kitaplar yayınlarlar ve hayır işleri düzenlerler.

 

 

BUDİZM

 


Budizm ‘in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 – 483 ) Kuzey Hindistan ‘da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ‘ in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 – 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ‘ Hindistan, Seylan, Suriye, Mısır, Makedonya ve Yunanistan ‘a kadar yayılmıştır. Aşoka ‘dan sonrada yeni Krallar Budizm ‘e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin, Moğolistan ve Japonya ‘nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm ‘e hizmet etmesini sağlamışlardır.

Budizm MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet ‘te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney, Doğu; Güneybatı ve Orta Asya ‘da çok sayıda taraftarı olan Budizm ‘ Avrupa ve Amerika ‘da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır

 

Meditasyon,

Latince meditatio kelimesinden türetilmiş, sözcük anlamıyla birçok Batı dilinde “derin düşünme” anlamına gelmekte bir terim olup,

mistik anlamıyla, sözlüklerde, “kişinin iç huzuru, sükunet, değişik şuur halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad” olarak tanımlanır.

meditasyon tekniklerine, ait oldukları,

Budizm (Hindistan), Taoizm (Çin), Bön (Tibet) ve Zen (Japonya)

gibi inanç sistemlerine göre ve izledikleri yöntemlere göre değişik adlar verilmiştir.

Ayrıca günümüzde mevcut farklı inanç sistemleri, mezhepler ve ekoller meditasyonu farklı olarak yorumlamakta ve farklı şekillerde uygulamaktadırlar.

Bu bakımdan standart ya da tekbiçimli bir meditasyondan söz etmek olanaksızdır. 
 

 

 

Budizm ‘de inanç ve ibadet
Budizm ‘de inancın temeli “ Buda ‘ya sığınırım, Dhamma ‘ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha ‘ya sığınırım (Rahipler Cemaati, dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur. Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm ‘e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha ‘ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.

Budizm ‘ de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü ‘ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm ‘de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ‘ dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ‘ nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.

ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda ‘nın heykeline saygı gösterisi yapar; O ‘na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.

Budizm ‘in kutsal ziyaret yerleri ;
Budanın doğum yeri( Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ‘ nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth ‘da)
Buda ‘nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri

 

 

 

Kutsal Kitapları
Budistler Buda ‘nın vaazlarının Pali – Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm ‘in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka ‘dır”.Tripitaka da;

Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma adlı bölümler bulunur.

Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda ‘nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ‘ felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

Budizm 'de Mezhepler
Budizm ‘ başlıca iki büyük mezhebe ayrılır: 1- Hianayana , 2- Mahayana

1 – Hinayana (Küçük Araba)
Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya ‘da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm ‘e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar

2 – Mahayana ( Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ‘, herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm ‘in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana ‘ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:

Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm ‘in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak

Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm ‘i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır

BUDA VE ÖĞRETiSi
Buda ‘nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda ‘nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda ‘nın yasadığı dönemde Budizm ‘ bir din, Buda da bir peygamber değildi.

Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana ‘nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.

Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1.Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği
Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.

Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları… Buda ‘nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda ‘ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”

Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha – Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.

Buda’nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.

Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ‘ olduğunu savunuyor. Bu an ve burası… Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?

Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad… Ben ‘e verilen özel ad.

Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena ‘ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” … “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, … ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben ‘in, ne de ben ‘e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda ‘nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.

Ben’in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad ‘sa ruhtur. Budizm ‘de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben ‘i kurtarmaya değil, bizi ben ‘den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek….

2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka
Buda ‘ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.

On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:

1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda ‘nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir.

istekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor… Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.

Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. isteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben ‘in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne
yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.

Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ‘ görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.

Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda ‘ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben ‘in de bilincin de sürekliliği yok. Buda ‘nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana
Nirvana, Batı ‘da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana ‘ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana ‘yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana ‘ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben ‘i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben ‘in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.

Buda ‘nın öğretisi, bir yandan ben ‘i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana ‘ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm ‘de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

4.Sekiz basamaklı yüce yol
-Tam görüş

-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben ‘in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.

-Doğru sözlülük

-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.

-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.

-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist ‘in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.

-Tam bilinçlilik

-Tam uyanıklık

Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı ‘da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ‘ sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.

Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.

Buda ‘nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” yada “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz. 

 

 

Budizm nasıl bir inançtır,

tek tanrılı dinlerden

farkları nelerdir?

 

Dünyanın en büyük Katolik nüfusunu barındıran bir ülke olan Brezilya’da ve genel olarak Güney Amerika’da Budizm her geçen gün gelişiyor. Ve Budist olanların sayısı artıyor, yeni Budist tapınakları açılıyor. Bunun nedenleri arasında, kıtada yaşayan Japon gőçmenlerin rolü olduǧu kadar, insanların tek tanrılı dinler ve onların katı kuralları dışında mistik ve içsel arayışlara girmesi gerçeǧi de bulunuyor. Ayrıca, kapitalizmin maddi dünyası içinde bocalayan birey, farklı arayışlara yőneliyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

Budizm ile ilgili bütün bu soruları, Sao Paulo’da yaşayan Zen Budist rahip Tesshin Ryozan’a, T24 okurları için sorduk:

Neden budizmi seçtiniz ve nasıl rahip olmaya karar verdiniz?

Çocukluktan beri dinsel konularla ilgiliyim. Hayatımın bir karar anında őnümde gidebileceǧim iki yol vardı. Bir hocamın tavsiyesi ile daha zor olan yolu seçtim ve rahip olmak yerine, őnce evlendim.

Yıllar sonra, din konusunda çok çalıştıktan sonra Zen Budizmde karar kıldım. Bu kararımda, rahibe Shingetsu Coen Roshi rol oynadı. O, eskiden beri, zaten benim içimde olan isteǧi uyandırdı. Sonuçta çok da iyi oldu. Zen Budizm dinsel nikaha izin verdiǧi için, karımın ve çocuǧumun da izniyle, budist bir rahip oldum. Bu konuda ailenin izni çok őnemli.

Budizm, bir din mi, bir yaşam biçimi mi ya da bir felsefe midir? Yoksa tüm bunların toplamı mıdır?

Budizm, psikoloji ve felsefeyi de kapsayan bir dindir. Denilebililir ki, aynı zamanda huzur ve barış içinde yaşanabilecek bir hayat biçimidir. Refah, doyum ve verimlilik biçimidir. Budizm, acıyı bilgelikle dőnüştürerek, acıdan kurtuluş yoludur.

Budizmin, tek tanrılı dinler olan (Müslümanlık, Yahudilik ve Hristiyanlıktan) farkı nedir?

Budizm, teist, tek tanrıcı bir din deǧildir; fakat bu onun ateist bir din olduǧu anlamına da gelmez. Evet, Budizme gőre yaratan bir tanrı yoktur, fakat yaratılma düşüncesinden baǧımsız olarak, herşey birbirine baǧlı ve eşzamanlı olarak vardır.

Shakyamuni Buda (Tarihsel Buda), “Őlümden sonra hayat var mı?” gibi bazı aşkın sorulara yanıt vermeyi reddediyor ve bu tür soruların hayatın içinde ihtiyacımız olan acıdan kurtuluşu saǧlayamayacaǧını belirtiyordu. Ve şőyle diyordu: “Size őǧretmediǧim konular için endişelenmenize gerek yok.” Gerçekte, bu tam olarak yaşanır, fakat bunu hiçbir őǧreti, tanım, düşünce kesin olarak ifade edemez.

Budizmden önce Taoculuk vardı. Bu, yaklaşık beş bin yıllık geçmişi olan bir felsefe. Bir İngiliz yazar Taoculuk için, “Yirmi bin yıl sonra anlayabileceğimiz bir felsefe.” yorumu yapıyor. Buda diyor ki “Beni gören Dharma’yı görür, Dharma’yı gören beni görür.” Fakat Taoculuk’ta bu biraz daha farklı: “Eğer sen Tao’yu gördüğünü düşünüyorsan, gördüğün Tao değildir.” Taoculuk hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Zen Budizm, aynı zamanda şunu da sőyler: “Karşında bir Buda gőrürsen, onu őldür!” Buda’nın herşeyden ayrı bir varlıǧı yoktur.

Gerçek, zaman őtesidir. Diyoruz ki, o doǧmamış ve őlmeyecek olandır. İnsandan őnce vardı. O, biz doǧmadan őnce vardı, biz yaşarken var ve biz őldükten sonra yine var olacaktır. Gerçek, kelimelerle tarif edilemez. Ancak hükümler ve açıklamalar sonsuz ve paradoksal gőrünebilir, bu bir file dokunan gőrme engellilerin onu farklı biçimlerde tanımlamasına benzer. Bir Zen cümlesi şőyle der: Ayı gősteren parmaǧa deǧil, ayın kendisine bak.”

Taoism de diǧerleri arasında kendi açısından geçerli dini ve felsefi bir yoldur.

Zen ne anlama gelir? Zen budizm ile Tibet budizmi arasındaki fark nedir? Zen budizmin biraz daha felsefi ve daha derin olduğunu düşünüyorum, bir de meditasyonun önemli olduğunu biliyorum. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Çeşitli Budist gelenekleri birbirine paralel ya da birbirinden baǧımsız olarak geliştiler. Fakat hepsinin ortak yőnü var. Őnemli bir budist metninde (Lotus Sutra), birçok gelenek arasında “tek bir yol” olarak bu tanımlanır.

Zen Budizm, bir zazen pratiǧi vurgusu ve bir budist meditasyondur. Gerçek nasil tarifsizse,onu anlayabilmek ve yaşayabilmek için uygun ve yetenekli araçlara, deneyime ihtiyacımız var. Zen Budizm ve Tibet Budizminin kullandıǧı araçlar farklılık gősterir. Shakyamuni Buda, meditasyon yaparken uyanışa erdi, bu budistleri meditasyonun őnemine dair motive eden bir noktadır. Zen Budizm, bu temelde yoǧunlaşır ve sayısız başka araçları da kullanır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yıllar önce İngilizce bir kitap okumuştum. “Tibetan Wisdom for Living and Dying=Tibet'in Yaşam ve Ölüm Kitabı”. Bu kitabın bir bölümünde, Moğolistan’da bir budist manastırındaki öğrenciler budist öğretinin “Yaşam Çemberi” üzerine yorumlar yapıyorlardı. Yaşam Çemberi , öyle bir şey ki her yorumlandığında farklı felsefi kapılar açabiliyor. Sizce Yaşam Çemberi nedir ve neyi açıklar?

“Yaşam Çemberi” şematik bir anlatım,temsili ve belleksel bir formdur . Kısaca açıklarsak, çeşitli bőlümlere ayrılmıştır, ortadan kenara doǧru, bizi sonsuz yeniden oluşa hapseden üç başlıca zehir (ki bizim bu anı yaşamamızı engellerler) vardır. Bunlar cehalet,(hatalı bilgi formu), őfke ve açgőzlülüktür (reddedişin ilkeleri). Bu üç zehir, domuz, horoz ve yılan ile simgelenir.

Sonraki halkada ise, artan ve azalan eylemlere sahip olabileceǧimizi simgeler. Bu bir tarafı aydınlık, diǧer tarafı karanlık iki yarım daire ile anlatılır, insanlar sırayla bir yolda ya da merdivende inip çıkarlar.

İzleyen halka, altı parçaya ayrılmıştır: İnsan olmanın düşünce biçimlerini anlatır. Bunlar şőyledir:

1. Cehennemi varlıklar: sonsuz acı.

2. Aç hayaletler: tatminsizlik ve doyumsuz arzular.

3. Hayvansı varlıklar: atalet ve içgüdünün baskınlıǧı.

4. Titanlar ya da kavgacı varlıklar: güç arzusu içindeki varlıklar, zenginlik, zorla tahakküm.

5. İnsan varlıǧı (İnsan seviyesinde olanlar): Kőtü ve iyi deneyimlerin dengesi, mutluluk ve acı vb gibi...

6. Gőksel varlıklar: Acıyla ilgili az deneyimi olanlar ve para, saǧlık konusunda problemi olmayanlar bu bőlüme düşerek acı çekerler.

Çemberin dışındaki şeytan figürü, ikicillik simgesidir. Budist duyuda ego, kuruntu ile eşanlamlı, kalıcı ve ayrı, herşeyden ve herkesten baǧımsızdır.

Buda’nin işaret ettiǧi gibi, Yaşam Çemberi’nin tek çıkışı uyanış ve kişisel aydınlanmadır.

Buda öğretisindeki “Dört Yüce Gerçek” nedir?

1. Acı vardır.

2. Acıların bir nedeni vardır

3. İstek ve arzular bırakılırsa acılar sona erdirilebilir. Barış ve huzura ulaşılabilir. (Nirvana)

4. Acıların sona erdirilmesinin yolu Sekiz Aşamalı Yüce Yol'dan geçer. (Orta yol)

“Sekiz Aşamalı Yüce Yol’u kısaca açıklar mısınız?

1. Gerçek Bilgi: Sezgisel ve ayrımsız. Doǧru amaçlar.

2. Doğru Anlayış: Net olarak gőrebilmek.

3. Doğru Söz: Yararlı sőzler. Doǧru iletişim.

4. Doğru Davranış: Őldürmemek, çalmamak, etik deǧerleri gőzetmek, saldırgan hareketlerde bulunmamak.

5. Doğru Yaşam Biçimi: Sosyal ve ekonomik adaletin etiǧiyle.

6. Gerçek Çaba: Çalışkanlık. Enerji ve azimle, iyi olanı yapmak, kőtüyü yapmamak.

7. Gerçek Dikkat: Sanrılar oluşturan zihinsel tuzakların farkına varmak, doǧru vizyonu unutmamak. Şimdiki anda ve burada olmak.

8. Gerçek Uyanıklık: Doǧru konsantrasyon ve meditasyon. Zihni parlak ve açık tutmak, huzur duymak, hareketi sınırlamak.

Brezilya’da Zen ve Tibet budizmi gördüğüm kadarıyla yaygın. Birçok tapınak da var. Çift dinlilik de yaygın. Yani bir insan hem budist hem de katolik olabiliyor. Bunda bir çelişki var mı?

Eger problem olsaydi, kişi kendisini iyi hissetmez, bu yolu seçmezdi. Benim hocam her zaman şőyle derdi: “Başka bir kültürden, gelenekten bir insanla din konusunda iletişim kurmak çok zor, fakat mistik deneyimi olan uyanış yolundaki bir insanla iletişim kurmak çok kolaydır.”

Dharma nedir?

Gerçek ya da gerçeǧin yasasıdır. Budizmde, buna “Budadharma” diyoruz. Buda őǧretisi gerçek hakkındadır. Budizmde üç mücevher ya da üç hazine denilen inanç objeleri şunlardır:

Buda: Evrensel Buda, usta őǧreticilerin soyu.

Dharma: Gerçek Yasa. Engin bilgelik ve şefkat okyanusu. Doktrin.

Sangha: Bütün Budalar ve Dharmalar ile uyum içinde olan uygulayıcılar topluluǧu. Bütün varlıklar.

Brezilya ve Güney Amerika’da budizm her geçen gün biraz daha yaygınlaşıyor. Neden?

İnanıyorum ki, buradaki Japon gőçmenler ve Güney Amerika’nın çok kültürlülüǧe açık yapısı, Budizmin burada yaygınlaşmasına neden oldu.

Kısa bir Zen őyküsü anlatır mısınız?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Budist rahip, bir keresinde hoca Zen Joshu Jushin’e (778-897) sordu:

“Ben kendim olarak neyim?”

Hoca Joshu ona sordu:

“Sabah lapasını yedin mi?”

“Evet, bitirdim.”

Bunun üzerine, Joshu ona şőyle dedi

“O zaman git tasını yıka.”

Türkiye’de, bildiǧim kadarıyla büyük bir budist topluluğu ya da bir tapınağı yok. Tek tek kişiler ya da küçük budist gruplar olabilir. Bunun nedeni, sizce Türkiye’de egemen dinin müslümanlık olması mı? Halkı çoğunlukla müslüman olan ülkelerde budizm daha etkisiz mi kalıyor?

Budizmin dogmatik bir karakteri yoktur, zaten kendi inançları olanları dőnüştürmek amacı da taşımaz. Genel gőrünüş, bütün evren, bütün varlıklar, farklı ve çeşitli kültür ve inançlara saygı ile bütün bunların birbirlerine olan karşılıklı saygısıdır.

İçsel bir bakışı anlatan şu Zen őyküsü benim çok hoşuma gider: Bir őǧrenci, hocasına sorar: “Buda nerededir?” Hoca, bu soruya şőyle yanıt verir: “Buda nerede deǧildir ki?”

Eǧer yeni yemek yemiş birisine, yemek onerirseniz bunun anlamı yoktur. Budizm, kişiler tarafından ona ihtiyaç duyulduǧunda, arandıǧında ortaya çıkar.

Rahip Ryozan, sőyleşimize katıldıǧınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum.

Budist rahip Ryozan kimdir?

1958 yılında São Paulo’da doğdu. 1982 yılında budizm, felsefe, psikoloji ve karşılaştırmalı dinler konusunda çalışmaya başladı. Rahip Tesshin Ryozan, 2001 yılında kurulan São Paulo Budist Zen Topluluğu’nun kurucularından birisi oldu. Japonya kökenli, Soto Shu Zen Budist geleneğine mensuptur ve rahibe Coen Roshi tarafından yetiştirilmiştir.

Meditasyon konusunda uzmanlaştı, sorumlu oldu ve Zen Topluluğu’nda bu konuda kurs ve söyleşiler yapmaya başladı. Kamuya açık parklarda yapılan şiddete karşı barış, adalet ve kültür içerikli Zen yürüyüşlerine katıldı.

 

ŞAMANİZM

 
 
     
 
 
 
 
 
Şamanizm, insanlığın belki de en eski dinlerinden biridir Temel olarak sihir ve büyüye dayanır Her hangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildirŞamanizm ' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir Yakutlarda erkek Şamanlar özel cübbeleri bulunmadığı zamanlarda kadın entarisi giyerek ayin yaparlar Şamanların çoğunun saçlarını uzatma nedenlerinden biri de budur

İnanç ve İbadetleri


Şamanist inanca göre dünya, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılır Altay Türklerine göre "Aydınlık Alemi", yukarıdaki dünyayı yani gökyüzünü Tanrı Ülgen'le ona bağlı iyi ruhları temsil ederYeryüzünü, yani "Orta Dünya"yi insanlar oluşturur Yer altı dünyası olan "Aşağıdaki Dünya"yı ise Tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturur İyi ruhlarla ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlara ak-Şaman, yeraltı ruhlarıyla konuşup, Erlik 'in hizmetinde olanlaraysa kara-Şaman denir

Eski Türklerin de inandığı din Şamanizm ' di Bu Şamanizm,Yakutlar ve Altaylar'da yaşayan ilkel Şamanizm aşamasını bir süre sonra geride bırakmış, gelişmişti Avcılık ve ilkel tarımla dar bir bölgede yaşayan boyların inanışlarıyla, büyük devletler kuran, Çin Duvarı ' yla Bizans arasına yayılmış halkların inanışları aynı kalmamıştı

Çin kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta-Asya Şamanizm ' inin temelleri Gök-Tanrı, Güneş, yer, su, atalar ve ocak (ateş) kültleridirBu bağlamda Asya halklarının inandığı Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır Evren,dünya,insan,hayvan ve bitkiler alemi bir bütün olarak düşünülür Dünya ve Gök,yaratma eylemini birlikte işbirliği halinde gerçekleştirmektedir Bunlar bütün varlıkların yaratıcısı olmalarından ötürü kutsaldır İşte bu yüzden Asya 'nın Şamanist göçebe halklarında Gökle Yer Su'yu sayma ve bunlara saygı gösterme, bu göçebe halkların inanışlarının özünü oluşturmaktadır Dağın eteğinde ya da zirvesinde, nehrin ya da gölün kıyısında, yolun ya da atın bağlandığı direğin yanında, bir göçebenin kutsamayla eylemleri, tüm yaşamın ortak bir bilinci paylaştığı doğaya dönüktür

Şamanlıktaki bir diğer inanışta, insan neslinin sonsuz bir şekilde devamlılığı düşüncesi Şamanist olan birisi kendini, baba, dede, ve atalarına ait olan bir hayatın devamı olarak görür, bunları bilir ve sayar (Atalar kültü) Bununla birlikte, söz konusu bu insan aynı zamanda kendi geleceğini de sonraki nesillerde görmektedir, ki bu durum varoluşun ana anlamıdır Bundan dolayı bu insanin görevi çocuk ve torunlarına toplumun en iyi yanlarını aşılayarak yetiştirmek ve hayata hazırlamaktır


Şaman Kimdir? Kimler Şaman Olabilir?


