63 : ) ELEMENT NEDİR ...? KAÇ ELEMENT VARDIR....? / 16-11-2013

 

 ELEMENT 

 

NEDİR.....?

 

  Kimyasal metodlarla daha basit maddelere ayrışması mümkün olmayan basit madde.

Su bir element değildir.

Fakat suyun elektrolizinden elde edilen hidrojen ve oksijen birer elementtir.

Saf şeker bir element değildir. Çünkü şekerden karbon, hidrojen ve oksijen çıkarılabilirelement

Element, aynı cins ve kimya tepkimelerinde bölünmeyen en küçük parçaların yığınıdır.

Bu parçalara atom denir.

 

Farklı atomların birleşmesinden yeni bir madde olan bileşik elde edilir.

Su, oksijen ve hidrojenden elde edilir.

Bir element, herhangi bir enerji kullanılarak (ısı, ışık, elektrik gibi) daha basit maddelere ayrıştırılamaz.

Elementin diğer bir özelliği de bir bileşik vermek üzere kimyasal reaksiyona girdiği zaman ağırlığının değişmemesidir.

1960 yılına kadar bilinen elementlerin sayısı 103’tü.

Bugün ise bilinen element sayısı 107’dir.

Fakat bütün özellikleri bilinen element sayısı sadece 95’tir.

Diğerlerinin yalnız atom ve kütle numaraları bilinmektedir.

Tabiatta mevcut olan element sayısı da yaklaşık 93’tür.

Diğerleri laboratuvarlarda sentetik olarak elde edilmiştir.

Tabiatta olan elementlerin 30 kadarı serbest halde, yani diğer elementlerden herhangi biriyle birleşmemiş halde bulunabilir.

Bunlar aktif olmayan, yani normal şartlarda reaksiyon verme kabiliyeti çok az olan maddelerdir.

Platin, altın, gümüş, bakır, moleküler azot vs. bunlara misaldir. Oksijen çok aktif olduğu halde, O 2 şeklinde atmosferde bol miktarda bulunur.

Fakat bileşik halinde suda, kayalarda ve arz içindeki minerallerde de bol miktarda bulunur.

Yer küresinde % 46,6 oksijen, % 27,72 silisyum, % 8,13 alüminyum, % 5 demir, % 3,63 kalsiyum, % 2,83 sodyum, % 2,59 potasyum ve % 2,09 magnezyum bulunmaktadır.

Bunların toplamı % 98,5 kadardır.

Diğer elementlerin tamamı da yer küresinin % 1,5 kadarını teşkil eder. Oda sıcaklığında on bir element gaz, altı element de sıvıhaldedir.

Elementlerin özellikleri

Elementlerin özellikleri, büyük ölçüde atomunun büyüklüğü ve elektronik yapısına bağlıdır.

Bu yüzden her bir elementin özelliği diğerinden çok farklı olabilir.

Mesela; helyumun erime noktası -271,4°C(29,6 atm’de), kaynama noktası ise -268,98°C’dir.

Tungsten (volfram) elementinin ise erime noktası 3370°Cve kaynama noktası 5900°C’dir.

Hidrojenin bir atmosfer basınçta ve 0°C’deki yoğunluğu 8,986.10 -5 g/cm 3 iken, iridyum ve osmiyumun yoğunluğu 22,8 g/cm 3 tür.

Yani iridyumun yoğunluğu aynı şartlarda (basınç ve sıcaklıkta) hidrojenin yoğunluğunun yaklaşık 253.000 katıdır.

Periyodik cetvelde aynı periyodda bulunan elementlerin özellikleri düzenli bir şekilde değişir. Mesela, erime noktası soldan sağa gidildikçe azalır.

Elementlerin içinde hakiki metal 77 tanedir. Bunlar elektrik ve ısıyı iyi naklederler.

Buharları tek atomlu olup, bileşiklerinde daima (+) değerlikli olurlar

. Metal olmayan, yani ametal olan element sayısı 17’dir.

Fiziki özellikleri metallerin aksidir. Necip gazlar müstesna diğer ametaller gaz halinde iki atomludurlar.

Bileşiklerinde eksi ve artı değerlikli olabilirler. Fluor daima eksi değerliklidir. Oksijen de fluor ile olan bileşiği hariç bütün bileşiklerinde eksi değerliklidir.

Bir de yarımetaller vardır ki, bunlar bazı durumlarda metal, bazı durumlarda ise ametal gibi hareket ederler.

Beş tane element de sıvı haldedir. Bunlar Civa (E.N. -38,4°C), Galyum (E.N. 29,8°C), Sezyum (E.N. 28,7°C), Fransiyum (E.N. 27°C) ve Brom (E.N. -7,2°C) dur.

Elementlerin yapısı

Elementlerin en küçük parçası atom olup, atom bir çekirdek ve bu çekirdeğe çeşitli uzaklıklarda bulunan elektronlardan meydana gelmiştir.

Protonun kütlesi, nötronun kütlesine hemen hemen eşit olup, kütleleri yaklaşık 1,67.10 -24 gramdır.

Çekirdek, atomun toplam hacmi yanında ihmal edilecek kadar küçük olup, pozitif elektrik yüklüdür.

Pozitif elektrik yükü protondan gelmektedir.

Proton (+1) elektrik yüklü olmasına rağmen, nötron yüksüz (nötr)dür.

Çekirdekteki nötron sayısı ya proton sayısına eşit veya fazladır. (

Nötronu olmayan tek element hidrojendir.) Bir elementte (serbest haldeyken) proton sayısı elektron sayısına eşittir.

