69 : ) ERKEK İLE KADIN ARASINDAKİ 35 FARK / 22-04-2015

 

 

ERKEK  VE  KADIN  

ARASINDA    

35  FARK  

NEDİR.?

 

kadınla erkeğin farkı mı?

Bundan basit ne var, biri göğüslü kalçalıdır, öteki bıyıklı sakkallı...

diye kestirip atanlardansanız, çok yanılıyorsunuz.

Çünkü bilim dünyası yıllardır inceleyip arıyor bu farklılıkları.

Her geçen Gün de yenilerini buluyorlar.

Ancak şu 35 fark hiç değişmiyor.

Buyrun okuyun.

 

1 ) Ergenlik Sivilcesi:
Erkeklerin sivilce sorunu daha fazladır.

Bu da daha çok testosteron hormonundan kaynaklanmaktadır.

Bu Hormon yağ bezlerini uyarır ve derideki gözeneklerin tıkanmasına,

dolayısıyla da sivilceye neden olur.

 

SİVİLCE (Akne Vulgaris)

 

ergenlik sivilceleri 
Ergenlik yaşındakilerin yüz, omuz, sırt ve karınlarında görülürler. Siyah noktalar, beyaz benekler, kırmızı veya mor lekeler halindedirler. İçleri cerahat dolu bu sivilcelere; akne de denir. nedeni; yağ bezlerinin tıkanmış olmasıdır. Ergenlik sivilceleri kendiliğinden kaybolur. Sıkmamak, oynamamak gerekir. Tedavinin ilk şartı sabırdır. Yüzü günde 3-4 kere kükürtlü sabunla yıkamakta fayda vardır. Bu arada baharatlı yiyecekleri ve çikolatayı terketmek gerekir.

sivilceler 
Yağ bezelerinin fazla çalışmasından, hormon veya metabolizma bozukluklarından kaynaklanan en küçük çıbanlara sivilce denir. sivilceleri sıkmamak, tuzsuz, yağsız ve baharatsız şeyler yemek gerekir.

2 ) Vücut Kokusu:
Erkeklerin vücut kokusu kadınlardan çok daha güçlüdür.

Vücut ve Ter kokusu bazen ciddi bir tıbbi bozukluğun bir etkisidir. 
 
Ter ve kötü vücut kokusundan kurtulmak için,
 
Mücadele etmenize rağmen kötü vücut ve ter kokusu devam ediyorsa, 
 
Kötü vücut ve ter kokusuna sebep olan Alttaki hastalıklar için doktora danışmak gerekirlidir.
 
-Böbrek Hastalıkları
 
-Karaciğer Hastalıkları
 
-Şeker Hastalığı
 
-Kronik kabızlık
 
-Kalsiyum Eksikliği
 
-Magnezyum Eksikliği
 
-Çinko Eksikliği
 
Vücut ve Ter kokusundan kurtulmak
 
Eğer kirli yaşıyorsanız ve bu sebeple sahip olduğunuz hoş olmayan kötu ter ve vücut kokusu sizi rahatsız etmiyorsa
 
Bu yazı zaten sizin için değil. Yok Eğer rahatsız oluyorsanız, 
 
Size ter ve vücut kokusu için çözüm yollarını anlatmaya çalışacağım.

Ter ve vücut kokusu, herhangi bir sağlık probleminiz yoksa,
 
tamamen beslenme ve yaşam tarzı ile alakalı bir durum. Önce nelerin sebep olduğuna bakalım .

Vücut ve Ter kokusuna Sebep Nedir ?
 