Şaman dininin ayin ve törenlerini yapan, ruhlarla insanlar arasında aracılık eden kişiye Şaman denir Şaman sözcüğü Türkçe kökenli değildir Türkler Şaman yerine kam sözcüğünü kullanırlardı Avrupa'da 18yüzyılda kabul edilen Şaman sözcüğü, Rusların, Kuzey Sibirya'da Tunguzlardan öğrendiği bir sözcük Aslında bu sözcüğün kökeni hâlâ tartışmalı Bazı bilim adamları sözcüğün Pali dilinde bulunan "şamna" olduğunu, Sanskritçe'de bulunan "çramana" ile aynı kökten geldiğini ileri sürüyorlardı Bazıları da bu sözcüğün Mançu ' ca olduğunu,"zıplayan,dans eden" anl¤¤¤¤¤ geldiği görüşündeler Bir başka teori de Şaman sözcüğünün Buda inanışına ait bir sözcük olduğudur Firdevsi'nin sehname'sinde geçen "Semen" (Buda rahibi) sözcüğü dolayısıyla Şaman sözcüğünün Hindistan kökenli olduğu söylenir

Kasgarlı Mahmut'tan öğrendiğimize göre kamlar, Müslüman Türkler zamanında da unutulmuş değil Divan-i Lugat-it Türk'te "Kamlar kamik arvisti: kamlar (ayin sırasında) anlaşılmayan bir takım sözler söyledi" gibi cümlelere rastlanmaktadır Benzer biçimde Balasagunlu Yusuf Has Hacib, "Kutadgu Bilig" adli eserinde kamlarla hekimleri (otacıları) bir tutmuş, ikisini de insanlar için yararlı isler yapan kişiler olarak göstermişti Bir yerde söyle der: "Kerek tut otaçi, kerek kam, öligligke her giz asig kilmaz em (Gerek hekim tut, gerekse kam, eceli gelene ilaç fayda etmez)

Şaman (kam), tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma gücüne sahip olan kişidir İnsan, ufak tefek ruhlara, aileyi koruyan ateş ve iyi yer-su ruhlarına bizzat kurbanlar ve saçılar sunabilirse de, kuvvetli, hele kötü ruhlara doğrudan başvuramaz Kötü ruhlar insanların en büyük düşmanlarıdır İnsanlara ve hayvan sürülerine hastalık göndermek suretiyle kurban isterle Bunların istediklerini yerine getirmek gerekir İnsanlar onların ne istediklerini bilmezler Ne istediklerini ancak gücünü göklerden ve atalarının ruhlarından alan Şamanlar bilir

Şamanlık bilgisi öğrenmekle elde edilemez Şaman olmak için belli başlı bir Şamanın neslinden olmak gerekir Kimse Şaman olmayı istemez, ancak geçmiş ataların ruhundan biri, Şaman olacak torununa musallat olur; onu Şaman olmaya zorlar Bu hale Altaylılar "töz basıp yat" (ruh basıyor) derler Ata ruhu musallat olan adam Şamanlığı kabul etmezse deli olur




Şaman Davulu


Bugün Rusya Federasyonu içinde yer alan Hakasya 'da Şamanizm hâlâ canlı tutuluyor Hakasyalı bir araştırmacı olan Katanov, Minusinsk Tatarlarından aldığı bilgilere göre Şaman davulunu anlatır Buna göre davulun önemli üç bölümü vardır: içi, dışı ve tokmağı

Davul, bir arşın çapındadır İskeleti genellikle sepet yapımında kullanılan söğütten yapılır ve at derisiyle kaplanır Davulun içinde dikey olarak duran sapı genellikle kayın ağacından yapılır Sapta mars denilen, kamın yer altı dünyasında yaşayan erliklerin lideri Erlik Han 'a ulaşmasını sağlayan on iki delik bulunur

Deliklerin arasındaki kabartmalar, kamın uçarak ya da yürüyerek geçmek zorunda olduğu dağ sıralarını temsil eder Sapın üst kısmında, enlemesine kamın kendisinin ya da hastasının düşmanlarını püskürttüğü yay kirişi olarak adlandırılan sopa bulunur

Bu demir sopaya hastanın içindeki kötü ruhları kovan on sekiz kadar demir çıngırak bağlanır Ayrıca, kamın habercilerini temsil eden iki çan da demir sopaya bağlanır Davulun üst kısmında hastanın düşmanlarını temsil eden dört ya da altı demir kanca tutturulmuştur Demir sopaya kamın kudretini simgeleyen bez parçalari asılır Bu bez parçaları genellikle kamın hastaları tarafından bağlanır Erlik Han'a herhangi bir hayvan adandığında bu hayvana demir sopadan alınan iki üç bez parçası bağlanır Adak hayvanın boynunda asılı duran bu bez parçaları onu kötü güçlerden korur
Davulun üst kısmında yedi renkli gökkuşağı tasvir edilir Gökkuşağının iki ucundan da, iki geniş kare şeklinde merdiven sarkar Bu merdivenle kam, Kan Kuday'in huzuruna çıkmak için gökyüzüne yükselir Kan Kuday'in önünde beyaz boyayla çizilen iki kayın ağacı vardır Kam, gökyüzüne yükselerek Kan Kuday'dan hastayı iyileştirmek ya da ya da öldürmek için emir alır Gökkuşağının altında ışık saçan iki daire vardır Ayrıca 14-18 kadar yıldız bulunur Merdivenin üst kısmındaysa beyaz renkle yedi dağ kızı resmedilmiştir Bu kızlar eğer ruh erkekse onu uzaklaştırmada kama yardım ederler Kız figürlerinin yanında iki kuş tasviri vardır Kam bu iki kuşla göğe yükselir Davulda bundan başka kırmızı renkte at, süvari ve keçi bulunur Kızıl at üzerindeki Kızıl süvari, erliklerden biri olan Kızıl adakların basında gider Beyaz renkle çizilen beyaz at üzerindeki atlı Kuday'a gider Davulun ortasındaki üç çizgi bu dünya ile öte dünyayı ayıran bir tabakadır Davulun alt tarafında, kutsal koyunları himaye eden kurbağa resmi vardır Ayrıca on sıradağın ardında, kara ve altın denizin kıyısında yaşayan hayvanları sulamak için altın oluğu ve at bağlamak için altın direkleri bulunan Erlik Han ' ın kötü ruhları yargıladığı yere götüren yılan ve kertenkelenin resmi yer alır Bu deniz doğudadır, kurbağa, yılan ve kertenkele, koyunlara dokunmak isteyen kötü ruhları korkutur Aynı şekilde su iyelerini temsil eden iki balık tasvir edilir Balıkların iç hastalıkları iyileştirdiğine inanılır Eğer kam kötü ruhlardan daha güçlüyse onları dağ ruhlarının Haninin yaşadığı dokuz denizin sonuna kadar sürebilir, eğer kam zayıfsa, yolun yarısından döner ve balık hastayı yeniden alt eder Bunun dışında davulun üzerinde kötü ruhların yaklaştığını kama haber veren kara ve ala renkli iki köpek resmi vardır

Davulun alt tarafında yedi at ve yedi insan tasvir edilir Bunlar Erlik Han ' ın hizmetçileridir Bütün kötülükler yeraltı dünyasında yasayan Erlik Han'dan kaynaklanır Davulda yine kırmızı renkle kama kamla mayi öğreten kam resmedilmiştir Öldükten sonra kaynayan denize doğru gittiği düşünülen kam tasvirinin uyuz hastalığını tedavi ettiğine inanılır Davuldaki tavşan resmi, kamın aletlerinin koruyucusunu simgeler

Davulun üzerinde "meme" diye adlandırılan altı kabartı vardır Bunlar kamın aletlerinin koruyucusu sayılan ruhu besleyip koruma işlevini üstlenir

Bir önemli öğe de tokmaktır Tokmak, ya tavşan derisiyle kaplanarak söğüt dalından; ya geyik kemiği ya da boynuzu ya da kayın ağacından yapılır Tokmağın sapına hastaya gelen kötü ruhları kovmak için kamçı görevi üstlenen bez ve deri parçaları yapıştırılır

Şamanlar ayin yapmak için davul kullanırlar; fakat zaman zaman bunun yerini kopuzun aldığı da görülmüştür 11yüzyıl tarihçilerinden Gardizi, eski Yenisey Kırgızları ' nın Şaman ayinlerinde saz çaldıklarını söyler Eski Oğuzlarda, İslam ' ın kabulünden sonra Şaman geleneklerini sürdüren ozanlar kopuzu kutsal saymışlardır Sözgelimi, Dede Korkut her öykünün sonunda kopuzuyla gelir, ad verirken, dua (alkış) ederken kopuz çalar

Şaman davulunun asıl kısmı olan ağaç ve demir parçalar asla değiştirilmez Derisiyse değiştirilebilir Biri ölen evde bulunan davul, Erlik'in elçisi Aldaçi'nin yaklaşmasıyla kirlenmiş ve kuvvetini kaybetmiş sayılır Kirlenmiş ve kuvvetini kaybetmiş davulların derisi derhal değiştirilir Tedbirli davranmak isteyen Şamanlar ve ev sahipleri, hastanın öleceği anlaşıldığı zaman Şamana ait eşyaları evden çıkarırlar

Her davul Şamanın ölümünden sonra ormana götürülüp parçalanır ve bir ağacın dalına asılır Şamanın ölüsü de bu ağacın dibine gömülür



Şaman Giysisi


Şaman için davuldan daha önemli bir şey varsa o da Şaman giysisidir Geleneğe uygun bir elbise hazırlamanın zor geldiği kamlar, ruhların özel izinleriyle birkaç yıl cübbesiz ayin yaparlar Fakat cübbesiz kamlar kötü ruhlara karşı fazla cesaret gösteremezler Bunun için kamlar ne yapıp edip Şaman kıyafeti edinirler Şaman, cübbe ve davulunu kendi arzu ve isteğiyle değil, hizmetinde bulunduğu ruhun emir ve ilh¤¤¤¤¤ göre yaptırır Cübbe ve davulun nitelikleri ve biçimi, süsleri bütün ayrıntılarıyla bu ruh tarafından belirlenir Ruhun istediklerinden en ufak biri bile eksik kalsa cübbe ve davul ayin yapmaya yaramaz Giysi hazırlandıktan sonra özel bir törenle ruhların beğenisine sunulur

Şaman cübbesi gelenek olarak otuz parçadan yapılmış sayılsa da gerçekte altmışa yakın çok çeşitli parçaya sahiptir Cübbenin asıl kısmı maral ya da beyaz koyun derisinden yapılan ceketten ibarettir başka parçalar bu cekete dikilir Bu parçalar Şamanların ruhlar dünyasında bulunduğunu düşündüğü varlıkların sembolleridir Sözgelimi cübbenin yakasından sallanan dokuz küçük kukla Ülgen'in dokuz kızını, küçücük cübbeler onların elbiselerini temsil eder Kötü ruhlarla mücadelede kullandığı "manevi" yayın ve diğer silahların sembolleri, küçücük yay ve çıngıraklardırKötü ruhların fısıltılarını dinlemek için kulak, ay, güneş yıldızlar, Erlik dünyasında yaşayan kurbağalar, yılanlar cübbede tasvir edilir

Şamanın cübbesiyle birlikte külahı (börk)da hazırlanır Külahın esas kısmı üç karış uzunluğunda kırmızı kumaştan olur, etrafına da üç tane düğme konur Astarı kaba ve adi kumaştandır Külahın üç yerine vaşak derisi dikilir; bunlardan biri göz, biri alın ortası biri de ense hizasına konur Böylece Külahın üç kısmı olur ki buna "üç üyelüü kuspörük" (üç boğumlu kuskülah) denirGöz üzerindeki kısma türlü türlü boncuklardan diziler konur Her dizide beş boncuk ve ucunda bir yılan başı bulunur Dizilerin sayısı 5,9 ya da 16 olabilir



Günümüzde Şamanizm ve Diğer Dinlere Etkileri


Kitaplı dinler olarak kabul edilen dinlerin hiçbiri eski yerel inanışların etkisinden kendilerini arındırabilmiş değilDünyanın her yerindeki Hıristiyanlığın ya da Müslümanlığın farklı olmasının en önemli nedenlerinden biri eski inanışların bu dinlere eklenmiş olması

İslam dinini kabul etmiş Türkler için de bu durum geçerliliğini korumaktaTürklerin inanışlarında bugün bile Şaman geleneğinin izlerini görmek olası Müslüman olan Oğuzlar, Dede Korkut öykülerinden anlaşıldığına göre Şaman geleneklerini korumuşlardı Matem töreninde ölünün bindiği atin kuyruğunu keserek kurban etmek, ağacı kutlu saymak gibi gelenekler bunlardandır Ayrıca uzun ömürlü olması, daha önce ölen çocuklar gibi ölmemesi için çocuklara Yasar, Durmuş, Duran,Satılmış, Sati gibi isimlerin konması, türbelere adak adanması, dilek ağaçlarına çaput (bez parçası) bağlanması gibi adetler bu kapsamda değerlendirilir

Şamanizm günümüzde Türkler ve diğer Orta Asya halklarının hayatını değişik oranlarda etkilemeye devam etmekle birlikte halen Orta Asya ' da başlı başına bir din olarak devam etmektedir Tatarların bir kısmı Özellikle Hakasya Türklerinin hemen hemen tamamen Şamanisttir Günümüzde Rusya, Moğolistan, Tacikistan,Kazakistan gibi ülkelerde Şamanist topluluklara rastlanmaktadır Sayıları gittikçe azalmakla birlikte günümüzde yaklaşık olarak 650000 kadar taraftarı olduğu tahmin edilmektedir
 

 

ASİMİLASYON: Erime, kültürel özelliklerini kaybetme.
 
KUT: Tanrı tarafından hükümdarlara verildiğine inanılan hükümdarlık hakkı.
 
 
BALBAL: Türklerde ölen savaşçının mezarına dikilen taşlar.
 
 
BİTİKÇİ: İslamiyet'ten önceki dönemlerde Türklerde Hakanın baş yazmanıdır.
 
Bu kişiye başka devletler ve topluluklarla ilişkilerin düzenlenmesi görevi de verilmiştir.
 
 
BOY: Bir milletin içindeki kol veya grup.
 
 
DESTAN: Türk Halk Edebiyatı'nın en uzun koşuk biçimidir. Konusunu çeşitli toplumsal olaylardan alır. Dörtlükler halinde yazılır ve saz eşliğinde de söylenebilen şiirlerdir.
 
 
EMİR: Türkçe'de "Bey" karşılığı bir sözcük.
 
 
ESARET: Kölelik, mahkumiyet.
 
 
HAKAN (KAĞAN): İslamiyet'ten önceki dönemlerde Türk Moğol ve Tatar büyük hanları için kullanılan bir ünvan.
 
 
İKİLİ TEŞKİLAT: Devletin Doğu/Batı, Sağ/Sol ya da Kuzey/Güney şeklinde iki idari bölgeye ayrılarak yönetilmesi.
 
 
İL (EL): Eski Türklerde devlet.
 
 
KAĞAN: Eski Türklerde hükümdara verilen ünvan.
 
 
KENGEŞ: Meclis.
 
 
KURGAN: Bir mezarın üzerine taş veya toprak yığılarak oluşturulmuş tepe.
 
 
KURULTAY (TOY/KENGEŞ): Eski Türklerde devlet işlerinin görüşüldüğü danışma meclisi.
 
 
NEVRUZ: Ortadoğu ve Ön Asya'da yaşayan çeşitli halklarca yeni yılın başlangıcı ya da Bahar Bayramı olarak kutlanılan gün. Miladi takvimde 21 Mart gününe rastlar. Bazı görüşlere göre Nevruz geleneğinin Zerdüşt inancından kaynaklandığı sanılır.
 
 
NOYAN: Moğollarda "Yosun" ve "Opog" denilen toplumsal birimlerin başında bulunan önder. Zamanla askeri nitelikleri öne çıkmış ve ordu komutanı anlamını kazanmıştır. Yardımcılarına "Nöker" adı verilirdi.
 
 
ONGUN: Her boyun saygı duyduğu hayvanın simgesidir.
 
 
OTAĞ: Türklerde sefer sırasında hükümdar ya da ordu komutanı için kurulan büyük çadır. Genellikle birbirine geçişli 3-4 bölümden oluşurdu.
 
 
OYMAK: Boy, Kabile.
 
 
ŞAMAN (KAM;BAKSİ): Doğa üstü güçlerle doğrudan iletişim kurma gücüne ve yeteneğine sahip olduğuna inanılan, büyüler yapan, gelecekten haber alabilen, ilkel dinlerdeki din adamıdır.
 
 
ŞAMANİZM: Moğolca "Dilenci Rahip" anlamındaki "Şaman" sözcüğünden türemiştir. Cinlerle, tanrılarla, ruhlarla ilişki kurduğuna inanılan Şamanların oluşturduğu ilkel bir inanç sistemidir.
 
 
TAMU: Cehennem.
 
 
UÇMAĞ: Cennet.
 
 
TÖRE: Toplumun çıkarlarına uygun düştüğüne inanılan, toplumun uzun bir süreç içerisinde oluşturduğu ve bireyleri de bunlara uymaya zorladığı geleneksel kuralların tümü.
 
 
YABGU: Orta Asya Türk topluluklarında hakandan sonra gelen ya da bağımlı toplulukların yöneticilerine verilen addır.
 
 
YUĞ: Eski Türklerde cenaze törenlerine verilen isimdir. 
 
 
 
 

Türklerde şamanizm
 
Türk inanışları Tengri,Tengri nedir
 
Türkler Müslüman Olmadan Önce Neye İnanıyordu?
 
Türk toplulukları islamdan önce hangi dinlere inanıyorlar
 
Türklerin islamiyete geçişi
 
Türklerin müslüman oluşu


Tenğri inanışı: Gök(-tanrısı). Eski Türkçe kaynaklarda Tanrı anlamına geliyor. Aynı sözcük, bugünkü anlamı ile Tanrı diye kullanılıyor.
Orta Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşayan atalarımızın dini, Gök Tanrı = Kök Tengri inancıdır. Eski Türkçe'de Tanrı sözcüğü Tengri biçiminde söylenirdi (ayrıca Tengri kelimesi, gök anlamına da gelirdi). Eskiden Kök olarak söylenen gök sözcüğünün ise Eski Türkçe'de üç anlamı vardı: Biri bugünkü kullandığımız anlamı ile gök, gökyüzü; biri, yine bugünkü kullandığımız anlamı ile mavi renk; biri de, bugün kullanmadığımız anlamı ile ulu, yüce, kutsal.

Şamanizm ya da Kamcılık:varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği.

Günümüzde bazı batılıların ilgi duyup tekrar uygulamaya başladıkları şekline ise Neo-Şamanizm denir.

Ötüken:Ötüken eski Türklerin (Göktürk vb.) geleneksel inancı Tengricilikte Toprak Ana'ya verilen isimlerden biridir. Moğollarda Etugen, Itügen ya da Odigan gibi şekillerine de rastlanır. Ötüken-Kültü, Tengri-Kültü ile birlikte özellikle Göktürk Kağanlığı sırasında büyük önem kazanmıştır.

Umay:Umay Türk mitolojisinde doğum ve bereketin sembolü olan en önemli tanrıçanın adıdır.

Ülgen, Türk mitolojisinde (Tengricilik döneminde) Türklerin iyilik tanrısıdır. Tek Tanrı inancında Göktanrı'nin oğlu ve Gök Aleminin Hükümdari olarak görülmüstür. Bai Ulgan, Ulgan gibi adlarla Sibirya kavimlerince de yaratıcı tanrı olarak anılır.

Göğün onyedinci katında oturan Tengere Kayra Kan'dan 'dönüşüm' yoluyla yaratılan göksel üç tanrı sıralamasında ilk sırada yer alan ve göğün on yedinci katında oturduğuna inanılan, hava durumunu, verimliliği ve doğurganlığı yönettiği kabul edilen, sonraları işlevlenerek Göktanrı'nın yerini alan tanrı.

Erlik:Erlik Han eski Türklerin ve Moğolların inancı Tengricilikte yeraltı aleminin efendisidir. (Yeraltı alemi=Yerlik/Erlik). Tengri'nin oğlu (günümüzde iblis olarak kullanılan bir tür cin) olmasına rağmen kötülüğü simgeleyen bir tanrı ruhudur.