Elektronun kütlesi protonun kütlesinin yaklaşık 1840’ta biri kadar olup, elementin kütlesi yanında yok denecek kadar azdır.

Elektronun elektrik yükü (-1) olduğundan, element serbest haldeyken nötr olarak kabul edilir.

Elementin proton sayısı atom numarasına eşittir.

Elementin sembolünün altında gösterilir.

Mesela 20 Ca hali kalsiyum atomunun atom numarasının 20 olduğunu ve aynı zamanda, proton ve elektronun 20’şer tane olduğunu ifade eder.

Atom numarasının değişmesi mümkün değildir. Değiştirilebilirse, yeni bir element meydana gelir.

Proton ve nötron sayılarının toplamı, kütle numarasını verir ve sembolün üst kısmında gösterilir.

Bir elementin atom numarası sabit olduğu halde kütle numarası değişik olabilir.

element nedir

 

İzotop

Atom numarası aynı, kütle numarası farklı olan, aynı sembolle gösterilen ve benzer kimyasal-fiziksel özelliklere sahip elementlere izotop elementler denir.

Kütle farkı nötron sayısından meydana gelmektedir.

Mesela, atom numarası 50 olan (50 proton) kalayın tabiatta 10 tane izotopu vardır.

Kalay elde edildiği zaman, bu on izotopu bir arada elde edilir ve izotoplarının yüzde oranları belirlidir.

Klor gazı tabiatta 17 Cl 35 (% 75,5) ve 17 Cl 36 (% 24,5) izotoplarını ihtiva eder.

Bu izotopların ortalaması klor elementinin atom ağırlığını verir ki, hesaplarda bu rakam kullanılır.

Bir elementin, elde edildiği kaynak ne olursa olsun, izotoplarının yüzde oranı sabit olmasına rağmen, nadiren bazı elementlerinki farklı olabiliyor.

Mesela Bor’un ( 5 B 10 ) ve ( 5 B 11 ) şeklinde 2 izotopu vardır.

Elde edildiği kaynağa bağlı olarak bu izotopların yüzdesi sıra ile % 18,98-% 18,55 ve % 81,02-% 81,55 olabiliyor.

Berilyum, fluor, fosfor, kobalt, arsenik, iyot, altın gibi bazı elementlerin izotopları yoktur.

Tabii olarak meydana gelen elementlerin 259 tane kararlı izotopu olduğu halde, izotopu kararlı olmayan 65 tane tabii element vardır.

1100’den fazla kararsız (radyoaktif) izotop vardır.

Elementlerin elektron düzeni: Element atomunun elektronları, atomun çekirdeği etrafında belirli kaidelere bağlı olarak yerleşir.

Bu kaideler kuvantum teorisi ile açıklanmıştır.

Bu teoriye göre çekirdek dışındaki bir elektronun 4 kuvantum sayısı vardır.

Pauli prensibine göre bir atomda bulunan iki elektronun en azından bir kuvantum sayısı farklı olmalıdır.

Mesela bir orbitalde ancak iki elektron bulunabilir.

Bu iki elektronun üç kuvantum sayısı aynı olduğu halde, spin (dönme impulsu) kuvantları farklıdır. Yani birbirinin aksi yöndedir. Kuvantum sayıları:

1. Prinsipal (baş veya asli) kuvantum sayısı (n): Bu kuvantum sayısı elementin atomundaki enerji seviyelerini gösterir.

Bu enerji seviyeleri 1,2,3,4,... olarak sıralanmış olup,

n= 1 için K, n= 2 için L, n= 3 için M şeklinde; K,L,M,N,O,P ve Q harfleriyle sembolize edilirler ve yedi tanedir.

Bunların her biri bir tabaka (zarf) olup, bulundurabileceği elektron sayısı 2.n 2 formülüyle belirlenir.

Buna göre n = 1 için 2.1 2 = 2, n = 2 için 2.2 2 = 8, n = 3 için 2.3 2 = 18 elektron bulunabilir.

K en düşük enerji seviyesi, Q da en büyük enerji seviyesidir.

Buna göre elektronlar çekirdekten uzaklaştıkça, yani kuvantum sayısı büyüdükçe enerji seviyeleri de büyümektedir.

2. Azımutal (tali) kuvantum sayısı (1): Bu sayı K, L, M vs. tabakalarındaki alt tabakaları gösterir.

Her asli (baş) kuvantum sayısına karşılık olarak 0,1,2,3,... n-1 sayılarını alırlar ki, bu sayılar sıra ile s,p,d ve f harfleriyle gösterilir.

Bu harfler elementlerin analizlerinde kullanılan spektroskopik terimlerin baş harfleridir. s = sharp, p = principal, d = diffuse ve f = fundamental.

Her tabakanın (zarfın) asli sayısı kadar alt tabakası vardır. Bir tabaka içinde en düşük enerji seviyesi s, en yüksek de f’dir.

n = 1 için 1= 0 olup ls orbitali

n = 2 için 1= 0; 1 olup 2s, 2p orbitali

n = 4 için 1= 0; 1;2;3 olup 4s, 4p, 4d ve 4f orbitali vardır.

Genel olarak s enerji seviyelerinde 1 çift, p’de 3 çift, d’de 5 çift ve f’de 7 çift elektron bulunabilir.

Bu elektron çiftlerinin her biri uzayda farklı yönelime malik olup, bir orbital (yörünge) meydana getirir.

3. Manyetik kuvantum sayısı (m): Bu kuvantik sayı alt tabakaların bir manyetik alandaki yönelmesini belli eder.

4. Spin kuvantum sayısı (Ms veya s): Bu kuvantik sayı, elektronun kendi etrafında dönmesini ifade eder ve +1/2 ve -1/2 değerlerini alır.