- Hijyen eksikliği
 
- Ağır beslenme
 
- Sigara
 
- Alkol
 
- Kafein
 
- Ağır Gıdalar ( Sarımsak – Soğan )
 
- Rafine Edilmiş Gıdalar
 
Doğru kişisel hijyen için
 
Eğer kötü vücut ve ter kokunuz varsa,
Günde en az iki defa banyo yapmalı ve iyi bir anti bakteriyel sabun kullanmalısınız. 
Deri üzerindeki yağ hücrelerini temizlemek için,
Haftada iki kez İyi bir lif ile ovalayarak kese yapmak çok yerinde olacaktır.
Yatağınızın Çarşaflarını haftada bir kez değiştirmelisiniz.
Pamuklu Giysiler ve çamaşırlar tercih edilmeli, daha sık değiştirmelisiniz.
Genital bölgelerin temizliği çok önemlidir, buna da dikkat etmeli ve kaliteli deodorant kullanmalısınız.
 
Doğru Ve Yerinde gıda tüketimi
 
Aşırı kırmızı et, karbonhidratlı besinler, sarımsak ve soğan.
Bunları Kötü ter ve vücut kokusuna etken olan gıdalar.
Özellikle Türk Mutfağında Bu gıdalar Yemeklerde olmazsa olmaz derecede kullanılıyor.
Bu gıdaları azaltmak önemli derecede Ter ve vücut kokusunun azalmasına etki edecektir.
Çay, kahve içerisindeki Kafein’de aşırı terlemeye ve kötü kokuya neden olabilir.
Yağlı gıdalar, kızarmış yiyecekler, rafine edilmiş şeker ve aşırı işlenmiş gıdalar daha az ve yerinde tüketilmelidir.
Yumurta, karaciğer ve baklagiller de dikkatli kullanılması gereken gıdalar arasında.
Son olarak ter ve vücut kokusunda kurtulmak için,
gerçektende alkol ve Sigara tüketiminden kaçınmak gerekir.
Hemen hemen tüm meyve ve sebzeleri biraz daha fazla kullanmalı,
doğal bir temizleyici olan maydanoz, ıspanak, lahana daha sık tüketilip,
Ekmek ve fındık gibi daha az işlenmiş besinlere ağırlık vermelidir.
 
Vücut ve Ter kokusu kurtulmak 
için yukarıda anlattıklarımı yapın, mutlaka faydasını göreceksiniz.
Ayrıca Elma sirkesi, limonlu su yâda karbonatlı su ile koltuk altlarınıza pamuklu bir bez kullanarak kompres uygulayın.
Sirke kötü kokuya sebep olan bakterileri yok edecektir.

 

3 ) Saldırganlık:
Erkekler kadınlardan daha saldırgan olup bedensel güç kullanımına daha eğilimlidirler.

Bunun açıklaması da testosterona bağlanmaktadır.

Buna karşılık kadınlar kelimelerle saldırır ve savaşırlar.

Testosteron hormonu özellikle erkeklerin

sıkça konuştuğu ve yüksekliği durumunda da gurur duydukları bir hormondur. 

Testosteron erkeklik hormonu olarak da bilinir.

Ancak her iki cins içinde önem taşıyan bir hormondur.

Ancak erkekler için önemi daha fazladır.

Erkekler de  sperm üretimi,

sakalların çıkması.

Sesin kalınlaşması,

kasların gücü,

kemiklerin sertliği

gibi erkeklerin önem verdiği bir çok özellik testosteron hormonu sayesinde gelişir.

Kadınlar da kas-kemik yapıları ile cinsel yaşamları ve istekleri için testosterona ihtiyaç duyarlar.         
Testosteron seviyesi yaş ilerledikçe azalır.

Testosteron yalnız seks gücümüzü değil,

iş hayatımızı ve sosyal yaşamımızı da etkiler. 

Testosteron seviyesi yüksek olan kişiler yarışmaya ve risk almaya daha yatkındırlar,

yaratıcılık güçleri fazladır.

İş hayatında daha başarılı olabilirler.

Yeni projelere başlamaya, yeni ilişkiler kurmaya daha gayretlidir.

Testosteron hormonu ani sinirlenmeler veya hırslanmaların da tetikleyicisi olabilir.