Şamanizm'den kalan adetler:
Türkler'in İslamiyete geçişi yüzyıllar öncesine dayansa da günümüzde Şamanizm'den kalan birçok adet ve gelenekleri bulunuyor. İşte onlardan birkaçı:

Su dökerek uğurlama:

Gidenin arkasından su dökmek eski Türkler'deki su kültünün doğurduğu bir adettir.

Mum,çaput bağlanması:

Câmi avlularında mum yakılması, ağaçlara bez ve çaput bağlanması da Şamanizm döneminden günümüze aktarılan geleneklerdir.

Tahtaya Vurmak:

Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır.

Kurşun Dökme:

Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. Şamanlar bu ritüele “Kut Dökme” anlamına gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdi. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldi.

Kırmızı kurdale:

Loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdela Şaman döneminden günümüze kadar ulaşmış bir adettir. Bu kurdelanın anneyi ve yeni doğan çocuğu, albız denen şeytana karşı koruduğuna, özelikle Alevilik'de gözlemlenen mezarın başına bağlanan kırmızı kurdelanın da ölüye kötü ruhların musallat olmasını engellediğine inanılır
 
 
 
 
 

 Şaman öncelikle bir rüyacıdır. Şamanlar çoğunlukla çağrılarını rüyalarda alırlar ve Rüya Zamanı’nda inisiyasyon ve eğitim görürler.Uygulamalarının merkezinde ise niyetli rüya seyahati bulunur.Bir hastalığın tanısını koymak ve uygun tedaviyi bulmak niyetiyle rüya görebilirler. Kayıp ruhları bulmak, ruhlardan ricacı olmak, büyücülerle savaşmak ve ölenlerin ruhlarına rehberlik etmek için tamamen uyanık ve lusid olarak, seyahat ederler.

 
Lakota kızılderileri arasında, en güçlü şaman şifacılar, sanatlarının çağrısını rüya ve vizyonlarda Ayı’dan alan, Rüyacı Ayılar Ocağı üyeleridir. Kuzey Amerika’nın çok büyük bir bölümünde şaman için kullanılan terimin tercümesi “rüyacı”dır. Rüyalarım ve vizyonlarımın beni öğrenmeye mecbur kıldığı Mohawk dilinde, bu kelime rateshents dir ve “rüya gören” demektir.
 
Şamanın uzmanlık alanı hem yaşayanların hem de ölmüş olanların ruhlarının bakımı ve yerlerine yerleştirilmeleridir. Yaşayanların ruh enerjisini ait olduğu bedene geri getirmek ve ölmüş olanların kaybolmuş olan ruhlarını gitmeleri gereken yere yönlendirmek için şamanın ilgili coğrafyaya dair ilk elden bilgisi olması gerekir. Bu, güçlü rüyalar görmek ve Ölüm’le yakın ilişki kurmak sayesinde olur. Gerçek şaman ölümden geri dönmüş olandır – metaforik olarak konuşmuyorum – ve böylelikle yanıbaşımızdaki ölüm sonrası dünyasının koşullarını ilk elden bilir.
 
Benim ilgi alanıma giren şamanlar hikaye anlatıcıları, şairler ve oyun yazarı olanlar. Bedenin davranışlarını ve dünya deneyimini varolandan daha iyi hikayeler anlatarak değiştirirler. Ruhları taze kelimeler ve şarkılarla eğlendirirler.
 
Şamanların topluma faydalı olduklarını ve yeteneklerinin içinde yaşadıkları toplum tarafından tanındığını da eklemek isterim. Gerçek şamanlar yaşadıkları toplumda bilime ve bilgiye hız verenlerdir. Yerli kültürlerde, bir şamanın kelime dağarcığı ortalama bir insanın sahip olduğunun on katı olabilir. Yani, Batı’daki şamana örnek olarak ormanda yaşayan birini değil de C.G.Jung’u verebiliriz. Kendisine, son kitabım olanDreaming the Soul Back Home’da “İsviçre’nin rüya şamanı” olarak yer verdim.
 
Rüya görme ve şamanizm arasındaki ilişki nedir?
 
Şamanın seyahat etme ve şifalandırma gücünün özü güçlü rüya görme yeteneğidir. Bu yetenek, diğerlerinin faydası için geleceği araştırmayı, şifa götürmek için başka birinin rüya alanına girmeyi, rüya durumuna herhangi bir zamanda maksatlı olarak girebilmeyi içerir ve şimdilerde popüler olan “lusid rüya görme” teriminin kapsadıklarının çok ötesindedir.
 
Modern gündelik yaşamlarımızda, rüya gördüğümüzde ve rüyalarımızda gördüklerimizle ilgili birşeyler yapmayı hatırladığımız zamanlarda böyle bir gücün kıyısında dururuz. Eğer şaman olmak istiyorsanız, kahvaltı masasında aileniz ve arkadaşlarınızla rüyalarınızı paylaşarak işe başlayın.
 
Sizi, sizin deyiminizle “kültürümüzde kariyer yolu bulunmayan” bir şamanik rüya öğretmeni” olmaya yönelten neydi?
 
Her zaman rüyacıydım ve çocukluğumdaki hastalıklar sırasında ve Aborijinlerle olan arkadaşlığım sayesinde,rüyalarımızın bizi yaşamlarımızın kökeni ve amacını keşfedebileceğimiz daha derin bir dünya olan Rüya Zamanı’na götürebileceğini öğrendim.Ölmüş ve geri gelmiş bir çocuğum. Çocukken hastanelerde üç defa yaşambelirtilerimi kaybettim ve diğer gerçeklikte yaşamış olduğum maceralarla geri geldim. Bir keresinde,az evvel Melbourne’deki bir hastanedeki cerrahın neşteri altında apandisit ameliyatı için yatmakta olan dokuz yaşındaki bir çocuğun bedenine geri atılmadan önce koca bir hayat yaşadım. Bir doktor ebeveynlerime “çocuk öldü ve geri geldi” demiş. O günlerde “ölüme yakın deneyim” terimi kullanılmıyordu ve ben de hala eski dili kullanmayı tercih ediyorum.Tibet dilinde benimki gibi deneyimleri yaşayanları birebir anlatan bir terim vardır; delog, ölmüş ve geri dönmüş olandır.
Varsayılan gerçekliği şamanik bilinç halinde deneyimleyebileceğiniz olan, bir rüyacı olarak başladığımı söyleyebilirsiniz. Dünyada çeşitli şekillerde,çoklu evren hakkında bildiklerim hakkında ketum olmaya ve bir rüyacının yeteneklerini kullanarak seçimler yapmaya ve hayatta kalmaya çalışarak çalışarak, gezindim.
 
Sonra, 1980 lerin ortalarında,geleneksel Mohawk arazisinin kıyısında bir çiftliğe taşınıp, ilk başta anlamadığım ve sonradan Mohawk dilinin arkaik bir formu olduğunu öğrendiğim dilde rüya görmeye başladığım,Jung’un “bilinçaltıyla karşılaşma”olarak adlandırdığı şeyi yaşadım.Vizyonlarımda uzun zaman öncesinin Mohawk rüya şamanı ile olan karşılaşmalarım, diğer içsel olaylarla birleşerek rüya görmenin ne olabileceği hakkındaki anlayışımı derinleştirerek beni yaşamda neyin önemli olduğunu tekrar değerlendirmeye yöneltti. Bu karşılaşmaları ayrıntıları olarakDreamways of the Iroquois (Iroquoilerin Rüya Yolları) kitabımda anlattım. 
 
 
 
 
 
 SİHİZM
 
 
  
Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias'ın ve daha sonra da Sokrates'in öğrencisi olan Antisthenes'in öğretisidir Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır

Kinik okul, bu nedenle Sokratesçi okullardan biri kabul edilir Anthisthenes mutluluğa ancak erdemle ulaşılacağını, ve bu erdemin de dünyevi hazları yadsımakla mümkün olabileceğini (mülkiyet, aile, din vb değer ve yargıları redderek) savunmuştur Kinizme ün kazandıran, dolayısıyla kinizmin yayılmasını sağlayan Diogenes'tir Diogenes bu öğretiyi eyleme dönüştürmüştür ve gerçek erdeme ancak bu şekilde ulaşılacağını savunmuştur Rivayete göre Diagones yaşamını bir fıçının içinde devam ettirmeye vardırarak, toplumsal gereksinmelerden kendisini tamamen yalıtmaya yönelmiştir Bu doğasal yaşayışın temelleri, insani değerlerin doğaya aykırı olduğunu öne süren stoacılık tarafından beslenmiştir

Kinik felsefe

Kiniklerin temel felsefi konumları, zamanın uygarlık değerlerine yönelik aldırmaz tavırları ve eleştirel yaklaşımları tarafından şekillenir Onların temel etik ilkesi erdemdir ve bundan anladıkları da, insanın özgürlüğü ve kendi iç bağımsızlığı ile yaşamını sürdürmesidir İnsan, her tür gereksinmeye olan bağımlılığından kurtulmalıdır Dolayısıyla böyle bir erdem anlayışı, bilgi ile temellendirilir; yani, insan ancak bilgilenme aracılığıyla kendisini kuşatmış olan gereksemelerden sıyrılabilir Onlar açısından bilgi ve ahlaki ilkeler bu nedenle salt soyut bir bilme meselesi değil, somut yaşamda yaşanması gereken şeylerdir Kinik filozoflar, bütün bu yaklaşımlarına uygun bir kişilik örneği olarak Sokrates'e işaret ederler Kinizme göre, insan kendi kendisine dayanmalıdır, ki erdemli, yani kendine yetebilen bir kişi olabilsin İnsanın doğaya karşı geliştirdiği toplumsallık, büyük ölçüde gereksiz ve yozlaştırıcı nitelikler arz eder; kinikler buna karşı doğal ve sade yaşamı öne çıkarırlar
 
 
  

Yahudilik ya da Musevilik (Arapça yahūdī Yehud kavmi ve dini; Latince Iudaismus; İbranice yəhūdī) [1], ilk olarak İbranilerin Kutsal Kitabı (Tanah) ile gelen, ardından da Talmud'da ve diğer kutsal metinlerde daha da kapsamlı bir şekilde incelenip yorumlanan inanç, felsefe ve yaşam biçiminine ait uygulamalar bütününe verilen ad. Musevilik, dini Musevilere göre, İsrailoğulları (daha sonra da Yahudi ulusu) ile Tanrı arasındaki akde dayalı ilişkinin dışavurumudur. İlk tek tanrılı din ya da dinlerden biri olarak kabul edilmekte ve hâlen günümüzde uygulanan en eski dinî gelenekler arasında yer almaktadır. Tarihi, ilkeleri ve etiği ile Hıristiyanlık ve İslamın yanı sıra, kimi İbrahimî olmayan dinleri de etkileyen Museviliğin dini metinleri ve geleneklerinin birçoğu diğer İbrahimî dinlerin de merkezinde yer alır. Batı Hıristiyanlığının temelini oluşturan Musevilik, birçok yönü ile laik Batı kavramları olan etik ve medeni hukukla da benzerlikler gösterir.

Gerek sonradan bu dine geçen gerekse doğuştan Yahudi ulusuna mensup olan (laikler de dahil), Yahudiliğin takipçilerine Yahudi adı verilir. Yahudi topluluğu, kutsal metinlerinde bir dinin takipçilerinden ziyade, bir ulus olarak tanımlanmalarından ötürü bir dinsel etnik grup olarak kabul edilir. 2007 yılı itibariyle, dünya üzerindeki Yahudi nüfusunun, yüzde 41'i İsrail'de,[2] yüzde 40'ı ise Amerika Birleşik Devletleri'nde olmak üzere 13,2 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Diğer bütün tek tanrılı dinlerde de olduğu gibi, Yahudilikte de farklı mezhepler vardır. Bunların en genişleri arasında, Ortodoks Yahudilik (Haredi Yahudilik ve Modern Ortodoks Yahudilik), Muhafazakar Yahudilik ve Reformist Yahudilik bulunur. Bu mezhepler arasındaki farklılığın temeli, Halaha’ya (Yahudilik kanunları) yaklaşımlarıdır[kaynak belirtilmeli]. Ortodoks Yahudiliğe göre, Tevrat ve Halaha ilahidir, sonsuzdur, değiştirilemezdir ve her ikisine de sıkıcı itaat edilmelidir. Muhafazakar ve Reformist Yahudilik daha liberaldir ama aralarındaki fark, Muhafazakar Yahudilik, Yahudiliğin gereksinimlerini yorumlarken, Reformist Yahudiliğe göre, daha geleneklere bağlı kalınmasını savunur. Reformist Yahudilikteki tipik düşünceye göre, Yahudilikle ilgili kurallar, kısıtlamalar ve zorunluluklardan ziyade, daha çok, bütün yahudilerin takip ettiği genel talimatlar olmalı[kaynak belirtilmeli].

Günümüz Museviliğinde, merkezi otorite tek bir kişi ya da kuruma değil, kutsal metinlere, din hukukuna ve bu metin ve kanunları yorumlayan bilge hahamlara verilmiştir. Yahudi geleneğine göre, Musevilik (M.Ö. 2000 civarında) Tanrı ile Yahudi ulusunun atası ve Yahudi soyunun başlatıcısı olan İbrahim arasındaki Akit ile başlar. Çağlar boyunca, Yahudilik bir dizi dini ilkeye riayet etmiş, bunların başında da evreni yaratan ve yönetmeye devam eden tek, her şeyi bilen, her şeye kadir, bağışlayıcı ve her yerde olan bir Tanrı'ya iman etmek gelmiştir. Museviliğin çoğu koluna göre, Tanrı İsrailoğulları ve onların soyundan gelenler ile bir akit yapmış, Tanrı'nın kanunları ve emirleri Sina Dağı'nda, Yazılı ve Sözlü Tora şeklinde vahyolunmuştur. Öte yandan, Karay Musevileri sadece Yazılı Tora'nın vahyolunduğuna inanırlar. Musevilikte, Tora çalışmaları ile Tora'da kayıt altına alınan ve Talmud'da tefsir edilen emirlere uyulmasına geleneksel olarak büyük önem atfedilmiştir.

Dini doktrin ve inanç esasları [değiştir]

İnancın 13 Esası:

  1. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan yaratılmış olan her şeyin Yaradan'ı ve Hükmeden'idir. Sadece O yarattı, yaratır ve yaratacaktır.
  2. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan Tek'tir, O'ndan başkası yoktur ve sadece O bizim Tanrı'mızdır; hep vardı, var ve var olacak.
  3. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan'ın bedeni yoktur ve maddenin tüm özelliklerinden berîdir ve O'na hiçbir (fiziki) kıyaslama yapılamaz.
  4. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan ezeli ve ebedidir.
  5. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan'a ve sadece O'na dua etmek caizdir, O'ndan başkasına dua etmek caiz değildir.
  6. Tam bir imanla inanırım ki, peygamberlerin tüm sözleri doğrudur.
  7. Tam bir imanla inanırım ki, rahmetle andığımız, Önderimiz Moşe'nin peygamberliği gerçektir ve O kendisinden önceki ve sonraki peygamberlerin en büyüğüdür.
  8. Tam bir imanla inanırım ki, artık bizim olan Tora rahmetle andığımız, Önderimiz Moşe'ye verilenin aynıdır.
  9. Tam bir imanla inanırım ki, Tora değiştirilmeyecek, Adı Kutsal olan Yaradan asla başka bir Tora göndermeyecektir.
  10. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan insanın her yaptığını ve her düşüncesini bilir, zira "Hepsinin yüreğini şekil veren, tüm yaptıklarını anlayan O'dur" (Mezmurlar 33:15).
  11. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan emirlerine uyanı ödüllendirir, karşı geleni cezalandırır.
  12. Tam bir imanla inanırım ki, Mesih gelecektir; ve gelişi gecikmiş olsa da, her gün onun gelişini beklerim.
  13. Tam bir imanla inanırım ki, Adı Kutsal olan Yaradan dilediği zamanda ölüleri ayağa kaldıracak, O'nun adı ilelebet övülecektir.

Musevilik, İbrani kutsal kitabında yer alan, Talmud ve diğer metinlerde de daha kapsamlı bir şekilde incelenip izah edilen ilke ve esaslar üzerine kurulu, tek tanrılı bir dindir. Yahudi inanışına göre, Musevilik Tanrı ile İbrahim arasında yapılan Akit ile başlar.

Musevilik, teolojik açıdan tek tanrıcılığı daima son derece güçlü bir şekilde savunmuştur. Bununla beraber, Tanah'ta, birçok İsrailoğlunun Museviliğin inançlarından saptığı kaydadeğer dönemlerden bahsedilir.

Tarihi olarak, Musevilik Yazılı ve Sözlü Tora'nın vahyolunduğu inancını ve kabulünü imanın temeli [3] olarak değerlendirmişse de, Musevilikte dini dogmayı dikte ettiren merkezi bir otorite bulunmaz. Bu, Tora ve Talmud'un özünde var olan belirli teolojik inançlara dair birçok farklı düzenlemenin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Zaman zaman kimi hahamlar kati bir düzenleme üzerinde fikir birliğine varmışsa da, diğerlerinin muhalefeti ile karşılaşmışlar, birçok haham da bu tarz teşebbüsleri Tora'nın bütünüyle kabulüne zarar verdiği gerekçesi ile eleştirmiştir.[4] Bilhassa Talmud'da, kimi inanç esasları (örn. Tora'nın Tanrısal kaynağı), reddedilmeleri halinde kişiyi "apikoros" (sapkın) konumuna düşürecek kadar önemli kabul edilir.[5]

Yahudiliğe özgü cisimler (yukarıdan saat yönünde) Şabat mumlukları, el yıkama kasesi, Tora'nın kitaplarından biri ve Tanah, yad, şofar ve etrog kutusu.

Yüzyıllar içinde, Musevilikte inanç esaslarına dair bir dizi düzenleme ortaya çıkmış, her ne kadar kimi detaylar konusunda aralarında farklılıklar görülmüşse de, özlerinde yatan ideoloji açısından ortaklıklar sergilemişlerdir. Bu düzenlemelerden yetkinliği en yaygın kabul görenlerden biri de Musa ibn Meymun (Moşe ben Meymon) tarafından 12. yüzyılda belirlenen imanın 13 esası olmuştur. Bu esaslar ilk ortaya atıldıklarında tartışmalara yol açmış, Hasdai Crescas ve Joseph Albo'nun eleştirilerine hedef olmuştur. İbn Meymun'un on üç ilkesi Yahudi toplumunun büyük bölümü tarafından sonraki birkaç yüzyıl boyunca gözardı edilmiştir.[6] Zaman içinde, bu ilkeler şiir halinde yeniden ifade edilerek ("Ani Ma'amin" ve "Yigdal") Museviliğin dua kitabına eklenmiş ve sonunda yaygın kabul görmüştür.

İbn Meymun'a göre, belirlediği 13 esasın tekini dahi reddeden her Yahudi dönme ve sapkın olarak kabul edilmeliydi.[7][8] Her ne kadar çoğu Yahudi alim ibn Meymun'un 13 esasından nispeten çok ufak farklılıklar gösteren görüş açılarına sahip olmuşlar [9] ve Musevilikte bugüne kadar hiçbir zaman tek bir normatif ve bağlayıcı iman ikrarı görülmemişse de [9][10][11], ibn Meymun tarafından düzenlenen bu 13 esas, Yahudi inançlarının geniş kabul gören bir listesini yaratmaya en yakın çalışmadır.[12][13]

Joseph Albo ve Abraham ibn Davut, ibn Meymun'un listesini, doğru olmakla birlikte, aslında imanın temelini teşkil etmeyen, bu yüzden de sadece kusurlu görülmeleri gereken çok sayıda Yahudiyi "sapkın" kategorisine sokan, gereğinden fazla sayıda madde içerdiği için eleştirmiştir. Diğer birçok kişi de, bu tarz düzenlemeleri Tora'nın bütünü ile kabulüne zarar verdiği gerekçesiyle eleştirmiştir (bakınız yukarı). Bununla birlikte, belirtildiği gibi, ne ibn Meymun, ne de çağdaşları bu esasların Yahudi inanışının tümünü kapsadığını düşünmemiş, bunları daha ziyade Museviliğin kabulünün özünü oluşturan teolojik temeller olarak görmüşlerdir. Bu çerçevede, antik dönem tarihçisi Josephus, dini inançlardan ziyade uygulama ve göreneklere vurgu yapmış, sapkınlığı Yahudi hukukuna riayet edilmemesi ile ilişkilendirmiş, Yahudiliğe geçiş için gerekli şartların sünnet (Brit Mila) olmak ve geleneklere uymak olduğunu savunmuştur.