Sözlükte "element" ne demek?

Kimyasal çözümlemeyle ayrıştırılmayan ya da bireşim yoluyla elde edilemeyen madde.

Cümle içinde kullanımı

Grafit ve elmas, karbon elementinin iki değişik biçimidir.

Element kelimesinin ingilizcesi

n. main component, something which is a part of a complex whole; substance which cannot be simplified or separated (Chemistry)
n. element, main component, something which is a part of a complex whole; (Chemistry) substance which cannot be simplified or separated
 

Köken: Almanca

 

Periyodik Tablonun

Tarihsel

Gelişimi

 

Eski dönemlerde yani antik çağda dünyada 4 element olduğu kabul edilirdi.

Bu elementler ateş, su, hava ve toprak'tı ve dünyadaki her şeyin bunların türevleri ve karışımları olduğu sanılıyordu.

Bu elementlerin birbirinden tümüyle farklı olan ve bir daha birbirine dönüşemeyecek temel elementler sayılırdı.

Özelliklerinin değişebilirliği de kabul ediliyordu.

Suyun buza dönüşmesi gibi.

Bu düşünceye daha o dönemde bile karşı çıkanlar oldu.

"Ağaç dalı (toprak), yanarak ateşe (su); ısınınca buhara (hava) dönüşüyor." dendi

. Yine o devirde bile 20 kadar farklı maden biliniyordu.

İlerleyen dönemlerde ve ortaçağda bile 4 temel element fikri uzun süre devam etti.[1]

Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan "element" kavramını ilk olarak ortaya koyan,

Empedokles olmuştur.

Element; burada, kendi içinde bir cinsten diğerine doğru;

niteliği bakımından değişmeden, bölünmeden yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir.

Bu elementler de 4 tanedir.

Su,

bize kabullenmeyi öğretir.

Hava,

değişimi…

Toprak,

dinginliği

ve

Ateş

ise canlılığı!

Ruh dinginliği içerisinde değişimi kabullenmek ve yaşamı olabildiğine canlı bir şekilde yaşamak!

 

 

Toprak-Su-Ateş-Hava. Son üçünü daha önce İonia filozofları ileri sürmüşlerdi.

Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle

Empedokles,

günümüze kadar yaşayacak olan “Dört Öğe” öğretisinin temellerini İlkçağ filozofisi için kurdu.

Oysa, kadim uygarlıklarda ve kadim bilgeliklerde,ayrıca astroloji ve simyanın kökeninde bu dört temel madde kavramı zaten dünya kuruldu kurulalı vardı.[2]

Demokrit (M.Ö. 460-370);

Buğdayın bölünerek una dönüşmesi,

büyük kum taneciklerinin ufalanmasını, hatta en saf madde olan altının bile aşınmasını görüyor,

öyleyse atom; “maddelerin bölünemeyen en küçük birimi olmalıdır,” fikrine götürüyordu.

Ona göre hareket, hem maddelerin hem de onların en küçük tanecikleri olan atomların özelliğidir.

Madde başlangıçsız ve sonsuzdur. Hiç bir şey yoktan var edilemediği gibi, vardan da yok edilemez (madde ve enerjinin korunumu kanunu).

Antik çağın en etkin ve en büyük otoritesi olan

Aristo ve onun izleyicileri; maddenin atomlu yapıda olduğu görüşünü küçümseyip maddelerin bir “yüksek aklın” görüntüleri olduğunu savundular.

Aristo'ya göre

yüksek aklın kurduğu evrende her şey, topraktan doğup toprağa dönerdi.

Bu dönüş zinciri; toprak→ateş→hava→su ve yeniden toprak şeklindeydi.

Soğuk ve ıslak (su) sıvı, soğuk ve kuru (toprak) katı, ıslak ve sıcak (hava) gaz, kuru ve sıcak ateşi (ateş) ateşi oluşturur.[3]

Dört element düşüncesinin Orta Çağlar boyunca varolan şekli kuşkusuz Platon'un ve özellikle de Aristo'nun eseridir.

Platon, elementleri geometrik formları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak simyadaki teori, büyük ölçüde Aristo'nun teorisidir.[4]

Rönesans devri bilim insanları, düşünce ile deneyi birleştirip deneyi öncelikli yapmışlardır.

Bilim adamları, bu dönemde elementi "ayrıştırılamayan madde" olarak tanımlamışlardır.

Kireç ve sodyum hidroksit gibi elementlerine zor ayrışan bileşikler, uzun süre element sayılmıştır.[5]

Johann Baptist van Helmont (1580-1644)

ve

Johann Rudolph Glauber (1604-68),

Rönesans kimyasının temsilcileridir.

Suyun temel element olduğuna inanan

van Helmont'un

en önemli çalışmaları çeşitli süreçlerle

gaz üretimini ilk kez açıkça gerçekleştirmesi ve deneylerinde teraziyi kullanarak kimyasal çalışmalara nicel özellik kazandırmasıdır.

Glauber'in en büyük başarısı ise,

yemeklik tuzu sülfürik asitle parçalayarak tuz asidi (hidroklorik asit) ve sodyum sülfat elde etmesidir.

Sodyum sülfat dekahidrat günümüzde de onun adıyla Glauber tuzu olarak bilinir.

Glauber ayrıca ilk kez metallerin tuz asidi içinde çözünmesiyle metal klorürlerin oluşacağını gösterdi.[6]

Bu arada bulunan ve sentez edilen yeni bileşik ve elementler eski element inancını temellerinden sarsıyordu

.[3] 1661 de Robert Boyle, "The Sceptical Chymist" (Kuşkucu Kimyacı) adlı kitabında elementin modern bir tanımını önerdi;

«Şimdi, element demekle şunu kastediyorum:

Elementler, başka nesnelerden veya birbirinden oluşmamış, tamamen karışmış nesnelerin bileşenleri olan ilkel, basit ve karışmamış nesnelerdir.»