Bu kadar hayati önemi olan testosteron hormonu azalınca ise

hayatımızda yine önemli farklılıklar ortaya çıkar.

Testosteron seviyesi düşen kişilerde vücuttaki kas  oranı azalıp yerini yağa bırakır.

Beraberinde kilo almak kolaylaşır.Göbeklenme olur.Cinsel istekte azalma başlar

.Hayattan beklentiler azaldığı gibi genel bir isteksizlik ortaya çıkar.

Spor yapmak,yoğun çalışma gibi fiziksel aktivite isteyen faaliyetlere katılma oranı düşer.

Yeni projelere başlama,yaratıcılık gibi özellikler de ise önemli azalmalar gerçekleşir.           

Testesteron Hormonunun

Düşmemesi İçin

Neler Yapabilir?

1.Düzenli egzersiz mutlaka yapılmalıdır.

Egzersizin testosteron seviyesini yükselttiğine dair bilimsel çalışmalar da vardır.

Günde en az 30 dakika spor yapmak vücudumuzdaki kas kütlesinin yerini yağın almasına

engel olacaktır.Burada önemli olan nokta egzersizin sadece yürüyüş ile sınırlı olmamasıdır.

Kas kütlesindeki azalmaya da engel olmak için

kas güçlendirici egzersizlerin de ihmal edilmemesi gereklidir. 

2.Sigara ve alkolden kullanımı da testosteron hormonunda düşmeye neden olmaktadır.

Bu nedenle elimizden geldiğince sigara ve alkol tüketimini frenlemeliyiz.

 

4 ) Spor:
Spor konusunda erkekler kadınlardan daha hızlıdır ancak kadınlar daha dayanıklıdırlar.

 

Spor yapmamak için kışın soğuk ve kirli havayı, yazın ise aşırı sıcakları gerekçe gösteriyoruz.

 Bazen yaşımız engel oluyor,

bazen hastalıklarımız.

 Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Utku Zor,

hangi yaşta olursa olsun spor yapmanın çok faydası olduğunu belirterek,

“Ancak bu sporu yaparken yaşımız,

hastalıklarımız,

taşıdığımız riskler,

spora yaklaşımımız bile sağlığımızı etkileyebiliyor.

Örneğin erkekler daha iddialı, yarışmalı dediğimiz

örneğin halı saha futbolu gibi sporları daha çok tercih ettiğinden

sakatlık ve kalp problemi yaşama riski de yüksek oluyor.

Spor yapmaktaki amaç sağlığımızı korumaya yönelik olmalı ve sakatlık riski en az olanları tercih etmeliyiz” diyor.

Düzenli bir şekilde yapılan sporun etkisini bir-üç ayda görebilmenin mümkün olduğuna değinen

Dr. Utku Zor, “Ama egzersiz çok nankördür, yapmayı bırakırsanız yararlı etkileri kısa sürede kaybolur.

Profesyonel sporcu da olsanız, bıraktığınız zaman bu etkiyi yaşarsınız ve geçmişte yaptığınız spor

ileri yaşlarda size avantaj sağlamaz.

Daha önce hiç spor yapmayan kişilere tavsiyem,

kalp kontrolünden geçtikten sonra

haftanın beş günü en az yarım saat veya haftada 3 gün 1 saat orta tempoda egzersiz yapmalarıdır”

diye konuşuyor. 

Spora başlama yaşı, kimlerin spor yapabileceği, hangi sporları,

ne kadar süreyle yapmamız gerektiği hakkında sık sorulan soruları yanıtlayan Dr. Utku Zor, şu bilgileri veriyor:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kimler hangi sporu yapmaya uygundur?

Belirgin bir yakınması olmayan, 

belirli düzeyde aktivitesi olan yani tamamen hareketsiz bir hayat sürmeyen 

bireyler basit düzeyde (orta tempolu yürüyüş gibi) bir aktiviteye 

her yaşta doktor kontrolü olmaksızın başlayabilir.