Modern zamanda, Yahudilik, merkezi bir otoriteye sahip olmadığından, belirgin bir dogma dikte edilmiyor. Bu nedenle, temel ve basit bazı inançlar bile Yahudilik içerisinde farklılıklar gösterebiliyor [9]. Bu farklılıklara rağmen, bütün mezhepler temelde Tevrat’tan, Talmud’dan ve Midraş gibi bir çok dini tefsirden gelen ilkelere dayanır. Yahudilik, farklı mezhepler de dahil olmak üzere, evrensel olarak, Tanrı’nın İbrahim’le anlaşmasını ve Musa’nın en büyük peygamber olduğunu kabul eder [9]

Museviliğin dini metinleri

Rabinik metinler

Musevilik, Tora çalışmalarının yanı sıra diğer dini metinlere de daima önem vermiştir. Aşağıda, Musevilik uygulama ve düşüncesi açısında merkezi öneme sahip temel çalışmaların düzenli bir listesi bulunmaktadır.

  • Tanah [14] (İbrani Kutsal Kitabı) ve yorumu
  • Talmud Dönemi'nin çalışmaları (klasik rabinik metinleri)
  • Midraş yazını:
    • Midraş Halaha
    • Midraş Agada
  • Halaha yazını
    • Yahudi Hukuku ve Geleneklerinin Temel Kanunları
      • Mişne Tora ve tefsiri
      • Arba Turim ve tefsiri
      • Şulhan Aruh ve tefsiri
    • Responsa (Cevaplar/Fetvalar) yazını
  • Siddur ve Yahudi litürjisi
  • Piyyut (Klasik Yahudi şiiri)

Tevrat

Tevrat Tanah'ın ilk beş bölümüne verilen isimdir. Çoğu zaman Yahudilerin kutsal kitabının tamamı "Tora" kelimesiyle açıklanır. İbranice bir kelime olan Tora, Arapça'dan Türkçe'ye geçmiş olan Tevrat'ın karşılığıdır.

Tevrat kelimesi "Kanun, Töre, şeriat, emir, ders" vb. anlamlara gelir. Beş bölümden oluşan Tevrat, Tanrı'nın 7704 kelimeyle Musa'ya verdiği dini esasları içeren kitap olarak görülür. Tevrat metninin orijinal dili Kutsal Kitap İbranicesidir. Bir bakıma "Şeriat" diye de tanımlanabilen Eski Antlaşma'yı oluşturan kitapların sayısı, Yahudilerce 24, Hıristiyanlarca 39'dur. Kitapların sıralanışı ve gruplanışı konusunda da her iki din de farklı görüşlere sahiptir.

Tora, Tanah'ın ilk beş kitabını (Pentatök) ve Sina Dağı'nda Musa'ya açıklanan «On Emir»i (Dekalogos) içerir; bunların tamamı, Tanrı'nın kullarıyla antlaşmasını içeren ve kutlayan bir dinsel yasayı oluşturur. Her sinagogda, yani Musevi tapınağında, Tora'nın makara şeklinde iki çubuğa (Ets Hayim) sarılmış deri üzerine el ile kopya edilmiş bir nüshası (Sefer Tora) bulunur. Haftada 3 gün, törende Hazan (İslam'daki Duahan'nın karşılığı) sinagogdaki cemaat ile beraber Tora'nın her hafta okunmak üzere 54 bölüme ayrılmış bölümlerinden birini (Peraşa) okur.

Tanah ve Talmud

Tanah yaklaşık olarak bin yıl içerisinde meydana gelmiştir. Ancak kitabın sınırlandırması M.S. 90 yılında toplanmış olan Yemnia Şurası'nda yapılmış ve bugünkü yazılar seçilerek tesbit edilmiştir. Tanah ile birlikte hahamların nesilden nesile sözlü olarak aktardıkları sözlü kanunların bütününe Talmud adı verilir. M.S. 150 yıllarında Yehuda HaNasi adında bir haham, kendilerine kadar aktarılan sözlü kanunların kaybolmasından endişelenerek onları Mişna'da toplamıştır. "Tekrar edilmek suretiyle belletilen" anlamına gelen Mişna, Tevrat'ın tekrarı, kanunların açıklaması ve tefsiri sayılır. Ancak belli bir seviyedeki bilgiye sahip olanların anlıyabileceği dilde yazılmış olan Mişna'nın anlaşılmasını kolaylaştırmak amacıyla O'na Yahudi alimlerince şerhler yazılmıştır bu şerhlere ve açıklamalara Gemara adı verilir. Talmud, Mişna ve Gemara adı verilen eserlerin bütününe verilen isimdir.

Kabala

Kutsal Kitap dışında Musevi Tasavvuf'una ve gizemciliğine Kabala adı verilir.

Kabala, İbranice "gelenek görenek" anlamına gelir.

Yahudilerin harfçilik ve sayıcılıkla karışık tasavvufî varlık bilgisi öğretisidir.

Daha açık bir tanımla Kabala, Kutsal Kitap metinleri ile sözlü gelenekler üzerine yapılan her tür yorumların ve uygulamaların genel adıdır. Yanlış anlaşıldığı gibi Kabala bir kitap veya kitaplar toplamı değil "Evren'in görünür kargaşasını açıklamayı ve zıtlıklarını kolay anlaşılabilir bir kalıp haline getirmeyi amaçlayan bir doktrin" dir.

Başlangıcı 2. Tapınak Dönemi'nin sonuna (I. yüzyıl) kadar uzanan Kabala, Tam olarak Yahudi gizemciliğinin (esoterism) ortaya çıktığı tarih olan XIII. yüzyıldan başlayarak özel bir öğreti biçiminde gelişmiştir.

Bazı Dinler Tarihçilerine göre Kabala'nın kökenleri eski gelenekte (Talmud dönemi) aranmalıdır. Kabala'nın öğreti ve uygulamaları ancak bir kılavuzun denetimi ve önderliğinde mümkündür. Kabala temelde her zaman sözlü geleneğe dayanmıştır. Tanrı'nın Musa'ya indirdiği yazılı olmayan Sözlü Tora vahyin gizli bilgisini taşımaktadır. Kabalanın en önemli kitabı 23 ciltten oluşan Sefer Zohar'dır.

Kabala XV. yüzyıl Avrupa’sında da son derece yaygınlaşmıştır. Kabala'nın genel doktrinini, Evrenin bir bütün olduğu, belli bir düzene göre hareket ettiği, evrende görülen her şeyin Tanrı'nın bir parçası ve yer yüzündeki yansıması olduğu, insanın da, evrenin ve dolayısıyla Tanrı'nın bir parçası olma sebebiyle adeta küçük evren sayılması gerektiği şeklinde özetlemek mümkündür (Vahdet-i Vücud, Vahdet-i Mevcud, Macrocosmos, Microcosmos).

Yahudi hukuk literatürü

Ana madde: Halaha

Yahudi hukuku ve geleneğinin ("halaha") temelini aynı zamanda Pentakök ya da Musa'nın (Moşe Rabenu) Beş Kitabı olarak da bilinen Tora oluşturur. Rabinik geleneğe göre, Tora'da 613 yönerge vardır. Bu yönergelerin bazıları sadece erkeklere veya sadece kadınlara, kimileri sadece kadim mabet görevlileri Kohenler ile Levilere (Levi kabilesinin üyeleri), kimileri ise, sadece İsrail diyarındaki çiftçilere yöneliktir. Birçoğu sadece Kudüs Tapınağı'nın ayakta kaldığı dönem için geçerli olan bu emirlerden günümüzde hâlen uygulanabilir durumda olanların sayısı 300'den azdır.

Her ne kadar inançlarının sadece Tora'nın yazılı metnine dayalı olduğu iddia edilen Yahudi grupları olmuşsa da (örn. Sadukiler ve Karaylar), Yahudilerin çoğu Sözlü Yasa'ya inanmıştır. Kadim Yahudiliğin Farisi mezhebi tarafından aktarılan bu sözlü gelenekler, daha sonraları yazılı hale getirilmiş ve hahamlar tarafından genişletilmiştir.

Rabinik Yahudilik her zaman Tora kitaplarının (Yazılı Kanun olarak adlandırılır) daima sözlü geleneğe paralel olarak aktarıldığını savunagelmiştir. Bu görüşe gerekçe olarak da, Yahudiler birçok kelimenin belirsiz bırakıldığı ve birçok usulün herhangi bir açıklama veya talimat olmaksızın zikredildiği Tora'nın metnine dikkat çekerler; bu ise, okuyucunun detaylara diğer kaynaklardan (örneğin sözlü) aşina olduğunun varsayıldığı anlamına gelir. Tora'ya paralel giden bu maddeler esasında sözlü olarak aktarılmış ve zaman içinde "Sözlü Yasa" adını almıştır.

Kudüs'teki 2. Mabet'in yıkılmasının ardından, bu maddelerin büyük kısmı Haham Yehuda haNasi tarafından (M.S. 200) Mişna adı altında düzenlenmiştir. Sonraki dört yüzyıl boyunca, bu kanun İsrail ve Babil'de bulunan dünyanın en büyük iki Yahudi cemaatinde de tartışılmış ve bu cemaatlerin her birinden gelen Mişna tefsirleri zaman içinde düzenlenerek iki Talmud olarak bilinen derlemeler altında bir araya getirilmiştir. Bunlar, çağlar boyunca, çeşitli Tora alimlerinin tefsirleri ile de yorumlanmıştır.

O halde, Yahudilikte Rabinik yaşam tarzını oluşturan Halaha, Tora ile sözlü geleneğin —Mişna, Midraş Halaha. Talmud ve tefsirleri— birlikte mütalaası üzerine kuruludur. Halaha, emsale dayalı bir sistem yoluyla zaman içinde gelişmiştir. Hahamlara yöneltilen sorular ve onların kesin cevaplarından oluşan yazına responsa (cevaplar; İbranice Şelot U-Teşuvot) adı verilir. Zaman içinde, göreneklerin ortaya çıkması ile, Yahudi hukukunu oluşturan kanunlar kaleme alınmaya başlamıştır; en önemli kanun olan Şulhan Aruh günümüzdeki Ortodoks dini uygulamalarına büyük ölçüde şekil vermektedir.

Yahudi felsefesi

Yahudi felsefesi, ciddi felsefe çalışmaları ile Yahudi teolojisi arasındaki birleşmeye gönderme yapar. Önde gelen Yahudi felsefeciler arasında, Solomon ibn Gabirol, Saadia Gaon, Musa ibn Meymun ve Levi ben Gerşon bulunmaktadır. Aydınlanmaya (1700'lerin sonu ile 1800'lerin başı) tepki olarak meydana gelen önemli değişiklikler sonucunda, Aydınlanma sonrası Yahudi felsefecileri ortaya çıkmıştır. Modern Yahudi felsefesi hem Ortodoks hem de Ortodoks olmayan yönelimli felsefeden oluşmaktadır. Önde gelen Ortodoks Yahudi felsefeciler arasında, Eliyahu Eliezer Dessler, Joseph B. Soloveitchik ve Yitzchok Hutner sayılabilir. Tanınmış Ortodoks olmayan Yahudi felsefeciler arasında ise, Martin Buber, Franz Rosenzeig, Mordecai Kaplan, Abraham Joshua Heschel ve Emmanuel Lévinas da bulunmaktadır.

Yahudi kimliği

 

“Yahudilik” teriminin kökeni

Yahudilik terimi Latince ludaismus, Yunanca Ιουδαϊσμός Ioudaïsmos ve İbranice יהודה, Yehudah, "Judah" tan türemiştir.[62][63] İlk olarak Helenik iudaismus olarak, 2. Maccabi döneminde, M.Ö. 2. yüzyılda ortaya çıktı. Bu dönemin koşullarında, terim, kültürel bir varlık oluşturma anlamını taşıdı. Terimin ilk İngilizce kullanımı, “Yahudi dinine uymak, yahudi dininin sistemi ya da yahudi nüfusunu anlatmak” için kullanıldı.

Yahudi halkı ile Yahudilik arasındaki fark

Daniel Boyarin'e göre, din ile etnik kimlik arasındaki temel fark Yahudiliğe yabancı bir kavram olup kökleri Eflatun'un felsefesine dayanan ve Helenistik Yahudiliğe de nüfuz eden ruh ile beden arasındaki dualizmin bir biçimidir.[15] Boyarin bundan ötürü, Yahudiliği din, etnisite ve kültür gibi geleneksel Batı kaynaklı kategoriler altına sokmanın kolay olmadığını savunur. Boyarin, bunun kısmen Yahudiliğin 4.000 yıllık tarihinin Batı kültürünün yükselişinin öncesine dayanmasından ve Batı'nın dışında gelişmiş olmasından kaynaklandığını belirtir. Bu süre zarfında, Yahudilerin başından kölelik, anarşik ve teokratik özyönetim, fetih, işgal ve sürgün deneyimleri geçmiş; Diyasporalarda, temas ettikleri antik Mısır, Babil, Pers ve Helen kültürlerinin yanı sıra, Aydınlanma (bkz. Haskala) gibi modern hareketlerden ve meyvesini Doğu Akdeniz'de bir Yahudi devleti ile verecek olan milliyetçiliğin yükselişinden de etkilenmişlerdir. Ayrıca, bir seçkin sınıfın (Hazarlar) Yahudiliğe geçişine, ardından da bulunduğu topraklardaki güç merkezi statüsünü bu toprakların önce Rusların ardından da Moğolların eline geçmesi ile yitirişine tanıklık ettiler. Boyarin'a göre, böylece "Yahudi kimliği hiçbir kimlik kategorisine uymaz, zira ne salt bir ulusa, ne bir soya, ne de bir dine ait olup diyalektik gerilim içinde bunların hepsini kapsar." [16]

Bu bakış açısına karşı, Hümanist Yahudilik gibi uygulamalar, Yahudiliğin dini yönlerini reddederek belirli kültürel gelenekleri korurlar.

Kişiyi Yahudi yapan nedir?

 

Geleneksel Yahudi Hukuku'na göre, bir Yahudi anneden doğan veya Yahudi Hukuku'na uygun şekilde Yahudiliğe geçen kişiye Yahudi denir. Amerikan Reform Yahudiliği ve Britanya Liberal Yahudiliği, anne-baba farkı gözetmeksizin ebeveynlerinden sadece biri Yahudi olan çocuğu ebeveynleri tarafından Yahudi kimliği ile yetiştirilmesi şartıyla, Yahudi kabul eder. Geleneksel olarak Yahudiliğe geçmek isteyenlerin cesareti kırılsa da, günümüzde Yahudiliğin tüm ana akımları içtenlikle din değiştirmek isteyenlere açıktır. Dine geçiş süreci bir otorite tarafından değerlendirilir ve kişi samimiyeti ve bilgisi konusunda bir sınamaya tabi tutulur.[17] Din değiştirenlere, "ben Abraham Avinu" veya "bat Abraham Avinu" (İbrahim'in oğlu veya kızı) adının verildiği Yahudilikte, dine geçiş bir aile tarafından evlat edinilmeye benzetilebilir.

Geleneksel Yahudilik, gerek Yahudi olarak doğan gerekse Yahudiliğe sonradan geçen her bireyin ebediyen Yahudi olarak kaldığını savunur. Bu yüzden, ateist olduğunu iddia eden ya da başka bir dine geçen bir Yahudi, geleneksel Yahudilik tarafından hâlen Yahudi kabul edilir. Öte yandan, Reform hareketi başka bir dine geçen bir Yahudinin artık Yahudi olmadığını savunur [18][19]; Yüksek Mahkeme davaları ve hükümleri sonucunda İsrail Hükümeti de bu duruşu benimsemiştir.[20]

İsrail Devleti'nde Yahudi kimliğini neyin belirlediği sorusu ise, 1950'lerde, David Ben-Gurion'un vatandaşlık ile ilgili meselelere bir cevap bulabilmek için dünyanın her yerindeki Yahudi dini otoriteleri ve entelektüellerden Mihu Yehudi ("Kim Yahudidir") sorusuna dair görüşlerini istemesi ile yeni bir ivme kazanmış oldu. Bu konu hâlen çözümlenmekten çok uzaktır ve dönem dönem İsrail siyasetinde de kendini gösterir.

Yahudi nüfus istatistikleri

"Kimin Yahudi olduğu" tanımlamasının yapılmasında karşılaşılan sorunlar, dünya üzerindeki Yahudilerin toplam sayısını belirlemeyi de zorlaştırmaktadır; tüm Yahudiler kendilerini Yahudi olarak tanımlamamakta, kendini Yahudi olarak tanımlayanların bazıları ise diğer Yahudiler tarafından öyle kabul edilmemektedir. Yahudi Yıllığı'na (1901) göre, 1900 yılında dünya üzerindeki Yahudi nüfusu yaklaşık 11 milyondu. Yahudi Nüfus Araştırması'na göre, 2002 yılında dünyada 13,3 milyon Yahudi yaşıyordu. Yahudi Yılı Takvimi ise bu rakamı 14,6 milyon olarak vermektedir. Yahudi nüfusunun artış hızı 2000 – 2001 yılları arasında %0,3 büyüme ile hâlen yüzde sıfıra yakındır. Yahudiliğe yapılan geçişlerin kısmi olumlu katkısına rağmen karma evlilikler ve düşen doğum oranları Yahudi nüfus sayısını olumsuz yönde etkilemektedir.

Kimi yazarlar tarafından Yahudilerin toplumda nüfuslarının ötesinde bir öneme sahip oldukları kaydedilmiştir. Bir örnekte, Mark Twain şu yorumu yapar:

Şayet istatistikler doğru ise, Yahudiler insanlığın sadece yüzde birini oluşturuyor. Bu, Samanyolu'nun alazı içinde yitip gitmiş sönük bir tutam yıldız tozunu andırıyor. Haliyle, Yahudinin sesinin pek duyulmaması gerekir, ancak sesi duyuluyor, her zaman da duyulmuştur. Yeryüzünün en öne çıkan halkları arasındadır ve küçük nüfusuna kıyasla son derece orantısız bir ticari öneme sahiptir. Dünyadaki edebiyat, bilim, sanat, müzik, finans, tıp ve anlaşılması güç ilimlerdeki büyük isimler listesine yaptığı katkılar da sayılarının küçüklüğü ile son derece orantısızdır. Bu dünyada, her çağda harikulade bir savaş vermiş; bunu da elleri arkadan bağlı iken yapmıştır. Mağrur olabilir ve bundan ötürü de mazur görülmelidir. Mısırlı, Babilli, Persli yükselmiş, gezegeni çıkardığı gürültü ve görkem ile doldurmuş, ardından da bir rüya gibi sönmüş, göçüp gitmiştir; onu Yunanlı ve Romalı izlemiş, çok güçlü bir ses çıkardıktan sonra onlar da yitip gitmiştir; diğerleri de sıyrılıp meşalelerini arşa tutmuşlarsa da bu meşaleler zaman içinde sönmüştür; bu halklar şimdi ya alacakaranlıkta oturuyorlar ya da silinip gittiler. Yahudi hepsini gördü, hepsini yendi ve her zaman olduğu gibi, şimdi de ne bir çöküş emaresi, ne yaşın getirdiği yıpranmayı, ne parçalarında bir zayıflama, ne enerjisinde bir azalma, ne de tetikte bekleyen ve girişken zihninde bir uyuşma var. Yahudi dışında her şeyin bir ömrü var; tüm diğer güçler geçip gidici ama o kalıcı. Bu ölümsüzlüğün sırrı nedir? [21]

Yahudi mezhepleri

 

Avrupa ile Batı Asya'nın Hıristiyan ve Müslüman ülkeler arasında bölündüğü Ortaçağ'ın sonlarında, Yahudiler de kendilerini iki ana gruba bölünmüş buldular. Orta ve Doğu Avrupa'da, yani Almanya ve Polonya'daki Yahudilere Aşkenaz deniyordu. Sefarad Yahudilerinin geleneği ise, Müslüman hakimiyeti altındaki İspanya ve Portekiz başta olmak üzere Akdeniz ülkelerine dayanır. 1492 yılında buradan çıkarıldıklarında, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz, Uzak Doğu ve Kuzey Avrupa'ya yerleştiler. İki gelenek kimi ritüelik ve kültürel detaylarla birbirinden ayrılsa da, teolojileri ve temel dini uygulamaları aynıdır.