Boyle, herhangi bir maddeyi element olarak tanımlama girişiminde bulunmadı,

bununla birlikte elementlerin varlığının kanıtlanmasının ve bunların belirlenmesinin kimyasal deneylerle mümkün olduğunu vurguladı.[7]

R. Boyle, deneylerle ifade edemese de ilk

“Kimyasal Element”

kavramından bahsetti.

“Bir madde eğer tam bir homojenlik göstermiyorsa, belli maddelere ayrışa biliyorsa, o gerçek bir element değildir.”

Bu tanım, o günlerde çok iddialı bir tanımdı.[3]

18. yüzyılda kimyanın temel sorunu, yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu.

17. yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş;

ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı van Helmont tarafından reddedilmişti.

Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-1682)

, bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi

ve "terra pinguis" olarak adlandırılan ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı.

Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl (1660- 1734) bu nesneye "flojiston" adını verdi.

Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren

"flojiston kuramı"

na göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur.

Buna göre metal oksitler, birer element; metaller ise kil (metal oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir.

Metal yandığında eksi kütleli

"plan flojiston",

bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (metal oksit) açığa çıkar. Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden metal oluşur.

Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler.

Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram, element kavramına uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı.[8]

Van Helmont, gazlarla buharlar arasındaki ayrımı soğukta sıvı hale geçenleri buhar adıyla ayırarak ortaya çıkaran bilgin;

çok farklı gazlar olduğunu öne sürerek, havanın tek türden bir cisim olduğu düşüncesine de ilk kez karşı çıkmıştır.

Van Helmont;

yanma sürecinde su, duman ve ateşin kaybolup geriye külün yani toprağın kaldığını,

havaya karışanların ise "Gas Sylvestre" adlı bir ruh olduğunu öne sürmüş;

ancak bu süreçte havanın tümünün değil, ancak bir kısmının harcandığını da saptayabilmiştir.[3]

Cavendish, Priestley ve Scheele ise çalışmalarında

karbon dioksit, oksijen, klor, metan (bataklık gazı) ve hidrojen gazlarını ayrı gazlar olarak tanımladılar.

Cavendish ayrıca gazları yoğunluklarına göre ayırdı. İlk kez suyun bir element olmayıp oksijen ile hidrojenin bir bileşiği olduğunu kanıtladı.

Bu çalışmaların da yardımıyla flojiston kuramı yıkıldı.[6]

Boyle'nin kimyasal element kavramı, Antoine Lavoisier'in çalışmaları ile kesin olarak yerleşti.

Lavoisier, daha basit bileşenlere ayrılmayan kimyasal maddeleri element olarak kabul etti.

Ayrıca bir bileşiğin elementlerinin birleşmesinden oluştuğunu gösterdi.

Lavoisier, 23 elementi doğru olarak tanımladı, fakat elementlerin listesini hatalı olarak, ışığı, ısıyı ve birkaç bileşiği de ekledi.[7]

Joseph Priestley (1733-1804), çeşitli kimyasal maddelerden havayı ayırmak için yaptığı deneylerden birinde

, içine kırmızı çökelek adıyla bilinen (HgO) Cıva II oksit koyduğu ve

dev büyüteçlerle ısıttığı kaplarda bu maddeden bir tür havanın (gazın) kolayca ayrıldığını gördü.

Bu hava, suda pek fazla çözünmemekte, kendisi yanmadığı halde, içine konan bir mumun alışılmadık şiddette yanmasına neden olmaktaydı.

Filogiston kuramına bağlı olan bilgin,

çeşitli maddelerin normal havada orta alevle yanarken

bu gaz içinde şiddetle yanmasını hiç filogiston taşımadığı ile yorumlayarak, elde ettiği gaza

"Filogistonsuz hava"

adını vermiştir. Yeşil bitkilerin de O2 gazı ürettiğinden eserlerinde bahsetti.

Yeşil bitkilerin hayatın devamı için şart olduğunu eserlerinde yazdı.

İçinde bu gaz bulunan bir farenin, kapta normal hava olduğundan iki kat uzun süre yaşadığını saptayınca,

denemeyi kendi üzerinde yapma cesaretini de göstermiştir.

"Buharı solumayı kestikten bir süre sonraya kadar, göğüste garip bir hafiflik ve rahatlığın sürdüğünü"

yazarak, tıpta kullanım yollarının aranmasını öğütledi.

Böylece oksijen gazı, elde edilmiş oluyordu.

Oksijen gazının elde edilmesi, Filojiston Çağını sona erdirdi ve element kavramı üzerine yeni boyut kazandırdı.[3]

Antoine-Laurent Lavoisier (1743-94),

metal oksitlerinin daha önce Priestley ve Scheele'nin keşfettiği oksijen ile metallerin yaptığı bileşikler olduğunu kanıtladı,

yanma ve oksitlenme olaylarının günümüzde de geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada yeni bir çığır açtı.

Kapalı kaplarda yaptığı deneylerde, kimyasal tepkimeler sırasında kütlenin değişmediğini saptayarak 1787'de kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu.

Kimya'daki devrim yalnızca kavramlarda değil yöntemlerde de gerçekleşti.

Ağırlıksal yöntemler duyarlı çözümler yapmayı olanaklı kıldı ve kütlenin korunumu yasasıyla nicel kimya dönemi başladı.