Ancak yaşamının önemli bir bölümünü hareketsiz geçirmiş, anlamlı kilo fazlalığı olan

(vücut kitle indeksi 30'un üzerinde olanlar),

diyabetik, hipertansif, sigara içen, kolesterol yükseliği olan

yani kalp damar hastalıklarının gelişimi için geçerli olan risklerden en az birini barındıran 

bireylerin bir egzersiz programına başlamadan önce mutlaka kardiyolojik muayeneden geçmeleri önerilir.

Tamamen sağlıklı bireylerin ciddi düzeyde sportif aktiviteye başlamadan önce

kardiyoloji kontrolünden geçmeleri yine önerilir,

özellikle erken yaşlarda soruna yol açabilen ve sportif aktivite açısından mutlak risk taşıyan

bazı özel rahatsızlıkların (Örn: Kardiyomyopatiler gibi) tespiti bu muayeneler ile sağlanabiliyor.

Özellikle de 40-50 yaşında

olup daha önce hiç spor yapmayan kişiler

spora nereden başlamalı, günde ne kadar hangi sporu yapmalı?

Bir insanın yapması gereken egzersizin düzeyi belirlenirken yanıtlanması gereken 3 temel soru mevcuttur:

1. Kişi kaç yaşında?

Özellikle 35 yaş üstü bireylerde erken gelişebilecek koroner arter hastalığı yönünden daha dikkatli davranılmalıdır.

2. Günlük aktiviteler esnasında herhangi bir alarm yakınması mevcut mu?

Egzersizle ilişkili göğüs ağrısı, anormal yorgunluk hissi, nefes darlığı, çarpıntı ve bayılma gibi belirtilerin olup olmadığına bakılmalıdır. 

3. Kişinin günlük aktivite düzeyi nedir?

Günlük yürüyüş mesafesi, ev içi fiziksel aktivite, iş yerindeki hareket düzeyi, haftalık bazda egzersize ayırdığı zaman gibi konuların araştırılması gerekiyor. Aktivite düzeyi çok düşük olan bireylerde başlanması düşünülen egzersizin temposu da düşük olmalıdır. Egzersiz reçetesi verilirken sıklığı, şiddeti ve her bir seansın süresi önemlidir. Dikkat edilmesi gereken hususlardan biri aynı anda hem sıklığın, hem şiddetinin hem de süresinin aynı anda, birden artırılmaya çalışılmamasıdır.

Spor yaparken kadınlara

özel karşılaşılan riskler var mıdır?

Yoksa her iki cinsiyet için de risk faktörleri aynı mıdır?

Özellikle menopoz öncesinde, daha genel anlamda 60 yaş öncesinde kadınlarda

kardiyovasküler hastalık, koroner arter hastalığın gelişme riski erkeklere göre daha düşüktür.

Kabaca kadınlarda 10 yıllık bir gecikme ile kalp hastalıklarının başladığı söylenebilir.

Menopoz dönemi sonrasında ise kadınlarda kalp hastalığı riski hızla artmakta,

60'lı yaşlarda erkekleri yakalamakta, daha sonra ise geçebilmektedir.

Dolayısıyla 60 yaş öncesi kadınlarda egzersiz ile ilişkili risklerin daha düşük olduğu söylenebilir.

40-50 yaşına gelip spora yeni başladı diye 

insanlar umutsuzluğa kapılmalı mı?

Bu yaşta da spordan fayda sağlayabilirler mi?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir; egzersizi faydaları yavaş ortaya çıkar.

Fiziksel kondüsyonudaki artışın dikkat çekici bir seviyeye çıkması için ortalama

1-3 aylık bir süre geçmesi gerekiyor.

Düzenli egzersiz bırakıldığında faydaları hızla ortadan kalkabiliyor,

kayda değer derecede kondüsyon yitimi haftalar içerisinde olabiliyor.

Her yaştan insanın egzersizden fayda görme şansı yüksektir,

bu nedenle spora başlamak için geç kalınması sözkonusu değildir.