Son iki yüzyıl içinde, Aşkenaz Yahudi cemaati bir dizi mezhebe bölünmüştür; bu mezheplerin her biri (her ne kadar Yahudilikte inanç uygulama ve görenekten daha düşük bir rol oynasa da) Yahudilerin riayet etmesi gereken inanç esasları ve kişinin bir Yahudi olarak hayatını nasıl yaşaması gerektiği konularında farklı bir anlayışa sahiptir. Doktrinden kaynaklanan bu farklılıklar Yahudi mezhepleri arasında bir ölçüde hizipleşmelere de yol açmıştır. Bununla birlikte, Yahudiler arasında belirli düzeyde bir birlik vardır. Örneğin, Muhafazakar bir Yahudinin Ortodoks ya da Reform sinagogunda ibadet etmesi sıradışı bir durum değildir. Başta Amerika Birleşik Devletleri'ndekiler olmak üzere, Aşkenaz olmayan birçok Yahudi farklı hareketler ile ilişkili cemaatlere üye olsa da kendini özellikle bu mezhebin üyesi olarak tanımlamaz. Daha ziyade rahatlığından ötürü bunu yapan bu kesim dini uygulamalarını "Ortodoks" veya "Muhafazakar" değil, "geleneksel" ya da "mütedeyyin" şeklinde nitelendirir.

  • Ortodoks Yahudilik, hem Yazılı hem de Sözlü Tora'nın Tanrı tarafından Musa'ya vahyolunduğunu ve ihtiva ettiği yasaların bağlayıcı ve değişmez olduğunu savunur. Ortodoks Yahudiler, Moses Isserlis'in HaMappah adlı çalışması ve Mişna Berurah gibi, Şulhan Aruh (Halaha'nın büyük ölçüde Seferad geleneklerini öne çıkaran kısaltılmış bir formu) üzerine yapılan tefsirleri Yahudi hukukunun kati yasası kabul eder ve Kudüs Tapınağı dönemindeki Yahudilik ile, Aydınlanma öncesi Rabinik Yahudilik ve günümüzdeki Ortodoks Yahudilik arasında bir devamlılık olduğunu iddia ederler. Ortodoks Yahudiliğin büyük bölümü, ibn Meymun'un Yahudi inancının 13 esasına dayalı belirli bir Yahudi teolojisine bağlıdır. Ortodoks Yahudilik, Modern Ortodoks Yahudilik ve Haredi Yahudiliği olmak üzere genelde (ve gayri resmi olarak) iki farklı üsluba ayrılır. Bu üsluplar arası felsefi farklılık genel olarak moderniteye uyum sağlama ve Yahudilik dışı disiplinlere verilen önem çevresine odaklansa da, uygulamada farklılıklar sıklıkla giyim tarzlarına ve uygulamadaki ihtimama yansır. Çoğu Ortodoks Yahudiye göre, Şabat ve Yom Tov (bayramlar), kaşrut (beslenme kuralları) ve aile saflığı yasalarına riayet etmeyen Yahudiler imanlı değildir. En azından bu yasalara riayet eden her Yahudiyi dindar ve imanlı kabul ederler.
    • Modern Ortodoks Yahudilik, dini yasaların ve emirlerin katı bir şekilde, ama moderniteye ve Yahudi olmayan ya da laik bir ortamda yaşama geniş, liberal bir yaklaşım çerçevesinde uygulanmasına vurgu yapar. Modern Ortodoks kadınlar, Yahudi tören uygulamalarında giderek artan roller üstlenirken, bu Haredi toplumu açısından kabul edilmez bir durumdur.
    • Haredi Yahudiliği (aynı zamanda, kimileri tarafından rencide edici bulunan "ultra-Ortodoks Yahudilik" olarak da bilinir), Yahudiliğin oldukça muhafazakar bir şeklidir. Haredi dünyası dini çalışmalar, dualar ve dinin titizlikle uygulanması etrafında döner. Başta Lubavitch Hasidler olmak üzere, kimi Haredi Yahudileri modern dünyaya daha açıktır, ancak onlar için modernitenin kabul edilmesi kendi içinde bir amaçtan ziyade Yahudi inancını geliştirmenin bir aracıdır.
      • Hasidik Yahudilik, Haredi Yahudiliğinin Haham Yisroel ben Eliezer'in (Baal Şem Tov) öğretileri üzerine kurulu bir koludur. Hasidik felsefenin kökeninin dayandığı Kabbala, Hasidik Yahudiler tarafından kutsal kitap kabul edilir. Yüksek dini lider Rebbe'ye itimat etmeyi de içeren çeşitli adet ve uygulamaları -Mesorati- her bir Hasidik gruba has özel kıyafet kuralları ile ayırt edilirler.
  • ABD ve Kanada'nın dışında Masorti Yahudiliği olarak da bilinen Muhafazakar Yahudilik, 1800'lü yıllarda, Aydınlanma ve Yahudilerin serbestleşmesinin getirdiği değişimlere Yahudiler tarafından verilen bir tepki olarak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkmıştır. Muhafazakar Yahudiler, Şabat ve Kaşrut'a riayet edilmesinin de aralarında bulunduğu geleneksel Yahudi yasa ve adetlerine bağlılıkları, Yahudi inanç esaslarını özellikle köktenci olmayan bir şekilde öğretmeleri, modern kültüre yönelik olumlu yaklaşımları ve Yahudi dini metinlerinin ele alınmasında geleneksel rabinik çalışma biçimlerinin yanı sıra, modern ilmi ve eleştirel metin çalışmalarını da kabul etmeleri ile öne çıkarlar. Muhafazakar Yahudilik, Yahudi Hukuku'nun statik olmayıp, değişen koşullar karşısında sürekli olarak geliştiğini savunur. Tora'nın, Tanrı'dan aldıkları ilham ile peygamberler tarafından yazılmış ve Tanrı'nın iradesini yansıtan, ilahi bir belge olduğunu kabul etmekle birlikte, Ortodoksların savunduğu gibi Tanrı'nın Musa'ya dikte ettirdiği bir kitap olduğu inancını da reddederler.[22][23] Benzer şekilde, Muhafazakar Yahudilik Sözlü Yasa'nın ilahi ve normatif olduğunu savunurken, Ortodoksların kimi Sözlü Yasa yorumlarını reddeder. Dolayısıyla, Muhafazakar Yahudilik, hem Yazılı hem de Sözlü Yasa'nın, modern hassasiyetleri yansıtacak ve modern çağın koşullarına uyacak şekilde hahamlar tarafından yorumlanabileceğini, ancak bunu yaparken çok temkinli olunması gerektiğini savunur. Muhafazakar Yahudilik kendi içinde mutlak bir tekbiçimlik barındırmazken, daha geleneksel uygulamaları koruyan cemaatlere Mortodoks (Modern Ortodoks) adı da verilir.
  • Birçok ülkede, Liberal veya İlerici olarak da adlandırılan Reform Yahudiliği, Aydınlanma'ya tepki olarak Almanya'da ortaya çıkmıştır. (Birleşik Krallık'ta, Reform ve Liberal olmak üzere iki ayrı cemaat vardır. Bunlardan ilki, diğerinden çok daha geleneksel bir duruşa sahip olsa da, her ikisi de benzer teorik duruşlara sahiptir.) Diğer hareketler karşısındaki belirleyici özelliği, mevcut haliyle Yahudi ritüelinin bağlayıcı doğasını reddederek, bilgi sahibi Yahudi bireyin neyi uygulayacağı konusunda otonomiye sahip olması gerektiği inancına yer vermesidir. Başlangıçta Yahudiliği bir ırk ya da kültürden ziyade, din olarak tanımlayan Reform Yahudiliği, Tora'daki tören yasalarının çoğunu reddederken ahlaki yasalara riayet etmiş ve Neviim kitabının etik çağrısına vurgu yapmıştır. Reform Yahudiliği, yerel dilde (birçok durumda İbranice ile birlikte) eşitlikçi bir ibadet şekli oluşturmuş ve Yahudi geleneğine kişisel bağın belirli ibadet biçimlerinin üzerinde olduğunun altını çizmiştir. Günümüzde, birçok Reform cemaatinde İbranice çalışmaları ve gelenekler teşvik edilirken, on dokuzuncu yüzyılın klasik reformcularının liberal tutumunu benimsemeyi sürdürenleri sayısı daha azdır.
 
  • Yeniden Yapılanmacı Yahudilik, Muhafazakar haham Mordechai Kaplan tarafından bir felsefe akımı olarak başlatılmış, sonrasında Yahudiliğin modern zaman için yeniden yorumlanmasına vurgu yapan bağımsız bir hareket halini almıştır. Reform Yahudiliği gibi, Yeniden Yapılanmacı Yahudilik de, Yahudi Hukuku'nun mevcut şekli ile göreneklere riayet edilmesini gerektirmediğine inanmakla birlikte, Reform Yahudiliğinin aksine, hangi göreneklere riayet edileceğine karar verilmesi konusunda cemaatin rolüne vurgu yapar.
  • Kuzey Amerika'da ortaya çıkan Yahudi Yenilenmesi, 1960'lı yıllarda Hasidik Haham Zalman Schachter-Shalomi tarafından başlatılmıştır. Yahudi Yenilenmesi, ruhaniyet ve sosyal adalet üzerine odaklanırken, Yahudi hukuku ile ilgili meseleleri ele almaz. Erkekler ve kadınlar ibadete eşit koşullarda iştirak ederler.
  • Hümanist Yahudilik, Yahudi kimliğinin kaynakları olarak Yahudi kültürü ve tarihine vurgu yapan, nonteist bir harekettir. Haham Sherwin Wine tarafından kurulan ve Kuzey Amerika ve İsrail'de merkezlenen Hümanist Yahudiliğin Avrupa ve Latin Amerika'da da bağlı hareketleri bulunmaktadır.

İsrail'deki Yahudi mezhepleri

Bu mezheplerin tümü İsrail'de de varlığını sürdürse de, İsrailliler Yahudi kimliğini diyasporadaki Yahudilerden daha farklı şekillerde tanımlarlar. Çoğu İsrailli Yahudi, kendini "laik" (hiloni), "gelenekçi" (masorti), "dindar" (dati) veya Haredi şeklinde tanımlar. "Laik" tanımı, Yahudi kimlikleri yaşamlarında çok güçlü bir kuvvet olmakla birlikte, bunu büyük ölçüde geleneksel dini inanç ve uygulamalardan ayrı bir yerde tutan Batı (Avrupa) kökenli İsrailli aileler arasında daha revaçtadır. Nüfusun bu kesimi, gerek resmi İsrail hahamlığının (Ortodoks) gerekse diyasporadaki Yahudiler arasında yaygın olan liberal hareketlerin (Reform, Muhafazakar) önderliğindeki örgütlü dini yaşama katılmaz.

"Gelenekçi" (masorti) tanımı ise, en çok "Doğu" kökenli (örn. Ortadoğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika) İsrailli aileler tarafından kendilerini tanımlamakta kullanılır. Yaygın olarak kullanılan bu terimin resmi Masorti (Muhafazakar) hareketi ile ilgisi yoktur.

İsrail'de "laik" ve "gelenekçi" terimlerinin kullanımı önemli belirsizlikler içerir. Bunlar sık sık çakışabilmekte, ideoloji ve dinin gereklerinin yerine getirilmesi açısından son derece geniş bir alanı kapsamaktadırlar.

"Ortodoks" ise İsrail'de bu kategoriye giren Yahudilerin yüzdesinin diyasporadakilerden çok daha yüksek olmasına rağmen, ülkede kullanılan söylemde tercih edilen bir terim değildir. Diyasporada "Ortodoks" olarak adlandırılan mezhebin İsrail'deki muadili, ülkede genel olarak dati (dindar) ve haredi (Ultra-Ortodoks) olarak adlandırılan gruplardır. Dati, "Dindar Siyonizm" ya da "Ulusal Dindar" topluluğun yanı sıra, son onyılda ortaya çıkan ve büyük ölçüde haredi yaşam tarzı ile milliyetçi ideolojiyi bir araya getiren haredi leumi (milliyetçi haredi) veya "Hardal"ı da içine alır. (Yidiş'de, mütedeyyin Ortodok Yahudilere frum, daha liberal Yahudilere ise frei da denmektedir).

Haredi, toplumun etnik ve ideolojik olarak kabaca üç farklı gruba ayrılabilecek bir kesimini içine alır: (1) Aşkenaz kökenli "Litvanyalı" (Hasidik olmayan) harediler; (2) Aşkenaz kökenli Hasidik harediler; ve (3) Sefarad haredileri. Bu gruplardan en büyüğünü oluşturan üçüncü grup, 1990'ların başından bu yana siyasette de en aktif olanıdır. [kaynak belirtilmeli]

Alternatif Yahudilik

Yahudi kimliğinin bu muhafazakar-liberal çizgi dışında kalan ifade şekilleri de bulunmaktadır.

Geleneksel Rabinik Yahudiliğin modern zamanın radikal değişikliklerine maruz kalması sonucunda ortaya çıkan ideolojik tepkiler olan yukarıda sayılan mezheplerin aksine, Karaim Yahudiliği modern bir Yahudi hareketi olarak ortaya çıkmamıştır. Karaizmin takipçileri, Saddukiler gibi, İkinci Tapınak döneminin Rabinik olmayan Yahudi tarikatlarının devamı olduklarına inanırken, diğerleri bunun 8. ve 9. yüzyıllarda başlatılmış bir tarikat olduğunu iddia eder. Karaylar (ya da diğer adıyla, Yazıtların Halkı), sadece İbrani Kutsal Kitabı'nı ve Peşat'ı (Açık ve Yalın Anlam) kabul ederken, kutsal kitap haricindeki metinlerin yetkinliğini reddederler. Bazı Avrupalı Karaylar kendilerini Yahudi toplumunun parçası kabul etmese de çoğunluğu eder. İlginç şekilde, Naziler sıklıkla Karayları Yahudiler ile ilişkilendirmemiş ve bundan dolayı birçok Karay cemaati İkinci Dünya Savaşı'ndan sağ çıkabilmiştir. Bu sayede, Litvanya gibi Yahudi cemaatlerinin tümüyle yıkıma uğradığı yerlerde Karaylar bugün dahi varlığını sürdürmektedir. Yunanistan gibi diğer yerlerde ise, Naziler Karayları Yahudi geleneğinin bir parçası olarak görmüş ve onları da kötü muameleye maruz bırakmıştır.

Etnik Yahudiler arasındaki bir başka tarihi grup da, Yahudiliğin ana kolundan farklı bir kültürel ve dini kimliğe sahip olan ve tümüyle Batı Şeria'daki Nablus/Şehem bölgesindeki Gerizim Dağı'nın etrafı ile Tel Aviv'in yakınlarındaki Holon'da bulunan Samirîlerdir.

Yahudi görenekleri

Dini kıyafetler

Kipa (İbranice: כִּפָּה, çoğul kippot; Yidiş: יאַרמלקע, yarmulke), kimi Yahudi erkekler tarafından, dua ederken, yemek yerken, şükür duası okurken ya da Yahudi dini metinleri üzerine çalışırken, kimi Yahudi erkekler tarafından da her zaman takılan, siperi olmayan, hafif yuvarlak bir takkedir. Ortodoks olmayan cemaatlerde, kimi kadınlar da kipa takmaya başlamıştır. Kipalar, sadece başın arkasını kapatan küçük yuvarlak olanlarından başın tepesini tümüyle örten büyük takkelere kadar çeşitli boyutlardadır.

Tsitsit (İbranice: צִיציִת) (Aşkenazlar Tzitzis şeklinde okur) tallitin (İbranice: טַלִּית) (Aşkenazlar tallis şeklinde okur) veya dua şalının dört köşesinde bulunan özel olarak düğümlenmiş püsküllerdir. Tallit, dua sırasında Yahudi erkekler ve kimi Yahudi kadınlar tarafından giyilir. Bir Yahudinin tallit giymeye başlama zamanı ile ilgili adetler değişiklik gösterir. Sefarad topluluklarında, erkek çocukları talliti bar mitsva yaşından itibaren giymeye başlarlar. Bazı Aşkenaz cemaatlerinde ise, ancak evlilikten sonra tallit giyilmesi adettendir. Tallit katan (küçük tallit) ise gün boyunca elbisenin altına giyilen püsküllü bir giysidir. Kimi Ortodoks çevrelerde, püsküllerin giysilerin dışında serbestçe sallanmasına izin verilir.

Tefilin (İbranice: תְפִלִּין), deri kayışlar yardımı ile biri alna takılan diğeri de kola sarılan, içinde Tevrat'tan ayetlerin bulunduğu, küp şeklindeki iki kutucuğa verilen addır. Mütedeyyin Yahudi erkekler ve bazı Yahudi kadınlar tarafından, hafta içinde, sabah duasında takılır.[24]

Kittel (Yidiş: קיטל), Ulu Günler'de duaya liderlik eden kişi ve kimi mütedeyyin gelenekçi Yahudiler tarafından kıyafetlerin üzerine giyilen ve diz hizasına kadar inen bir giysidir. Geleneksel olarak, aile reisi Pesah yemeğinde kittel giyer. Kimi damatlar da, Hupa (evlilik kubbesi) altında kittel giyerler. Yahudi erkekler, öldükten sonra, defin kıyafetleri arasında yer alan tallitin yanı sıra, kimi zaman kittel giydirildikten sonra defnedilirler.

Dualar

Kipa takkesi, dua şalı ve tefilini ile sabah ibadetini yapan bir Yemenli Yahudi.

Geleneksel olarak, Yahudiler günde üç vakit ibadet ederler; buna Şabat ve bayramlarda dördüncü bir vakit daha eklenir. Her ibadetin merkezinde Amida bulunur. Birçok ibadette anahtar önem taşıyan bir başka dua ise, imanın beyanı Şema Yisrael'dir (kısaca Şema). Şema, Tora'dan bir ayetin okunmasıdır (Tesniye 6: 4): Şema Yisrael Adonay Eloheynu Adonay Ehad —"Dinle, Ey İsrail! Tanrı bizim Tanrımızdır! Tanrı Tektir!"

Yahudilikte geleneksel ibadette okunan duaların çoğunluğu yalnızken de okunabilirse de cemaat ile birlikte yapılan ibadet daha makbuldür. Cemaat halinde ibadet etmek için on erişkin Yahudinin bir araya gelmesi, yani minyanın oluşturulması gerekir. Neredeyse tüm Ortodoks Yahudilerde ve çok az Muhafazakar çevrede, minyanda sadece erkek Yahudilerin sayısına bakılır; çoğu Muhafazakar Yahudi ve diğer Yahudi mezheplerinin üyeleri ise Yahudi kadınların sayısını da hesaba katar.

İbadete ek olarak, mütedeyyin gelenekçi Yahudiler gün boyunca gerçekleştirdikleri çeşitli eylemler sırasında da dua okurlar. Sabah yataktan kalkarken, farklı yemekleri yemeden veya içmeden önce, yemekten kalktıktan sonra v.s. dualar okunur.

Dualara yaklaşım Yahudi mezhepleri arasında da farklılık gösterir. Bu farklılıklar arasında, duaların metinleri, okunma sıklığı, çeşitli dini etkinliklerde okunan duaların sayısı, müzik enstrümanlarının kullanımı ve koro tarafından okunan ilahiler, duaların geleneksel litürjik dillerde mi yoksa yerel dilde mi okunduğu konusu da vardır. Genelde, geleneğe en sıkı riayet edenler Ortodoks ve Muhafazakar cemaatlerken, Reformcu ve Yeniden Yapılanmacı sinagoglar ibadetlerinde çevirilere ve çağdaş metinlere yer vermesi en muhtemel olanlardır. Ayrıca, birçok Muhafazakar sinagog ve tüm Reformcu ve Yeniden Yapılanmacı Yahudi cemaatlerinde, kadınlar erkekler ile eşit statüde ibadetlere katılabilmekte, Tora okuma gibi geleneksel olarak erkekler tarafından yerine getirilen rolleri de üstlenebilmektedirler. Bunun yanı sıra, birçok Reform mabedinde yer verilen orglar ve karma korolarla ibadete müzik ile de eşlik edilmektedir.

Yahudi bayramları

Yahudi bayramlarında, yaratılış, vahiy ve kefaret gibi Tanrı ile dünya arasındaki ilişkiye dair merkezi temalar da kullanılır.

Şabat

Şabat yemeğinin başında işlemeli hala örtüsü altındaki iki somun örülmüş Şabat hala ekmeği.