Lavoisier'den sonra 1798'de

Alman kimyacı Richter birleşme ağırlıkları yasasını,

1799'da gene Alman kimyacı Proust sabit oranlar yasasını ve

1803'te İngiltere'den John Dalton katlı oranlar yasasını geliştirdi.

Gay-Lussac da Alexander von Humboldt'un yardımıyla öbür gazlarla tepkimeye giren bir gazın her zaman belirli hacim oranlarıyla birleştiğini buldu.

İtalyan fizikçi Amedeo Avogadro 1811'de, gaz halindeki pek çok elementin birer atomlu değil,

ikişer atomlu oldukları ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağı varsayımını geliştirdi.

Avogadro'nun bu varsayımını 50 yıl sonra, 1860'ta Stanislao Cannizzaro yasa düzeyine çıkardı.

19. yüzyılın başlarında İngiliz kimyacı Humphry Davy ve öteki bilim adamları,

volta pillerinden sağladıkları güçlü elektrik akımlarını bileşiklerin çözümlenmesi ve yeni elementlerin bulunması çalışmalarına uyguladılar.

Bunun sonucunda kimyasal kuvvetlerin elektriksel olduğu ve

örneğin aynı elektrik yüklü iki hidrojen atomunun birbirini iteceği ve

Avogadro varsayımına göre birleşerek çok atomlu molekülü oluşturmayacağı ortaya çıktı.

1859'da Alman fizikçi Gustav Kirchhoff ve

kimyacı Robert Bunsen'in bulduğu tayf çözümleme tekniğinin yardımıyla da o güne değin bilinen elementlerin sayısı 63'ü buldu.

Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı bulan

Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mendeleyev 1871'de ilk kez kimyasal elementlerin periyodik yasasını açıkladı.

Mendeleyev'e göre hidrojenin dışındaki elementler artan atom ağırlıklarına göre bir sırayla düzenlendiğinde,

bunların fiziksel ve kimyasal özellikleri de bu sıraya göre düzgün bir değişim gösteriyordu.

Ama bu düzgün gidiş kesintilerle birkaç sıra halindeydi ve bu sıralara periyot adı verildi.

Mendeleyev'in tablosunda atom ağırlığı daha büyük olan bazı elementlerin ön sıralarda yer alması atom ağırlıklarının ölçüt alınamayacağını gösterdi.

İngiliz fizikçi H.G. Moseley, 1913'te X ışınımı yardımıyla elementlerin

atom numaralarını saptadığında bu sıralamada atom numaralarının temel alınması gerçeği ortaya çıktı.

Bundan sonra Mendeleyev'in tablosundaki boş olan yerler yeni keşfedilen elementlerle dolmaya başladı.

Henry Becquerel 1896'da, uranyumdaki doğal radyoaktifliği keşfetti ve

1900'de fizikçi Max Planck kuvantum kuramını ortaya attı. Rutherford 19J9'da havadaki azotu,

radyum preparatlarından salınan alfa taneciklerinin yardımıyla oksijene ve hidrojene dönüştürerek ilk yapay element dönüşümünü gerçekleştirdi.

August Kekule'nin 1865'te kurduğu yapı kuramının genişletilmesi sonucunda,

bireşimleme (sentez) ve ayrıştırma yoluyla pek çok yeni madde elde edilebildi.

Bu kurama göre atomlar değerliklerine karşılık gelecek biçimde bileşikler halinde birleşirler ve her atomun belirli bir değerliği vardır.

Kekule' nin bu açıklamalarından sonra kimyasal bileşikler yeni bir biçimde değerlendirilmeye başladı.

Örneğin su (H2O) H-O-H, karbon dioksit (CO2) O-C-O, biçiminde gösterildi.

Bu gösterimden bireşimleme kimyası çok yararlandı.

Kekule ayrıca moleküllerin farklı özelliklerinin atomların birbiriyle yaptığı farklı bağlarla belirlendiğini kanıtladı ve

kapalı formülü C6Ü6 olan benzenin halka biçiminde birleşmiş bir yapısı olduğunu çözdü.

Yapı kuramına dayanarak varlığı düşünülen bileşiklerin bireşimsel olarak üretilebilmesine yönelik özel yöntemler geliştirildi;

yapısı bilinmeyen doğal ya da yapay bileşiklerin

iç yapılarını çözmek amacıyla da tam tersi bir yol izlenerek bunların yapılan sistemli bir biçimde ve aşamalı olarak parçalanarak bulundu.

Kekule'nin buluşu aromatik karbon kimyasının hızla gelişmesini olanaklı kıldı.

F. Wöhler, siyanür bileşikleriyle çalışırken üreyle formülü aynı olan amonyum siyanatı bireşimledi.

Biri mineral, öbürü hayvansal kökenli olan her iki ürün de aynı elementlerin aynı sayıdaki atomlarından oluşuyordu.

Bu buluşla izomerleşme olgusu ortaya çıktı ve inorganik kimya ile organik kimya arasındaki farklılık ortadan kalktı.[6]

1960 yılına kadar bilinen elementlerin sayısı 103'tü.

Bugün ise bilinen element sayısı 107'dir.

Fakat bütün özellikleri bilinen element sayısı sadece 95'tir.

Diğerlerinin sadece atom ve kütle numaraları bilinmektedir.

Doğada mevcut olan element sayısı da yaklaşık 93'tür.

Diğerleri laboratuarlarda sentetik olarak elde edilmiştir.

Tabiatta olan elementlerin 30 kadarı serbest halde, yani diğer elementlerden herhangi biriyle birleşmemiş halde bulunabilir.

Bunlar aktif olmayan, yani normal şartlarda reaksiyon verme kabiliyeti çok az olan maddelerdir.