Cuma gecesi günbatımından kısa bir süre önce başlayıp cumartesi gecesi günbatımından kısa bir süre sonra biten haftalık tatil günü Şabat, Tanrı'nın yaratılışın altı gününden sonra istirahat ettiği günün anısına idrak edilir.[25] Şabat olgusu Yahudilik adetlerinde kilit bir rol oynar ve derin bir dini hukuk külliyatı ile düzenlenir. Cuma günbatımında, evin hanımı iki ya da daha fazla mum yakıp şükran duası okuyarak Şabat'ı karşılar. Akşam yemeği, bir bardak şarap üzerine yüksek sesle okunan Kiduş ve ekmek üzerine okunan Motzi şükran duaları ile başlar. Masa üzerinde iki somun örülmüş hala (challah) ekmeği bulunması adettir. Şabat boyunca, Yahudilerin 39 melaha ("iş" olarak çevirilebilir) kategorisinden herhangi birine giren faaliyetleri yapması yasaktır. Aslında, Şabat'ta yasaklanan faaliyetler bilindik anlamda "iş"ler değildir: Bunlar arasında, ateş yakmak, yazı yazmak, para kullanmak ve kamusal alanda eşya taşımak da vardır. Modern zamanda, ateş yakma yasağı yakıt yakılmasını gerektirdiği için taşıt sürmeyi ve elektrik kullanmayı da içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Üç ziyaret (Hac) bayramı

Ana madde: Şaloş regalim
thumb Kudüs´te sukahlar.

Yahudi kutsal günleri (haggim), Mısır'dan çıkış ve Tora'nın indirilmesi gibi Yahudi tarihinin önemli günlerini kutlarken bazen mevsim dönümlerine ve tarım dönemlerindeki geçişlere de işaret eder. Üç önemli bayram olan Sukot, Pesah ve Şavuot'a "Şaloş Regalim" (İbranice "regel" vesile ya da ayak anlamına da gelir) adı da verilir. Üç regalde, İsrailoğullarının Tapınak'ta kurbanlar adamak üzere Kudüs'e hacca gitmeleri adetti.

  • Pesah ("Hamursuz Bayramı"), Mısır'dan çıkışı anmak için, İbrani takviminin ilk ayı olan Nisan'ın 14. günü akşamı başlayan ve bir hafta süren bayramdır. İsrail dışında, Pesah sekiz gün boyunca kutlanır. Pesah, antik çağlarda, arpa hasatına rastlıyordu. Evde kutlamaya ya da Seder'e odaklanan tek bayramdır. Bayram öncesinde tüm mayalı ürünler (hametz) evden çıkarılır ve hafta boyunca tüketilmez. Evlerde, ekmeğin yanı sıra, buğday, arpa, çavdar, darı ve yulaf ve yan mamullerinin bulunmadığından emin olmak için etraflı temizlik yapılır ve Seder sabahı son hametz kırıntıları da sembolik olarak yakılır. Mayalı ekmek yerine, matsa yenir.
  • Şavuot ("Haftalar Bayramı"), Tora'nın Sina Dağı'nda İsrailoğullarına indirilmesini kutlar. Bikurim (ilk meyveler) Bayramı olarak da bilinen Şavuot, antik çağlarda buğday hasatına rastlardı. Şauvot adetleri arasında, Tikkun Leil Şavuot olarak da bilinen ve tüm gece süren Tora okumaları, süt ürünleri yenmesi, Ruth Kitabı'nın okunması, ev ve sinagogların yeşillikler ile süslenmesi ve saflığı temsilen beyaz kıyafetler giyilmesi de vardır.
  • Sukot ("Çardak Bayramı"), İsrailoğullarının Vaadedilmiş Topraklar'a giderken çölde dolaştıkları kırk yıl anılır. Dolaştıkları zaman boyunca İsrailoğullarının içinde yaşadıkları geçici barınakları temsilen sukot adı verilen (tek. sukah) geçici çardaklar inşa edilerek kutlanır. Meyve hasatına rastlar ve tarım döneminin sona erdiğini bildirir. Dünyanın her yerindeki Yahudiler yedi gün yedi gece yemeğini sukotlarda yer. Sukot, Yahudilerin yağmur duası etmeye başladığı Şemini Atzeret ile Tora okuma döneminin sonuna gelinerek yeni dönemin başlangıcına işaret eden Simhat Tora, ("Tora Sevinci") ile sona erer. Bayram, şarkılar söylenerek ve Tora tomarları ile dans edilerek kutlanır.

Ulu Günler

 

Yom Kippur'da sinagogda dua eden Yahudiler, Maurice Gottlieb'in 1878 tarihli eserinden.

Ulu Günler (Yamim Noraim) yargılama ve bağışlanma kavramlarına odaklanır.

  • Roş-aşana (Yom Ha-Zikkaron veya "Hatırlama Günü" ve Yom Teruah veya "Şofar'ın Sesinin Duyulduğu Gün"), aslında İbrani takviminin yedinci ayı olan Tişri'nin ilk gününe rastlamasına rağmen Yahudi Yeni Yılı'dır. Roş-aşana, Yom Kippur'a kadar geçen, Yahudilere vicdan muhasebesi yaparak yıl boyunca kasıtlı ya da kasıtsız olarak işledikleri günahlar için tövbe etmelerinin emredildiği on günlük pişmanlık süresinin de başlangıcına işaret eder. Bayram adetleri arasında, koç boynuzundan yapılan şofarın çalınması, elma ve bal yenmesi ve nar gibi çeşitli sembolik gıdalar için şükran duaları okunması da yer alır.
  • Yom Kippur ("Kefaret Günü"), Yahudi yılının en kutsal günüdür. Bu günde, topluca oruç tutulur ve kişi günahlarından ötürü bağışlanmak için dua eder. Mütedeyyin Yahudiler tüm günü, kimi zaman öğleden sonra verdikleri kısa ara haricinde, sinagogda, "Mahzor" adı verilen özel bayram dua kitabından dualar okuyarak geçirir. Dindar olmayan birçok Yahudi de Yom Kippur'da sinagoga giderek ibadet etmeye ve oruç tutmaya özen gösterir. Yom Kippur akşamı, mumlar yakılmadan önce, "seuda mafseket" adı verilen oruç öncesi yemeği yenir. Yom Kippur akşamı sinagogda ibadet Kal Nidre duası ile başlar. Yom Kippur'da, özellikle de Kal Nidre esnasında beyaz kıyafet ve deri olmayan ayakkabılar giyilmesi adettir. Ertesi gün, sabahtan akşama kadar dualar okunur. Ne'ilah adı verilen son dua vakti, şofarın uzunca bir süre üflenmesi ile sona erer.

Diğer bayramlar

Hanuka

Hanuka ("Işık Bayramı"), İbrani takviminde Kislev ayının 25. günü başlar ve sekiz gün sürer. Bayram, festivalin sekiz gecesinin her birinde, mumların birer artırılarak yakılması ile Yahudi evlerinde idrak edilir.

Bayrama, "adama/tahsis" anlamına gelen Hanuka adı verilmiştir, zira bu gün, Tapınak'ın IV. Antiokhos Epiphanes tarafından ele geçirilmesinin ardından yeniden Tanrı'ya adanmasını simgeler. Ruhani açıdan, Hanuka'da "Zeytin Yağı Mucizesi" anılır. Talmud'a göre, Makabilerin Selevkos İmparatorluğu karşısındaki zaferinin ardından Kudüs Tapınağı'nın yeniden Tanrı'ya adanması sırasında, Tapınak'daki ebedi ışığı sadece bir gün beslemeye yetecek kadar kutsal yağ bulunmaktaydı. Mucizevi bir şekilde, bu yağ, yeni yağın preslenmesi, hazırlanması ve kutsanması için gerekli süre olan sekiz gün boyunca yanmıştı.

Tevrat'ta hiç bahsi geçmeyen Hanuka, Yahudilikte hiçbir zaman önemli bir bayram olarak görülmemişse de, özellikle Noel ile aynı zamanlara rastgelmesi ve İsrail Devleti'nin kurulmasından bu yana vurgu yapılan ulusal motifleri içermesinden ötürü modern zamanda çok daha yaygın şekilde kutlanmaya başlamıştır.

Purim

Kudüs sokaklarında Purim kutlamaları.

Purim, İran Yahudilerinin, Ester Kitabı'nda yazıldığı üzere, kendilerini yok etmek isteyen Haman'ın komplosundan kurtarılmalarının anıldığı, neşeli bir Yahudi bayramıdır. Bayramda, Ester Kitabı topluca okunur, karşılıklı yiyecek ve içecek hediye edilir, yoksullara sadaka verilir ve bir kutlama yemeği yenir (Ester 9: 22). Diğer adetler arasında, şarap içilmesi, hamanteş adı verilen özel hamur işlerinin yenmesi, maskeler takılıp kostümler giyilmesi, karnavallar ve partiler düzenlenmesi de vardır.

Purim, her yıl Miladi takvimde Şubat veya Mart'a denk gelen, İbrani takviminin Adar ayının 14. gününde kutlanır.

Tora okumaları

 

Aftara adı verilen, Tanah'ın diğer kitaplarından bağlantılı okumaların yanı sıra toplu Tora okumaları bayramların ve Şabat ibadetlerinin merkezinde yer alır. Sonbaharda, Simhat Tora'dan itibaren yıl boyunca, tüm Tora okunur.

Sinagoglar ve Dini Yapılar

 

Amsterdam'daki Esnoga sinagogunun içi.

Sinagoglar, Yahudilerin ibadet ettikleri ve kutsal metinler üzerinde çalışmalar yaptıkları mekanlardır. Genellikle, ibadet için ayrı odalar (ana mabet), daha küçük etüd odaları ve sıklıkla da cemaat ve eğitim için bir alan içerirler. Sinagoglar için belirli bir plan olmadığı gibi sinagogların mimari şekilleri ve iç tasarımları da büyük farklılıklar gösterir. Reform hareketinde sinagoglara mabet denir. Her sinagogda geleneksel olarak şu unsurlar bulunur:

  • Aşkenazların Aron Hakodeş, Sefaradların ise Ehal olarak adlandırdığı, Tora tomarlarının bulunduğu bölme (bölme sıklıkla parohet adı verilen ve bölme kapısının içinde veya dışında bulunan işlemeli bir perde ile örtülüdür.
  • Aşkenazların bima, Sefaradların ise teva olarak adlandırdığı, Tora'nın okunduğu ve Sefarad sinagoglarında ibadetin yönetildiği yüksek platform;
  • Kudüs Tapınağı'nda daima yanan menorayı hatırlatmak üzere sürekli yanan bir lamba veya fener olan daimi ışık (ner tamid);
  • Minber veya amud (İbranice, hazanın veya dua önderinin dua sırasında durduğu, Aron Hakodeş'e bakan kürsü).

Sinagoglara ek olarak, Yahudilikte önem taşıyan diğer yapılar arasında, yeşiva adı verilen Yahudi din okulları ve mikve adı verilen arınma havuzları da bulunur.

 

Yahudi Etik Anlayışı

Yahudi etiği Halaha’ya ait geleneklerle, diğer manevi ilkelerle ya da merkezi Yahudi erdemleriyle şekillenmiştir. Yahudi etiği tipik olarak, adalet, doğruluk, barış, sevmek ve naziklik, anlayış, alçakgönüllülük ve saygı gibi değerleri içerir. Bunlara ek olarak hayırseverlik (tzedakah) ve kötü konuşmaktan sakınmak (Lashon hara) gibi erdemlerde yahudi etiğinin parçalarıdır. Cinsellik ve diğer bir çok konuda ise yahudiler arasında tartışma konularıdır.

Beslenme yasaları: Kaşrut

Yahudilikte beslenme yasalarına Kaşrut kuralları denir. Yahudi hukukunun gereklerine uygun gıdalara kaşer (İslamda "helal") adı verilirken, Yahudi hukukuna uygun olmayan gıdalara ise trefa (İslamda "haram") denir. Tora'da, kaşrut kuralları için hiçbir sebep gösterilmese de, hahamlar aralarında törensel arılık, insanlara dürtülerini kontrol etmenin öğretilmesi ve sağlık faydaları gibi farklı açıklamalar getirmişlerdir.

Kaşrut, diğer hayvanları yiyen kuş ve hayvanların ve deniz tabanında gezinerek diğer hayvanların dışkıları ile beslenen yaratıkların tüketilmesinden sakınılmasını emreder. Pis bir hayvan olarak kabul edilen domuz eti ve kabuklularla yumuşakça deniz ürünleri ile ilgili ciddi yasaklar vardır. Hayvan kesimi özel bir işlemle yapılır ve kutsal kitapta yavruyu ana sütü içinde pişirmenin yasak edilmesinden ötürü et ile süt birlikte yenmez.Bir çok türün kesin çevirileri günümüze kadar hayatta kalmamıştır. Bir çok kaşer olmayan kuş türünün adları artık kesin değil. Ama birkaç kuşun kaşrut durumu gelenekler aracılığıyla günümüze kadar gelmiştir. Tavuk ve Hindi yenilebilir. Amfibiler, sürüngenler ve böceklerin çoğu yasaklanmıştır.

Her ne kadar hijyenin sağlanması bir etken olmuş olabilirse de, kaşrutun daha derinde yatan anlamı yemek yeme fiiline ruhani bir boyut katmaktır. Bunun altında, Yahudilerin acı, hastalık, pislik ve hayvanlara eziyet gibi ruhsal "negatifler" içeren hiçbir şeyi ağızlarına koymaması düşüncesi yatar.. Ortodoks ve bazı Muhafazakar otoriteler, yahudi olmayan kişiler tarafından hazırlanmış işlenmiş üzüm ürünlerinin tüketilmesini yasaklar. Bunun nedeni antik çağda şarap kullanılarak yapılan rituellerdir.[kaynak belirtilmeli]

Aile saflığı

Ana madde: Niddah

Niddah ("ayrı düşen" anlamına gelir; çoğu zaman "aile saflığı" olarak da adlandırılır) yasaları ve erkekler ile kadınlar arasındaki etkileşimi düzenleyen çeşitli başka yasalar (örn. tseniut, mütevazı giyim), özellikle de Ortodoks Yahudiler tarafından, Yahudi yaşamında hayati etkenler olarak görülürse de, Reformcu ve Muhafazakar Yahudiler bunlara nadiren uyar.

Cinsel ilişkileri düzenleyen yasalardan biri, kadının adet döneminin başlamasından itibaren adet akıntısının bitiminden sonra yedi gün sayıp mikveye girene kadar cinsel birleşmenin olamayacağıdır.

Yaşam evreleri

Yaşam evreleri, Yahudi kimliğini güçlendirmek ve kişi ile cemaat arasında bağ oluşturmak üzere bir Yahudinin yaşamı boyunca meydana gelen olaylardır.

  • Brit mila – Erkek bebeklerin yaşamdaki sekizinci günlerinde sünnet töreni ile akde dahil edilmesidir. Törende, bebeğe İbranice ismi de verilir. Kız bebekler için de zeved habat adı ile benzer bir isim verme töreni de düşünülmüşse de, pek rağbet görmez.
  • Bar mitsva ve Bat mitsva – Çocukluktan yetişkinliğe geçişi simgeleyen bu tören, Ortodoks ve kimi Muhafazakar cemaatlerde, Yahudi kız çocuk on iki, Yahudi erkek çocuk ise on üç yaşına ulaştığında gerçekleştirilir. Reform hareketinde, hem erkek hem de kız çocukların bat/bar mitzvaları on üç yaşında yapılır. Sıklıkla, törende yeni yetişkinlere, Ortodoks gelenekte ise sadece erkeklere, cemaatin ibadeti yönettirilir ve Tora'dan bir bölüm okutulur.
  • Evlilik – Evlilik, son derece önemli bir yaşam evresi olayıdır. Evlilik töreni, mutlu evi sergileyen bir hupa, ya da evlilik kubbesi, altında gerçekleştirilir. Törenin sonunda, Kudüs Tapınağı'nın yıkılması ve Yahudi halkının dağılması yüzünden tutulan sürekli matemi simgeleyen bir bardak damat tarafından üzerine basarak kırılır.
  • Ölüm ve Matem – Yahudilikte çok aşamalı bir matem uygulaması vardır. İlk aşama olan şiva ("yedi" anlamına gelir ve bir hafta boyunca tutulur) boyunca kişi evde oturarak dostlar ve aile fertleri tarafından teskin edilir. İkinci aşama olan şeloşim bir ay boyunca tutulur. Ebeveynlerinden birini kaybedenler için de, on bir ay boyunca tutulan, avelut yud bet hodeş adlı üçüncü bir matem aşaması daha vardır.

Cemaat liderliği

Klasik Kohenlik (Kehuna)

Ana madde: Kohen

Yahudilikte Kudüs Tapınağı'nın işleri ve kurbanlardan sorumlu olan mabet görevliliğinin rolü İkinci Tapınak'ın M.S. 70 yılında yıkılmasından bu yana önemli ölçüde azalmıştır. Babadan oğula geçen bir statü olan Mabet görevliliği müessesesi, günümüzde artık törensel görevler dışında herhangi bir görevi olmamasına rağmen, halen birçok Yahudi cemaatinde saygı görür. Birçok Ortodoks Yahudi cemaatinde, gelecekteki Üçüncü Tapınak için Mabet görevlilerine ihtiyaç duyulacağına ve gelecekteki görevlerine hazır olmaları gerektiğine inanılır.

  • Kohen – Baba tarafından Musa'nın erkek kardeşi Harun'un soyundan gelir. Tapınak'ta, kurban kesme işlemi Kohenler tarafından gerçekleştirilirdi. Günümüzde, Kohen soyundan gelenler Tora okumak üzere ilk olarak çağırılır, Nesihat Kapayim'e (Cemaati Bereketlendirme) çıkar, Pidyon törenini gerçekleştirmenin de aralarında bulunduğu diğer özel yasa ve törenlere riayet ederler.
  • Levi (Levioğlu) – Baba tarafından Yakub'un oğlu Levi'nin soyundan gelir. Kudüs Tapınağı'nda, Leviler Mezmurları okur, yapım, bakım, temizlik ve koruma görevlerini gerçekleştirir, Kohenlere yardım eder, kimi zaman da halka yasaları ve Tapınak törenlerini yorumlardı. Günümüzde, Tora okumak üzere ikinci sırada bir Levi çağırılır.

İbadet önderleri

Mişna ve Talmud zamanından günümüze dek, Yahudilik çok az ayin ve törenin uygulanması için uzmanlaşmış veya yetkin kişilerin bulunmasını gerektirmiştir. Bir Yahudi ibadet için gerekli koşulların çoğunu kendi başına yerine getirebilir. Tora ve aftara (Neviim kitabından ek kısımlar) okunması, matem tutanlar için dua edilmesi, damat ve gelin için bereketlendirme duası edilmesi, yemeklerden sonra şükran duası edilmesi gibi bazı faaliyetlerde minyan oluşturulması, yani on yetişkinin hazır bulunması gerekir (Ortodoks ve kimi Muhafazakar Yahudiler minyan için on yetişkin erkek bulunmasını şart koşarken, bazı Muhafazakar Yahudiler ile Reform Yahudileri kadınları da minyana dahil ederler).

Bir sinagogda en yaygın olarak bulunan profesyonel din adamları şunlardır:

  • Cemaatin hahamı – Cemaatin Yahudi hukuku ile ilgili sorularını cevaplamakla görevli Yahudi alim. Bu rol, cemaatin yetki mercii tarafından atanmayı gerektirir (örn. saygın bir Ortodoks haham tarafından veya şayet cemaat Muhafazakar ya da Reform ise, akademik ruhban okulları tarafından). Her cemaatin bir hahamı olması gerekmez. Kimi cemaatler hahamları olmasına rağmen, cemaat üyelerinin de şatz veya baal kriyah (bkz. aşağısı) olarak hareket etmesine izin verebilir.
  • Hazan (kantor) – Şatz olarak hareket eden eğitimli okuyucu. Güzel sesli, geleneksel ezgilere hakim, duaların anlamına vakıf ve bunları içtenlikle okuyabilen kişiler arasından seçilir. Bir cemaatin kendini bu işe vakfetmiş bir hazana sahip olması gerekli değildir.

Yahudi ayinlerinde, birçok cemaatte her zaman olmasa da bazen bir haham ve/veya hazan tarafından doldurulan iki özel rol vardır. Diğer cemaatlerde, bu roller ayinin bölümlerini dönüşümlü olarak yöneten cemaat üyeleri tarafından geçici olarak doldurulur:

  • Şaliah tzibur veya Şatz (cemaatin lideri –kelime anlamı ile, "temsilci") ibadet için bir araya gelenlere önderlik eder, kimi zamanda cemaat adına dua eder. Şatz, cemaat adına bir dua okurken aracı değil, kolaylaştırıcı olarak hareket eder. Tüm cemaat, bu gibi duaların okunmasına, duanın sonunda amin diyerek katılmış olur; bu hareket ile şatzın duası cemaatin duası haline gelir. Duaları doğru şekilde okuyabilen her yetişkin şatz olabilir. Ortodoks ve kimi Muhafazakar cemaatlerde, sadece erkekler ibadetin başına geçebilirken, Muhafazakar ve Reform hareketleri artık kadınların da bu görevi üstlenmesine izin vermektedir.
  • Baal kriyah veya baal koreh Tora'dan haftanın bölümünü okur. Baal kriyah olmak için gerekli şartlar şatz olmak için gerekli olanlar ile aynıdır. Aynı kişi çoğu zaman tek bir rolden fazlasını üstlenmek için gerekli niteliklere sahiptir ve sıklıkla her iki rolü de üstlenir. Çoğu zaman bu rolleri üstlenecek çok sayıda insan vardır ve farklı ibadetler (ya da ibadetin bölümleri) farklı kişilerin önderliğinde yapılır.

Başta büyük cemaatler olmak üzere, birçok cemaatte bir de Gabbay vardır:

  • Gabbay (Sinagog yöneticisi) – Tora okuyacak kişiyi çağırır, şayet sabit bir şatz yoksa her ibadette şatzı belirler ve sinagogun temiz tutulmasını ve ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlar.

Bu üç vazife genellikle gönüllülük esasına dayanır ve bunları üstlenmek onur kabul edilir. Aydınlanma'dan bu yana, büyük sinagoglarda sıklıkla şatz ve baal kriyah olarak haham ve hazanlar işe alınmaktadır; birçok Muhafazakar ve Reformcu cemaatte hâlen bu uygulama söz konusudur. Öte yandan, Ortodoks sinagoglarında bu mevkiler dönüşümlü veya geçici olarak cemaat üyelerince doldurulur. Her ne kadar çoğu cemaat bir veya daha fazla hahamı işe alsa da, ABD'de profesyonel hazanların hizmetinden yararlanan cemaatlerin sayısı genelde düşerken diğer mevkiler için profesyonellerin kullanımı hâlen nadiren rastlanan bir durumdur.

Uzmanlık gerektiren dini roller

  • Dayan (yargıç) – Özel hukuki eğitim almış, bet din (rabinik mahkeme) mensubu atanmış haham. İsrail'de, dini mahkemeler, Yahudi cemaatinin evlilik ve boşanma davalarına, dine geçiş ile ilgili konulara ve mali anlaşmazlıklarına bakar.
  • MohelBrit milah (sünnet) işlemini gerçekleştiren sünnetçi. İşinin ehli bir mohelden eğitim almış ve sünnet yasaları konusunda uzmandır.
  • Şohet (dini kasap) – Etin kaşer olabilmesi için, hayvanın, bir başka şohet tarafından eğitilmiş, kaşrut yasaları ve anatomi konusunda uzman bir şohet tarafından kesilmesi gerekir.
  • Sofer (yazıcı) – Tora tomarları, tefilinler, mezuzalar (kapı pervazlarını yerleştirilen içinde Tora'dan pasajlar bulunan kutucuk) ve gitinler (boşanma belgeleri), kutsal metinler yazma yasaları üzerine titiz bir eğitimden geçmiş, İbranice güzel yazı sanatında usta bir sofer tarafından yazılmalıdır.
  • Yeşiva Maşgiah – Yeşivadaki öğrencilerin duygusal ve ruhsal refahını teftiş eder ve mussar (Yahudi etiği) konusunda ders verir.
  • Maşgiah – Kaşer gıda üreticilerini, ithalatçılarını, tedarikçilerini ve restoranlarını gıda ürününün kaşer olduğundan emin olmak için teftiş eder. Kaşrut yasaları konusunda uzman olmalı, şayet kendisi haham değilse, bir haham tarafından eğitilmiş olmalıdır.

Tarihçe

Kökenler

Geleneksel bakış

Esther kitabından sahneler M.S. 244'te inşa edilen Dura-Europos sinagogunun duvarını süslemektedir.

Özü itibariyle, Tanah İsrailoğullarının tarihlerinin en başından İkinci Tapınak'ın yapımına kadar (M.Ö. 535 civarı) geçen dönemdeki Tanrı ile ilişkisinin hikâyesini anlatır. Bu, sıklıkla çekişmeli bir ilişki olmuş, İsrailoğulları Tanrı'ya olan inançları ile diğer tanrıların cazibesi arasında bocalamışlardır. Kutsal Kitap'ta yer alan gerçek üstü şahsiyetler arasında, inançları ile mücadele eden İbrahim, İshak ve Yakub ile İsrailoğullarını Mısır'dan çıkartan Musa da vardır.

İlk İbrani ve Yahudi halkının babası olarak kabul edilen İbrahim, çevresinde gördüğü putperestliği reddederek tek tanrıcılığı benimsemişti. Tek Tanrı'ya iman etmesinin ödülü olarak, İbrahim'e kalabalık bir soy vaat edildi: "[Rab] sonra Avram'ı dışarı çıkararak, 'Göklere bak' dedi, 'Yıldızları sayabilir misin? İşte senin soyun o kadar çok olacak'" (Tekvin 15:5). İbrahim'in ilk çocuğu İsmail, ikinci oğlu ise Tanrı'nın İbrahim'in kültünü sürdürecek ve sürülüp kurtarıldıktan sonra İsrail Diyarı'nı (o zamanki adı ile Kenaan Ülkesi) miras alacak olan İshak'tı. Tanrı ata Yakub'u ve çocuklarını, birçok kuşaktan sonra esir edilecekleri Mısır'a gönderdi. Tanrı'nın Musa'ya İsrailoğullarını esaretten kurtarmasını emretmesinin ardından Mısır'dan Çıkış gerçekleşti. İsrailoğulları, M.Ö. 1313 (Yahudi Yılı 2448) tarihinde Sina Dağı'nda toplantılar ve onlara Tora indirildi. (Neviim ve Ketuvim ile birlikte, bu kitaplar Yazılı Tora olarak bilinirken, Mişna ve Talmud ise Sözlü Tora olarak bilinir.) Sonunda, Tanrı onları İsrail diyarına götürdü.

Tanrı, Musa'nın erkek kardeşi Harun'un soyundan gelenleri İsrailoğlu toplumu içinde mabet görevlileri sınıfı olarak belirledi. İlk dinsel törenleri mişkanda (taşınabilir tapınak) yönettiler; sonrasında da onların soyundan gelenler Kudüs Tapınağı'nda ibadetten sorumlu oldular.

İsrailoğulları İsrail diyarına yerleştikten sonra, taşınabilir tapınak Şiloh şehrine yerleştirildi ve 300 yılı aşkın bir süre boyunca da burada kaldı. Bu süre içinde, kimileri halkın günahlarının cezası olarak Tanrı tarafından gönderilen saldırgan düşmanlara karşı halkı toparlaması için Tanrı önemli erkekler, zaman zaman da kadınlar, gönderdi. Bu, Yeşu Kitabı ile Hakimler Kitabı'nda anlatılır. Zaman içinde, ulusun ruhani düzeyi öylesine düştü ki, Tanrı Kadim Filistinlilerin Şiloh'daki taşınabilir tapınağı ele geçirmesine izin verdi.

Bunun üzerine, Samuel Kitapları'nda anlatıldığı gibi, İsrail halkı Samuel peygambere diğer milletler gibi, daimi bir hükümdar tarafından yönetilmeleri gereken bir noktaya geldiklerini söyledi. Samuel, isteksizce bu talebi kabul etti ve büyük fakat çok mütevazı bir insan olan Saul'u Hükümdar olarak atadı. Halk, Saul'a baskı yaparak kendisine Samuel tarafından aktarılan bir emre karşı gelmeye itince, Tanrı Samuel'e onun yerine Davud'u atamasını söyledi.

Kral Davud tahta geçtikten sonra, Nathan peygambere daimi bir tapınak yapmak istediğini söyledi ve yaptıklarının ödülü olarak, Tanrı Davud'a oğlunun tapınağı yapmasına izin vermeyi ve tahtın hep çocuklarında kalacağını vaat etti (Davud'un tapınağı inşa ettirmesine izin verilmemişti, zira, birçok savaşta yer aldığı için barışı temsil eden bir tapınak yaptırması uygun olmayacaktı). Bunun sonucunda, Tanrı'nın arzu ettiği ve Krallar Kitaplarında belirtildiği gibi, ilk daimi tapınağı Kudüs'te yaptıran da Davud'un oğlu Süleyman oldu.

Kudüs'teki Batı Duvarı (Ağlama Duvarı), İkinci Tapınak'ı çevreleyen duvardan geri kalmıştır. Tapınak Dağı, Kudüs'teki en kutsal mekandır.

Rabinik gelenek, Sözlü Tora veya sözlü kanun olarak bilinen hukuki yorum ve ayrıntıların esasında Tanrı'nın Sina Dağı'nda Musa'ya söylediklerine dayanan yazılı olmayan bir gelenek olduğunu savunur. Ne var ki, Yahudilere yönelik baskıların artması ve ayrıntıların unutulma tehdidi ile karşı karşıya gelmesi sonucunda, bu sözlü yasalar Haham Yehuda haNasi tarafından M.S. 200 civarında derlenerek Mişna oluşturuldu. Talmud, Mişna ile sonraki üç yüzyıl boyunca redakte edilen haham yorumları olan Gemara'nın bir derlemesinden oluşuyordu. Gemara, Yahudi ilim dünyasının iki önemli merkezi Filistin ve Babil'den çıkmıştır. Daha eski olan derlemeye Kudüs Talmudu denir. Dördüncü yüzyılda, İsrail'de derlenmiştir. Babil Talmudu ise, I. Ravina, II. Ravina ve Rav Aşi tarafından M.S. 500'de derlenmiş, ancak daha sonraları da düzenlenmeye devam etmiştir.

Eleştirel tarihi bakış

Ana madde: Kadim Samilerin dini

Eleştirel yaklaşan akademisyenler (mütedeyyin olan ve olmayan Yahudiler) aralarında İbrani Kutsal Kitabı'nın da bulunduğu kutsal metinlerin Tanrı tarafından dikte ettirildiğini reddederken kimileri bunların vahyolunduğu savını reddeder. Bunun yerine, bu metinlerin insanlar tarafından kaleme alındığını ve belirli tarihi ve kültürel bağlamlarda anlam kazandığını düşünürler. Bu akademisyenlerin birçoğu belgesel hipotezin genel ilkelerini kabul eder ve Tora'nın birbirinden ayrılan hikâyelere dikkat çekecek bir şekilde bir araya getirilmiş bir dizi tutarsız metinden oluştuğunu öne sürer.[26][27][28]

Tora tomarı.

Bu akademisyenler, İsrailoğullarının ve İsrail dininin kökenlerine dair çeşitli teorilere sahiptir. Çoğunluğu, Birinci Tapınak döneminde İsrail ulusunu oluşturan insanların kökenlerinin Mezopotamya ve Mısır'a dayandığı konusunda birleşse de, bazıları bu halkların atalarının bir kısmının veya tümünün Mısır'da köle olup olmadığını sorgulamaktadır. Birçoğu, Birinci Tapınak döneminde, İsrail halkının henoteist olduğunu, yani her milletin kendine ait bir tanrısı olduğuna, ancak kendi tanrılarının diğerlerinin tanrılarından üstün olduğuna inandıklarını savunur.[29][30] Kimileri ise, katı tek tanrıcılığın Babil döneminde, belki de Zerdüştlükteki dualizme bir tepki olarak geliştiğini savunur.[31]

Bu görüşe göre, Yahudilerin çoğunluğu kendi tanrılarının tek tanrı (dolayısıyla da herkesin tanrısı) olduğuna ve vahyin kaydının (Tora) evrensel gerçekleri içerdiğine ancak Helenistik dönemde inanmaya başlamıştır. Bu yaklaşım, Yahudi olmayanlar arasında Yahudiliğe olan ilgideki artışı (bazı Yunanlılar ve Romalılar, görsel olarak temsil edilemeyen bir tanrıya olan inançlarından ötürü Yahudileri en "felsefi" halk olarak görüyordu) ve Yahudilerin evrensel gerçekleri belirlemeye çalışan Yunan fesefesine yönelik yoğunlaşan ilgisini yansıtıyor, dolayısıyla da –potansiyel olarak- en azından "tüm tanrılar birdir" anlamında tek tanrıcılık fikrine gidiyordu. "Yahudilik ile bire bir örtüşen, sınırları açık şekilde belirlenmiş bir Yahudi ulusu fikri de bu zamanda oluşmuştur."[32] Bir akademisyene göre, nihayetinde Hıristiyanlık dininin ve Rabinik Yahudiliğin doğuşu ile sonuçlanan ilk Hıristiyanlar ile Ferisiler arasındaki çatışma, Yahudilerin kendi ulusal adanmışlık iddiaları ile teolojik evrenselciliği bağdaştırma mücadelelerini yansıtıyordu.[33]

Tel Aviv Üniversitesi'nden Prof. Ze'ev Herzog'a göre, bir devlet dini olarak tek tanrıcılık muhtemelen "İsrail Krallığı'nın ortadan kaldırılmasının ardından, Yehuda Krallığı döneminde icat edilmiştir." Herzog şöyle devam ediyor: "Tek tanrıcılığın İsrail ve Yehuda krallıkları tarafından ne zaman benimsendiği sorusu, iki tanrıdan bahseden eski İbranice yazıtların keşfedilmesi ile ortaya çıkmıştır; Yehova ve Aşerah'ı. Negev tepesi bölgesinin güneybatısındaki Kuntiliet Ajrud ve Yahudiye eteklerindeki Khirbet el-Kom'daki iki kazı alanında, "Yehova ve Aşerah'ı," "Yehova Şomron ve Aşerah'ı," "Yehova Teman ve Aşerah'ı"ndan bahseden yazıtlar bulunmuştur. Yazıtları hazırlayanlar, iki tanrıyı, Yehova ve eşi Aşerah'ı tanıyorlar ve bu ikilinin adına şükranlarını sunuyorlardı." [34]

Kenaan etkisi

Yehova'nın kökenleri, merkezinde Yunan panteonuna çok benzer bir tanrılar panteonunun bulunduğu daha önceki Kenaan dinine dayanıyor olabilir. Bu panteonun en tanınan tanrısı, Tevrat'ta da ismi altmışdan fazla defa geçen Ba'al'di.[35] Ba'al, tapılması Tanah'da defalarca yasaklanan fırtına ve bereket tanrısıydı.[36] Hayatta kalmaya odaklanmış bir toplumda, bereket en yüksek faydayı temsil ediyordu. Bununla birlikte, Ba'al panteonun başı değildi. Bu unvan, Merhametli El'e aitti. İlk olarak Mendenhall tarafından ortaya atılan bir teoriye göre, kendi kendini marjinalize etmiş, bir grup mazlum insan, yani apiru (kurulu düzenin dışında duran insanları tanımlayan, muhtemelen İbrani kelimesinin de kökeni olan bir terim) baş tanrıları olarak El'e tapınmaya başladı.

Esasında bir Kenaan tanrısı olmayan Yehova olarak bilinen tanrıya tapınma, muhtemelen Levant bölgesinin güneyindeki Midyan'da[37] ortaya çıkmış, Levant bölgesine de güneyden bir grup göçebe tarafından getirilmişti (Tevrat geleneğine göre, Mısır'dan gelen köleler). Yabancı tanrı Yehova'nın yerel tanrı El ile birleştiği ve Yehova'nın El'in birçok özelliğini aldığına inanılmaktadır: yaşlı bir tanrı; bilge bir tanrı; hatta yaratıcı bir tanrı.[38] Bu birleşmeye ek kanıt olarak, Tanah'ta Tanrı için "El" kelimesi kullanılır. Özellikle, Rabinik kaynaklarda Tanrı için "El-Şaday" terimi kullanılır. El-Şaday'ın, El'in yeryüzünde oturmasına yapılan bir gönderme ile, "Dağda oturan El" anlamına gelmesi kuvvetle muhtemeldir.[39]

Genellikle, İsraillilerin yeni, yerleşik bir etnik grup olarak konumlarını M.Ö. 12. yüzyılda pekiştirdikleri düşünülürse de[40], başta Israel Finkelstein olmak üzere bazı arkeologlar İsraillilerin baskı altındaki insanlar tarafından oluşturulmuş bir koalisyon olduğu iddiasını, Yahudi halkının ayrı bir etnik grup olarak ortaya çıkışının M.Ö. dokuzuncu veya sekizinci yüzyıla kadar gerçekleşmediğini savunarak reddetmektedir.[41]

Zaman içinde, Yahudilik Kenaan panteonunun diğer tüm tanrı ve tanrıçaları ile tüm bağlantılarını keserek tek tanrıcı bir din olmuştur. Ancak bunun ne zaman gerçekleştiği de ayrı bir tartışmanın konusudur. Yehova'nın El ile birleşmesinden ve sadece Yehova'ya ibadeti merkez alan resmi ortodoksluğun ortaya çıkışından çok daha sonra İsrailoğullarının Yehova'nın eşi olarak Aşerat'a da tapınması veya hürmet göstermesini savunan argümanlar ortaya konmuştur. Kenaan panteonunda El'in eşi olan Aşera'dan[42], genellikle bu tanrıçaya tapınmanın veya stylize edilmiş bir ağaç şeklinde olduğuna inanılan kült sembolünün kullanımının kınanması bağlamında Tanah'da kırktan fazla defa bahsedilir.[43] Çok da puta benzemeyen bu sembolün özellikle İsrailoğulları kadınları arasında yaygın bir tapınma aracı olarak kullanılmasına (resmi ortodoksluk tarafından olmasa da halk arasında) hoşgörü gösterildiğine inanılmaktadır.[44]

Kuntillet Ajurd ve Khirbet el-Kom'da bulunan yazıtlarda, "Yehova ve Aşera'sına" atıfta bulunulmaktadır.[45] Yazıtların tanrıça Aşera'ya mı yoksa Aşera kültünün bir sembolü olan "Aşera"ya mı atıfta bulunduğu tartışılmaktadır. Her iki durumda da, Yehova'nın Aşera ile ilişkilendirildiğine şüphe yoktur. Muhtemelen Yehova'nın El'in birçok özelliği ile birlikte, eşini de aldığı algılaması ortaya çıkmıştır.

Aşera'nın ve tüm Kenaan tanrılarının İsrailoğullarının dininden kati olarak tasviye edilmesinde, M.Ö. 621 yılında Josiah tarafından gerçekleştirildiğine inanılan reformasyonun muhtemelen etkisi olmuştur.[46]

Antik çağ

Ana maddeler: İsrail Krallığı (Kuzey), Yehuda Krallığı ve Babil Sürgünü

Başkenti Kudüs olan Birleşik Monarşi Saul'un hükümdarlığı döneminde kuruldu ve Kral Davud ve Süleyman'ın hükümdarlığında devam etti. Süleyman'ın ardından, ülke İsrail Krallığı (kuzeyde) ve Yehuda Krallığı (güneyde) olmak üzere iki ayrı krallığa ayrıldı. İsrail Krallığı, M.Ö. 8. yüzyılda Asur hükümdarı II. Sargon tarafından fethedildi ve ülkenin başkenti Samarya'dan çok sayıda insan esir edilerek Media ve Habur vadisine götürüldü. Yehuda Krallığı ise, M.Ö. 6. yüzyılda Babil ordusu tarafından fethedilene kadar bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürdü. Bu sırada, Yahudilikte ibadetin merkezinde yer alan Birinci Tapınak da yıkıldı. Yehudalı seçkinlerin Babil'e sürgün edilmesi ile ilk Yahudi diyasporası da oluşmuş oldu. Bu esaret döneminde, Babil'deki Yahudiler, "Babil Talmudu"nu, Yehuda'da kalan Yahudiler ise "Filistin Talmudu"nu kaleme almışlardır. Bunlar, Tora'nın ilk bilinen yazılı halleridir ve Babil Tamudu da günümüzde kullanılan Talmud'dur. Babil'in Persler tarafından fethedilmesinin ardından, Babil Sürgünü olarak da bilinen yetmiş yıllık dönemden sonra Babil'deki Yahudilerin birçoğu memleketine döndü. Yeni İkinci Tapınak inşa edildi ve eski dini uygulamalara yeniden başlandı.

İkinci Tapınak'ın ilk yıllarında, en yüksek dini otorite, Büyük Meclis olarak bilinen başını Ezra Kitabı'ndan Ezra'nın çektiği bir konseydi. Büyük Meclis'in diğer başarıları arasında, Tevrat'ın son kitaplarının bu dönemde kaleme alınması ve kanunun kesinleştirilmesidir. Helenistik Yahudilik, M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren Ptolomeos dönemi ve sonrası Mısır'da yayılmaya başlamış ve gnostisizm ile Erken Hıristiyanlığın yükselişine paralel olarak 3. yüzyıldaki düşüşüne kadar, Roma İmparatorluğu'nun her yerinde kayda değer bir hoşgörülen din (religio licita) haline gelmiştir.