Platin, altın, gümüş, bakır, moleküler azot vs. bunlara örnektir.

Oksijen çok aktif olduğu halde, O2 şeklinde atmosferde bol miktarda bulunur.

Fakat bileşik halinde suda, kayalarda ve deniz içindeki minerallerde de bol miktarda bulunur.

Yer küresinde

% 46,6 oksijen,

% 27,72 silisyum,

% 8,13 alüminyum,

% 5 demir,

% 3,63 kalsiyum,

% 2,83 sodyum,

% 2,59 potasyum

ve

% 2,09 magnezyum

bulunmaktadır.

Bunların toplamı % 98,5 kadardır.

Diğer elementlerin tamamı da yer küresinin

% 1,5 kadarını teşkil eder.

Oda sıcaklığında on bir element gaz, altı element de sıvı haldedir.[9]

 

Altın, gümüş, kalay, bakır, kurşun ve cıva gibi elementler eski çağlardan beri biliniyordu.

Genelde periyodik tablonun babası olarak Alman bilim adamı Lother Meyer ve Rus bilim adamı Dmitri Mendeleev kabul edilir.

Her ikisi de birbirinden habersiz olarak dikkate değer benzer sonuçlar ürettiler.

Mendeleev atomların artan atom ağırlıklarına göre sıralandıklarında belli özelliklerin tekrarlandığını görmüştür.

Daha sonra elementleri tekrarlanan özelliklerine göre

alt alta sıralayarak ilk iki periyodu yedişer, sonraki üç periyodu ise onyedişer element içeren bir periyodik sistem hazırlamıştır.

Mendeleev’in hazırladığı periyodik sistemde bazı yerleri henüz keşfedilmemiş elementlerin olduğunu düşünerek boş bırakmıştır.

Daha sonra bulunan skandiyum, galyum, germanyum elementleri tablodaki boşluklara yerleşmişlerdir.

1895 yılında Lord Rayleigh, kimyasal olarak inert yeni bir gazı (argon) keşfettiğini bildirdi.

Bu element periyodik tabloda bilinen hiçbir yere oturtulamadı.

1898 yılında William Ramsay bu elementin klor ile potasyum arasında bir yere konulabileceğini önerdi.

Helyumda aynı grubun bir üyesi olarak düşünüldü.

Bu grup elementlerinin değerliklerinin sıfır olması nedeniyle sıfır grubu olarak adlandırıldı.
 

Mendeleev’in periyodik tablosu her ne kadar elementlerin periyodik özelliklerini gösterse de

neden özelliklerin tekrarlandığı konusunda herhangi bir bilgi vermemektedir.

1911 de Ernest Rutherford atom çekirdekleri alfa parçacıklarının saçılması deneyiyle çekirdek yükünün belirlenebileceğini gösterdi.

Rutherford’un gösterdiği diğer bir şey bir çekirdeğin yükünün atom ağırlığı ile orantılı olduğuydu.

Yine 1911 de A. Van den Broek bir seri çalışmasıyla elementlerin atom ağırlıklarının atom üzerindeki yüke yaklaşık eşit olduğunu gösterdi.

Bu yük daha sonra atom numarası olarak tanımlandı ve periyodik tablodaki elementleri yerleştirmede kullanıldı.

1913 de Henry Moseley

bir grup elementin X-ışınlar tayf çizgilerin dalga boylarını ölçerek, atom numarası ile elementlerin X-ışınları dalga boylarının ilişkili olduğunu gösterdi.

Bu çalışma Mendeleev, Mayer ve diğerlerinin yaptığı gibi atom ağırlıklarını temel seçmedeki yanlışlığı gösteriyordu.

Fakat neden periyodik özellikler gözleniyor sorusunun yanıtı ise Niels Bohr un elementlerdeki elektronik yapıyı incelemesiyle başlar denilebilir.

Periyodik tablodaki en son büyük değişiklik, 20. yüzyılın ortalarında Glenn Seaborg’un çalışmasıyla ortaya çıktı.

1940 da plutonyumu bulmasıyla başlayan araştırması, 94 den 102 ye kadar olan tüm uranyum ötesi elementlerin bulmasıyla sürdü.

Periyodik tablodaki lantanit serisinin altına aktinitler serisini yerleştirdi.

1951 de Seaborg bu çalışmaları ile kimyada Nobel ödülünü kazandı. 106 nolu element seaborgiyum (Sg) olarak adlandırıldı


 element

 

 

Elementlerin Sınıflandırılmasının Tarihsel Gelişimi

Periyodik Tablonun Tarihsel Gelişimi



Joharın Döbereiner

(Yoharı Döbereynar)

(1780-1849)
Bu konuyla ilgili ilk çalışmayı 1829 yılında Johann Döbereiner, benzer özellik gösteren elementlerden üçlü gruplar oluşturarak gerçekleştirmiştir. Ona göre; lityum, sodyum, potasyum benzer özellikler gösterdiği için bir grup oluşturuyordu.