Milattan sonra 66'da, Roma yönetimine karşı patlak veren Yahudi ayaklanmasından sonra, Romalılar Kudüs'ü neredeyse tümüyle yıktı. İkinci bir ayaklanmanın ardından ise, Yahudilerin Kudüs şehrine girmesi yasaklanırken çoğu Yahudi ibadeti de Roma tarafından yasaklandı. Kudüs'ün yıkılmasının ve Yahudilerin sürülmesinin ardından, Yahudilerin ibadetinin Tapınak etrafında merkezlenmesi sona erdi, kurbanın yerini dua aldı ve ibadet, cemaatin öğretmeni ve önderi olarak hareket eden hahamlar etrafından yeniden şekillendirildi (bkz. Yahudi diyasporası).

Tarihte Yahudi gruplaşmaları (1700 yılına kadar)

Milattan Sonra 1. yüzyıl civarında, aralarında Farisiler, Sadukiler, Zealotlar, Esseniler, Yazıcılar ve Hıristiyanların da bulunduğu çok sayıda küçük Yahudi mezhebi bulunuyordu. İkinci Tapınak'ın M.S. 70 yılında yıkılmasının ardından bu mezhepler de yok olmuştur. Hıristiyanlık, Yahudilikten kopup ayrı bir din haline gelerek varlığını sürdürdü; Ferisiler ise Rabinik Yahudilik (günümüzde kısaca "Yahudilik") şeklinde ayakta kalmıştır. Saddukiler, Neviim ve Ketuvim'in vahyolunduğunu reddederek tek vahyolunmuş kitap olarak addettikleri Tora'ya dönmüşlerdir. Sonuç olarak, Ferisilerin inanç sisteminin (modern Yahudiliğin temelini oluşturan) bazı temel özellikleri Saddukilerden de kabul görmemiştir.

Sadece Tora'yı esas alan Saddukiler gibi, 8. ve 9. yüzyıllarda bazı Yahudiler Mişna'da kayda geçen (ve daha sonra her iki Talmud ile hahamlar tarafından geliştirilen) Sözlü Yasa'nın otoritesini ve vahyolunduğunu reddetmiş, bunun yerine sadece Tanah'ı esas almışlardır. Bu gruplar kısa sürede, rabinik geleneklerden ayrılan kendi sözlü geleneklerini oluşturmuş, sonunda da Karaim mezhebini kurmuşlardır. Günümüzde hâlen az sayıda Karay varlığını sürdürmekte, bunların büyük bölümü de İsrail'de yaşamaktadır. Rabinik Yahudiler ve Karay Yahudileri birbirlerinin Yahudi olduğunu kabul etmekle birlikte, öteki inancın kusurlu olduğunu savunmaktadır.

Zaman içinde, Yahudiler farklı etnik gruplara bölünmüşlerdir; diğerlerinin yanı sıra, Aşkenaz Yahudiler (Orta ve Doğu Avrupalı), Sefarad Yahudileri (İspanya, Portekiz ve Kuzey Afrika'dan), Etiyopya'dan Beta Israel ve Arap Yarımadası'nın güney ucundan Yemen Yahudileri. Bu kültürel bir ayrım olup herhangi bir doktrinel anlaşmazlığa dayanmamaktadır, ancak aradaki mesafe uygulama ve dualarda küçük farklılıklara yol açmıştır.

Baskılar

Ana madde: Yahudilere yönelik baskılar, Antisemitizm ve Antisemitizmin tarihi

Antisemitizm (Yahudi düşmanlığı), Ortaçağ'da ortaya çıkmış, kendini, baskılar, pogromlar, din değiştirmeye zorlama, sürülmeler, sosyal kısıtlamalar ve gettolara kapatma şeklinde göstermiştir.

Bu niteliksel olarak, antik çağlarda Yahudilere yönelik baskılardan farklı olmuştur. Antik çağdaki baskı siyasi sebeplere dayanıyor, Yahudiler başka herhangi bir etnik gruptan farklı bir muameleye tabi tutulmuyorlardı. Kiliselerin yükselişi ile birlikte, Yahudilere yönelik saldırıların daha ziyade özellikle Hıristiyanlığın Yahudilere ve Yahudiliğe bakışından kaynaklanan teolojik değerlendirmelerden destek almaya başlamıştır.[47]

Hasidizm

Ana madde: Hasidik Yahudilik

Hasidik Yahudilik, Baal Şem Tov (veya Besht) olarak da tanınan Yisroel ben Eliezer (1700-1760) tarafından kurulmuştur. Kökenleri, Yahudi halkının baskıya uğradığı, Avrupalı Yahudilerin kendi içlerine dönerek Talmud çalışmalarına odaklandığı bir döneme dayanır; çoğu kişi, Yahudi yaşamının birçok ifadesinin gereğinden fazla "akademik" hale geldiğini ve ruhaniyet ile neşe üzerinde hiç durmadığını hissediyordu. Müritleri birçok takipçi çekerek Avrupa'nın her yerinde sayısız Hasidik tarikatlar kurmuşlardır. Hasidik Yahudilik zaman içinde Avrupa'daki birçok Yahudinin yaşam biçimi haline gelmiş, 1880'li yıllardaki Yahudi göç dalgaları, bu akımı Amerika Birleşik Devletleri'ne de taşımıştır.

Başlarda, Hasidik olan ve olmayan Yahudiler arasında ciddi bir hizipleşme yaşanmıştır. Avrupalı Yahudilerden Hasidik hareketi reddedenleri Mitnagdim ("Karşıtlar/Reddiyeciler") olarak adlandırıyordu. Hasidik Yahudiliğin reddedilmesinin sebepleri arasında, Hasidik ibadetin aşırı yoğun olması, liderlerine geleneklerin dışında yanılmazlık ve mucize yaratma özelliklerini isnat etmesi ve mesihçi bir mezhep haline gelebileceğine yönelik endişeler vardı. O zamandan bu yana, Hasidler ile rakipleri arasındaki farklılıklar kademeli olarak azalmış, bugün her iki grup da Haredi Yahudiliğin parçası haline gelmiştir.

Aydınlanma ve Reform Yahudiliği

Ana madde: Haskala ve Reform Yahudiliği

On sekizinci yüzyılın sonlarında, Avrupa Aydınlanma olarak da bilinen bir grup entelektüel, sosyal ve siyasi hareketin etkisi altına girdi. Aydınlanma, Avrupa'da Yahudilerin kendi dışlarındaki laik dünya ile etkileşimlerini yasaklayan kanunların azalmasına da yol açarak Yahudilerin laik eğitim ve deneyime erişimesine imkân vermiştir. Gerek Aydınlanma'ya gerekse bu yeni özgürlüklere tepki olarak özellikle Orta Avrupa'da Haskala veya "Yahudi Aydınlanması" adı verilen buna paralel bir Yahudi hareketi de başlamıştır. Hareket, laik toplum ile entegrasyona ve akıl gibi, dini olmayan bilgiye ulaşma çabasına önem veriyordu. Haskala'nın destekçileri ile daha geleneksel Yahudi kavramlarının takipçileri arasındaki etki ve tepkiler Yahudilikte bir dizi farklı kolun oluşumu ile sonuçlanmıştır: Haskala destekçileri Reform Yahudiliği ve Liberal Yahudiliği, gelenekselciler Ortodoks Yahudiliği, her iki taraf arasında bir denge noktası arayan Yahudiler ise, Masorti ve Muhafazakar Yahudiliği kurmuşlardır. Bu süreçte birkaç küçük grup da ortaya çıkmıştır.

Günümüzde Yahudilik

Yahudilik dünyanın her yerine yayılmıştır. Mumbai şehir merkezinde bir sinagog.

Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Kanada, Birleşik Krallık, Arjantin ve Güney Afrika gibi modern ekonomilere sahip sanayileşmiş ülkelerin birçoğunda, çok farklı Yahudilik uygulamaları bulunmakta, bunun yanı sıra, laik ve dindar olmayan Yahudilerin sayısında da artış görülmektedir. Örneğin, 2001 Ulusal Yahudi Nüfus Araştırması'na göre, dünyada en kalabalık ikinci Yahudi nüfusa ev sahipliği yapan Birleşik Devletler'deki Yahudi toplumunda, 5,1 milyon Yahudiden 4,3 milyonu din ile bir şekilde bağlantılıydı. Din ile ilgisi olan Yahudi nüfusun %80'i bir şekilde dini ibadete katılırken sadece %48'i bir sinagoga üyeydi.

Bu durumu bir kriz olarak algılayan ABD ve Kanada'daki dini (ve laik) Yahudi hareketleri, Yahudi cemaatindeki karma evlilikler ve asimilasyon oranlarındaki artıştan büyük endişe duymaktadır. Amerikalı Yahudiler daha geç evlendikleri ve daha az sayıda çocuk sahibi oldukları için, ülkedeki Yahudiler arasındaki doğum oranları 2,0'dan 1,7'ye düşmüştür (nüfus ikame oranı 2,1'dir). Karma evlilik oranları ABD'de %40 ile 50 arasında iken, karma evlilik yapan çiftlerin çocuklarından sadece üçte biri Yahudi olarak yetiştirilmektedir. Karma evlilikler ve düşük doğum oranları yüzünden, ABD'deki Yahudi nüfusu 1990 yılında 5,5 milyondan 2001 yılında 5,1 milyona düşmüştür. Bu, Diyaspora'daki Yahudi cemaatindeki genel nüfus eğilimleri açısından da gösterge niteliği taşımakla birlikte, toplam nüfus üzerine odaklanılması, Haredi Yahudilik gibi bazı mezhepler ile cemaatlerdeki büyüme eğilimlerini gizlemektedir.

Baal teşuva hareketi, dine "dönen" veya daha dindar hale gelen Yahudilerin oluşturduğu bir harekettir.

Yahudilik ve diğer dinler

Hıristiyanlık ve Yahudilik

Ayrıca bakınız: Judeo-Hıristiyan, Hıristiyanlık ve antisemitizm, Yahudilikte İsa'ya bakış, İsa'nın kültürel ve tarihi geçmişi ve Hıristiyan-Yahudi uzlaşısı

Tarihçiler ve teologlar bazı Hıristiyan gruplar ile Yahudi halkı arasındaki değişen ilişkiyi düzenli olarak gözden geçirmektedir; Hıristiyan-Yahudi uzlaşısı başlıklı makale güncel meselelerden birini ele almaktadır.

İslam ve Yahudilik

 


İslam ve Yahudilik arasında karmaşık bir ilişki bulunmaktadır. Geleneksel olarak, İslam topraklarında zımmi statüsünde yaşayan Yahudilerin dinlerini uygulamalarına ve kendi iç meselelerini yönetmelerine, çeşitli koşullar çerçevesinde izin veriliyordu.[48] Müslümanlara cizye (her özgür yetişkin gayrımüslüm erkekten alınan vergi) ödemek zorundaydılar.[48] İslami yönetim altında, zımmiler düşük bir statüye sahiptiler. Silah taşımalarının ve Müslümanları ilgilendiren davalarda şahitlik etmelerinin yasaklanması gibi çok sayıda sosyal ve yasal engelleri vardı.[49] Ancak bu engellerin büyük bölümü sembolikti. En onur kırıcı olanı ise, Kuran'a ya da hadislere dayanmayan ancak Ortaçağ başlarında Bağdat'ta ortaya çıkan ve son derece düzensiz bir şekilde uygulanan ayırt edici kıyafet giyme zorunluluğuydu.[50] Yahudiler dinleri yüzünden öldürülme ya da sürülme veya zorla din değiştirmeleri yönünde baskı ile nadiren karşılaşmışlar, çoğunlukla da ikamet ve meslek tercihlerinde serbest olmuşlardır.[51] Nitekim, Emeviler ve Abbasilerin yönetimi altında 712-1066 yılları arası dönem İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı olarak adlandırılır. Yahudilere yönelik katliamların en önemli örneklerinden biri, 12. yüzyıl Endülüs'ünde Muvahhid hanedanının hükümdarları tarafından Yahudilerin öldürülmesi ya da din değiştirmeye zorlanmasıdır.[52] İkamet ettikleri yeri seçme özgürlüklerinin ellerinden alındığı örneklerin başında ise, Yahudilerin 15. yüzyıldan başlayarak, özellikle de 19. yüzyıl başlarından itibaren Fas'ta mellah adı verilen duvarlarla çevirili mahallelerde yaşamaya zorlanmasıdır.[53]

Hizbullah ve Hamas gibi Arap-İslami hareketlerin propragandasında, İran İslam Cumhuriyeti'nin çeşitli kurumları tarafından yapılan çeşitli açıklamalarda ve Refah Partisi'ne yakın gazete ve diğer yayınlarda standart antisemitik temalar yaygın olarak kullanılmaktadır.[54]

Yahudiliği içine alan sinkretik hareketler

Yahudilikten unsurları diğer dinlerinkilerle birleştiren bazı örgütlenmeler de bulunmaktadır. Bunların en tanınmışı, çoğunlukla Yahudi olmayanların yanı sıra bazı etnik Yahudilerin de üyeleri arasında bulunduğu, Yahudileri Hıristiyanlığa çekmek amacıyla başlatılan, Mesihçi Yahudilik adlı Hıristiyan hareketidir. Mesihçi Yahudilik, tarihi olarak neredeyse tamamen İsa'nın ikinci defa gelmesi için Yahudilerin İsa'yı mesih olarak kabul etmesi gerektiği inancını savunan Hıristiyan Evanjelist örgütler tarafından maddi olarak desteklenmiştir. Bu gruplar, tipik olarak Hıristiyan teolojisini ve Kristoloji'yi Yahudi dini uygulamalarından oluşan ince bir cila ile bir araya getirirler. Bu gruplar arasından en tartışmalı olanı, ABD'nin büyük şehirlerinde sayısız misyonerlik kampanyaları ile etnik Yahudileri aktif şekilde Hıristiyanlığa çekmeye çalışan, İsa için Yahudiler'dir.

Sinkretizmin diğer örnekleri arasında, Mesihçi Yahudilik gibi, pagan veya Vika inançlarını Yahudiliğin bazı uygulamaları ile bir araya getiren gevşek örgütlenmiş az sayıda Yahudinin oluşturduğu Judeo-Paganlar da vardır. Bir diğer gevşek örgütlü grup olan Yahudi Budistler ise, inançlarında Asya ruhaniliğine de yer verirler; bazı Yenilenmeci Yahudiler ise rahatça ve açık bir şekilde Budizm, Sufizm, Kızılderili dini ve diğer dinlerden de unsurları almaktadır.

Yahudilikteki mistik Kabbala uygulaması, Kabbala Merkezi'nin temsil ettiği bir hareket doğurmuştur. Merkezde, çeşitli dinlerden öğretmenler görev almaktadır.

T.C. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretim Programında Musevilik

Yahudilik'te ahiret inancı tarihi bir gelişme izlemiştir. Tevrat'ın bazı bölümlerinde ahiret inancına dair ipuçları bulunmaktadır. Bazı dinler tarihçilerine göre, yeniden dirilme ile ilgili metinler günümüze kadar ulaşmadığı için Yahudiler bu tür inançları Babil Sürgünü sırasında İran'dan almışlardır.

Babil Sürgünü öncesi Yahudilik'te iyi, kötü, ölen bütün insanlar "Şeol" adı verilen bir yere gidecekler, orada üzüntülü bir şekilde varlıklarını sürdürecekler, ruhları da mezarda kalacaktır. Yahudilik'te ahiret inancı konusunda, daha sonraki dönemlerde birtakım gelişmeler olmuş, yeniden dirilme, yargılanma, sonsuz yaşam, cennet, cehennem gibi inançlar ortaya çıkmıştır. Yahudilik'teki cennet (Gan Eden), cehennem (Geinam), hüküm günü vb. ilgili emirleri Talmud açıklamıştır. Yahudilerin, Müslümanlık ve Hıristiyanlık'ta olduğu gibi belli başlı iman esaslarına kavuşmaları filozof Rabbi Moşe ben Maymon (Maymonides, 1135-1204)'le mümkün olabilmiştir. O'nun meydana getirdiği günümüze ulaşan 13 Maddelik İnanç Esasları şudur;

  1. Tanrı var olan her şeyi yaratıcısıdır.
  2. Tanrı birdir.
  3. Tanrının bedeni yoktur, hiçbir şekilde tasvir edilemez.
  4. Tanrının başlangıcı ve sonu yoktur.
  5. Yalnız Tanrı'ya dua edilmelidir.
  6. Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur.
  7. Musa, bütün peygamberlerin en büyüğüdür.
  8. Elimizdeki Tora, Tanrı tarafından Musa'ya verilen ve günümüze kadar değiştirilmeden gelen kitabın aynıdır.
  9. Dinimiz ilahî bir dindir.
  10. Tanrı, insanların bütün hareket ve düşüncelerini bilir.
  11. Tanrı, emirlerine uyanları mükafatlandırır, uymayanları eğer tövbe etmezlerse cezalandırır.
  12. Tanrı gecikmiş olsa da Mesih'i gönderecektir.
  13. Ruhumuz ölümsüzdür. Tanrı dilediğinde ölüleri diriltecektir.

Yahudiler ibadetlerini sinagoglarda (Bet Kneset) yaparlar. Sinagoglar'da rulo halinde el yazması Tevrat tomarlarının konulduğu, Ehal HaKodeş adı verilen, Doğu'ya (Mizrah) yönelik kutsal bir bölme vardır. Sinagoglarda Yedi Kollu Şamdan (Menora) da bulunur. Bundan ayrı olarak Kral Davud'un mührü kabul edilen iki üçgenden meydana gelmiş Magen David denilen altı köşeli bir yıldız da vardır.

Yahudiler sinagoglarda Tevrat'tan bazı parçaları sesli bir şeklide okurken bazı bölümler ise sessiz okunur. Tevrat rulolarının kılıfından çıkarılarak hazan tarafından okunması, ibadetin en önemli anıdır. Yahudilkte sinagog dışında evlerde de ibadet edilebilir ancak cemaat ile ibadet daha makbul sayılır.

Musevi evlerinin giriş kapılarının ve tuvalet banyo hariç her kapısının sağ pervazında "Mezuza" denilen, rulo haline getirilmiş Tevrat'tan cümlelerinin yazılı olduğu kutucuklar çakılıdır. Eve giriş çıkışta Yahudiler bu kutucuğa dokunarak parmaklarını öperler. İbadet, Doğu yönüne yönelerek yapılır. Başa Kipa, adı verilen takke takılır, erkekler her sabah sırtlarına beyaz renkte ve mavi çizgileri olan dua şalı Tallit giyerler. Kadınların ibadete katılma mecburiyeti yoktur, ancak başları örtülü olarak ibadete katılabilirler.

Yahudi dininde ibadet esasını ilâhiler oluşturur. İbadet sırasında okunan bazı kalıplaşmış dua ve ilâhiler vardır. Dua, dindar Yahudinin yaşamında önemli bir yer işgal eder. Yahudilikte ibadet günlük ve haftalık olmak üzere ikiye ayrılır. Günlük ibadet sabah, öğle ve akşam yapılır. Haftalık ibadet ise Cumartesi (Şabat) günü havra (sinagog)'da yapılır.

Yahudiler sabah ayininde bir dua şalı (Tallit) kuşanırlar. Bayram ve Cumartesi günleri dışında sabah ayininde, sol pazu (Solaklar sağ pazuya) ile alına içinde Tora'dan bölümlerin bulunduğu küçük kutucukların takılı olduğu birer dua kayışı Tefilin bağlanır. Dualar ayakta, oturarak vücudu sallayarak ve bazen öne hafifçe eğilerek okunur. Toplu dualar 13 yaşına girmiş en az 10 erkeğin (Minyan) iştirakiyle yapılır.

Cumartesi ibadeti, cuma akşamı güneşin batmasıyla başlar, cumartesi akşamı güneşin batışından sonra sona erer. Bu ibadet sinagogda yapılır. Bu maksatla cumartesi günü ateş yakmak, çalışmak, taşıt kullanmak vb. yasaktır.

Musevîlik'te Tanrının adını telaffuz etmek günah sayıldığından YHWH ismi yerine Elohim, Şaday, Adonay gibi isimler kullanılır hatta bunların da yerine Haşem yani "İsim" kullanılır. Yehova, Musevîlerin millî ve hâkim bir Tanrısı'dır. İnsan da O'nun kulu durumundadır. İnançlarına göre Yehova sadece İsrâiloğulları'na şefaat eden, kıskanç bir Tanrı'dır. İsrâiloğulları yabancı bir ülkede de O'nun tarafından korunacaktır. O, İbrahim, İshak ve Yakub'un Tanrısı'dır.