Alexandre Beguyer de Chancourtois

(Aleksandır Beguyer dö Şankurtua)

(1820-1886)
Benzer fiziksel özellik gösteren elementleri dikey sıralarda olacak şekilde sarmal olarak sıralamıştır. Fakat bu listede elementlerin dışında bazı iyonlara ve bileşiklere de yer vermiştir


John Newlands

(Con Nivlends)

(1837-1898)
O devirde bilinen 62 elementi artan artan ağırlıklarına göre sıralamış, ilk 8 elementten sonra benzer fiziksel ve kimyasal özelliklerin
tekrar ettiğini fark etmiştir.
"Bir numaralı elementten sonra gelen sekizinci element ilk elementin bir çeşit tekrarıdır; tıpkı müzikte bir bir oktavın sekizinci sesi gibi.." J- Nevvlands (1864)


Dimitri İvanovıc Mendeleyev
(Dimitri ivanoviç Mendelyef)
(1834-1907)

Lothar Meyer

(Lotar Meyer)
(1830-1895)


Mendeleyev ve Meyer birbirlerinden habersiz, aynı dönemde elementleri sınıflandırmış ve aynı sıralamayı bulmuşlardır Ancak Meyer elementleri benzer fiziksel özelliklerine göre sıralarken, Mendeleyev bu sıralamada atom ağırlığını göz önünde bulundurmuştur.Mendeleyev oluşturduğu çizelgede elementlerin düzenli olarak yinelenen özellikler gösterdiğini farketmiştir. Bu çizelge elementlerin birbirleriyle ilişkilerini yansıtmıştır. Örneğin; soldan sağa doğru gidildikçe element atomlarının proton sayıları; yukarıdan aşağıya doğru inildikçe element atomlarının katman sayıları artmaktadır. Bu sıralama günümüzde kullanılan elementlerin sınıflandırılmasına yakın bir sıralamadır.


Henry Moseley

(Henri Mozeli)

Günümüzde kullanılan modern periyodik sistemin temeli protonun keşfine dayanmaktadır. Henry Moseley (Henri Mozeli) adlı bilim insanı, elementleri, element atomlarının proton sayılarına {atom numarasına) göre düzenlemiştir. Elementlerin numarası element atomlarının proton sayısına, proton sayısı da atom numarasına karşılık gelmektedir.

 

Glenn Seaborg

(Gılen Siborg)
Moseley'in, elementleri proton sayılarının artışına göre sıralamasından sonra, son değişiklik Glenn Seaborg (Gılen Siborg) tarafından gerçekleştırilmiştir. Glenn Seaborg çizelgenin altına iki sıra daha ekleyerek periyodik sisteme son şeklini vermiştir.

 

 

 

 

 

 

Çok az sayıda elementin bilindiği zamanlarda, elementler, Plato'nun Eski Yunanlıların kullandığı toprak-hava-su ve ateş sembollerinden yaptığı uyarlamalarla simgeleniyordu. Daha sonra yeni elementler keşfedildikçe, tüm elementlerin eninde sonunda "altın"a dönüşeceği düşüncesinden yola çıkan simyacılar tarafından, güneş (altın) merkezli sistemdeki her gezegenin adı, bir elemente verildi. O dönemde bilinen elementlerin bazılarının "simya" sembolleri şöyle:
Altın
Cıva
Kükürt
Sodyum
Atom kuramıyla tanıdığımız John Dalton, elementlerin simgelenmesi konusunda, çemberlerden oluşan sembollerin kullanılmasını önerdi. Bu yönteme göre, bazı elementlerin simgeleri şöyleydi:
 
Karbon
Cıva
Kükürt
Sodyum
En sonunda, 1813 yılında, Jon Jakob Berzelius isimli araştırmacı, elementlerin adları temel alınarak simgelenmesi fikrini ortaya attı. Hâlâ kullanılmakta olan bu yönteme göre:

1. Her element, 1 ya da 2 harften oluşan bir simgeyle ifade ediliyor ve bu simgenin ilk harfi her zaman büyük yazılıyor.

2. Simgelerde sıklıkla, elementin İngilizce adının ilk harfi kullanılıyor. 
Örneğin: H (Hidrojen: Hydrogen), C (Karbon: Carbon), N (Azot: Nitrogen)

3. Eğer elementin baş harfiyle simgelenen başka bir element varsa, bu elementin simgesinde baş harfin yanına, İngilizce adının ikinci harfi de ekleniyor. 
Örneğin: He (Helyum, Helium), Ca (Kalsiyum: Calcium), Ne (Neon: Neon)

4. Eğer elementin İngilizce adının ilk 2 harfi, bir diğer elementle aynıysa, simgesinde baş harfin yanına, bu kez baş harften sonraki ilk ortak olmayan sessiz harf getiriliyor. 
Örneğin: Cl (Klor: Chlorine) ve Cr (Krom: Chromium)

5. Bazı elementlerin simgelerinde de, bu elementlerin Latince ya da eski dillerdeki adları temel alınmış. Bu 11 elementin simgeleri ve adları şöyle:
Na (Sodyum: Natrium) 
K (Potasyum: Kalium) 
Fe (Demir: Ferrum) 
Cu (Bakır: Cuprum) 
Ag (Gümüş: Argentum) 
Sn (Kalay: Stannum) 
Sb (Antimon: Stibium) 
W (Tungsten: Wolfram) 
Au (Altın: Aurum) 
Hg (Cıva: Hydrargyrum) 
Pb (Kurşun: Plumbum)

6. Çoğu yapay olarak sentezlenen yeni elementlerin simgeleriyse, atom numaralarına karşılık gelen Latince rakamlar esas alınarak veriliyor. 
Örneğin: atom numarası 116 olan Ununheksiyum elementinin simgesi olan "Uuh", 
1: uni - 1: uni - 6: hexa kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Elementler;

“Chi”

enerjisinin kendisini gösterdiği,

ifade ettiği,

yansıttığı

beş yoldur da denilebilir.

Bu beş elementinde kendi aralarında döngüleri vardır.

 

 
Çinlilere göre; dünyadaki her şey beş elementin bir parçasıdır.

Temel bir gerçeğin 5 yüzüdür.

Bu elementler ; ATEŞ, TOPRAK, AĞAÇ ( TAHTA ), SU ve METAL ‘ dir.

Bütün etkileşimlerin fazlarıdır.

Her element evrendeki

bir rengi,

mevsimi,

kişilik yapısını,

kavramı

yada bir şekli ..v.s ifade eder.

Elementler ; “Chi” enerjisinin kendisini gösterdiği, ifade ettiği,

yansıttığı beş yoldur da denilebilir. Bu beş elementinde kendi aralarında döngüleri vardır.

Biri ; üretim döngüsüdür, diğeri ; tüketim döngüsüdür.

Dengeyi kurmak için kullandığımız döngüler de azaltıcı ve aktive edici döngülerdir.

Bu döngülerde ki sistemi uygulayarak yaşadığımız mekanlar,

 

 

 Elementler  Burçlar  Gezegenler  Evler  Görünümler

Astroloji geleneğindeki “dört element”, insanlar tarafından ortak bir şekilde algılanan evrenin genelini oluşturan hayati güçler (veya enerjiler) ile ilgilidir. Doğum haritasındaki bu dört element var olan belirli alanlar ve deneyimleri açığa çıkarmaktadır. Bu elementlerin kimyadaki elementler ile bir ilgisi yoktur, aslında onları tamamen aşmaktadır. Astrolojik doğum haritası, ilk nefes alınan an için çizilmektedir, bu sebepten dolayı da kozmik enerji kaynakları ile yaşam boyu sürecek ilişkimizi hemen kurarız. Doğum haritası bundan dolayı bu dört elemente karşı enerjinizi veya kozmik durumunuzu sergilemektedir. Diğer bir deyişle, harita evren içerisindeki bireysel ifadeleri oluşturan çeşitli olayları sembolize etmektedir.

Bu dört element; Ateş, Toprak, Hava ve Su’dur. Her biri herkesin içinde olan temel enerji ve bilinci temsil etmektedir. İnsanların her biri bilinçli şekilde bazı enerji türlerine diğerlerine nazaran daha alışkın olduğunu fark etmektedir.

Haritada vurgulanan burçların elementi belirgin bir bilinci ve bireylerin güçlü şekilde bağlı oldukları algılama yöntemini göstermektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ateş Burçları, isteklilik, bağlılık, cesaret ve kendini ifade etme şeklin meydana gelen yaşam prensiplerine enerji verir, bunları yayar ve sıcaklarını dile getirir.

Toprak Burçları, maddi dünyanın kullanılması ve geliştirilmesi için fiziksel formların ve uygulamaların dünyası içindeki davranışları ortaya çıkarır.

Hava Burçları, zihnin duyarlılığı, algılaması ve ifadesi, özellikle de kişisel etkileşim ve geometrik düşünce formları ve soyut fikirler ile ilgilidir. 

Su Burçları, soğuğu, hassaslığın iyileştirici prensibini, karşılık verme duygusunu ve diğerlerine karşı empati yapmayı sembolize eder.

Bu enerji kalıplarını anlamanın yollarından biri her bir hali ile onları analiz etmektir. Bu dört elementten her biri üç titreşimsel halde bulunmaktadır:Öncü, Sabit ve Değişken. Bu üç hal ile bu dört elementin birleşmesinden de Zodyak Burçları denilen temel enerji kalıpları meydana gelmektedir.

Öncü Burçlar, eylem prensibi ile etkileşimdedir ve belirgin bir yönde enerji hareketlerini sembolize etmektedir.

Sabit Burçlar, bir merkezde toplanan ya da merkezden dışarı doğru yayılan konsantre enerjiyi temsil etmektedir.

Değişken Burçlar, esnek ve sabit değişimi temsil etmekte ve enerjinin spiralik kalıpları olarak da algılanabilmektedir.

Elementler genelde iki guruba ayrılmaktadır. Ateş ve Hava aktif ve kendini ifade edebilen, Su ve Toprak da pasif, alıcı ve içine kapanık olarak değerlendirilmektedir.

Holistik (bütünsel) doğum haritaları ile ilgili yaklaşımda bu ayrımın çok büyük bir önemi bulunmaktadır. Belirli bir kategori içerisinde gelişigüzel olarak ve değişmez bir şekilde uygulanabilenlerin yanında bu terimler enerjilerin kullanımı ve bireylerin kendilerini ifade etme yöntemi ile ilgilidir.

Örneğin, Ateş ve Hava burçlarına nazaran Su ve Toprak burçları daha içe kapanıktır, bu da onların kendi içlerinde yaşamalarına ve başkalarının onların temel enerjilerine karışmalarına izin vermemesine sebep olmaktadır. Ancak bu onları hareket etmek için katı bir yapı içerisine sokmaktadır. Ateş ve Hava burçları kendilerini daha iyi ifade edebilmektedir, her zaman “dışa dönüktürler”, enerjilerini ve yaşam maddelerini düşünmeden dışarı verirler (bazen sınırları olduğu gibi göz ardı ederler): Ateş burçları bunu direkt olarak hareket ile ve Hava burçları da bunu sosyal etkileşim ve sözlü iletişim ile gerçekleştirirler. Elementlerin sınıflandırılması ve aynı elemente ait burçlar (örneğin; Koç, Aslan ve Yay – hepsi Ateş) ve aynı gurup içerisindeki elementler ile ilgili gerçek genelde “uyumlu” olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı da kişisel doğum haritalarının yorumlanmasının yanında harita karşılaştırmalarının da yapılması çok önemlidir.

Belirli bir elemente ait her burç, aynı elementsel enerjinin farklı şekilde ifade edilmesidir ve farklı seviyelerde gelişimler ve enerji kalıplarını temsil etmektedir.