Spor yapmayı engelleyen

kalp hastalıkları var mıdır?

Bazı kalp hastalıklarının akut dönemlerinde örneğin kalp krizinin ilk dönemleri,

kalp yetersizliğinin alevlenme dönemleri,

hastanın hayatını tehdit edebilecek ritm bozukluklarının olduğu durumlarda,

ciddi şikayetlere yol açan kapak rahatsızlıkları varlığında,

tedavi ile hasta stabil bir duruma gelmeden egzersiz yapılması önerilmez.

Egzersiz kalp üzerinde uzun vadede kesinlikle olumlu bir etki göstermesine rağmen

egzersizler esnasında kalbin oksijen ve besine ihtiyacı artıyor.

Bu nedenle yukarıda saydığımız problemleri olan hastalarda egzersiz,

kalp üzerinde daha da olumsuz bir etkinin ortaya çıkmasına yol açabilir.

Kişinin kalbinde ritim bozukluğu olması,

tansiyon, şeker hastası olması,

daha önce by-pass yaptırması,

stent taktırması spor yapmasına engel midir?

Kişinin bilinen bir kalp damar sorununun, diyabetinin, hatta kalp yetersizliğinin bulunması

egzersiz yapması için bir engel değildir.

Tabi egzersizin şiddeti, süresi ve sıklığı hastanın durumuna ve spor yapma kapasitesine göre ayarlanmalıdır.

Örneğin iki kişiyi ele alalım.

Biri 45 yaşında, by-pass operasyonu geçirmiş, kalp fonksiyonları normal olan bir hasta.

Diğeri ise 65 yaşında kalp krizi geçirmiş ve bunun sonucunda da kalp fonksiyonları azalmış bir hasta.

Her ikisinin yapabileceği egzersizin düzeyi, uymaları gereken programları çok farklı olacaktır.

 

5 ) Kan:
Erkeklerde 4.5,kadınlarda 3.6 Litre kan vardır.

Erkek kanı daha koyu kıvamlıdır, bir damlasında 1 milyon kan hücresi vardır.

Toplam olarak erkeklerde 1 santimetreküp kanda 5 milyon Alyuvarvardır,

bu da kadınlara kıyasla yüzde yirmi fazlalık demektir.

Kan dokusu

Kan, hücrelerden ve “plazma “ adı verilen bir sıvıdan oluşmuştur. 

Hücreler eritrositler (kırmızı kan hücreleri), Lökositler (beyaz kan hücreleri) ve Trombositlerdir.

Hücrelerin % 99’undan fazlasını eritrositler oluşturur.

Eritrositler kanın oksijen taşıyan hücreleridir.

Lökositler vücudu enfeksiyonlara ve kansere karşı koruyan hücrelerdir.

Trombositler ise kanın pıhtılaşmasında görev alırlar.

Eğer kan santrifüj edilirse, hücreler plazmadan ayrılır.

Hücreler daha ağır oldukları için dibe çökerken daha hafif olan plazma üstte kalır.

Kan, içi heparin ile sıvanmış

“mikropipet”

denilen küçük tüplerde santrifüj edilir.

Bu tüpün en alttaki kısmında eritrositler toplanır,

bunun hemen üstünde ise çok ince bir tabaka halinde lökositler bulunur, en üstte ise plazma bulunur.

Hematokrit, eritrositlerin oluşturduğu kan hacminin toplam kan hacmine oranıdır.

Hematokrit tayini için kan heparinize özel tüplerde santrifüj edilir,

eritrositler en altta toplanır, onun üstünde lökosit ve trombositlerin oluşturduğu çok ince bir tabaka oluşur,

en üstte ise plazma adı verilen açık saman sarısı-beyaz renkte sıvı toplanır.

Hematokriti  hesaplamak için eritrositlerle dolu olan tüpün uzunluğu kanla dolu tüpün uzunluğuna bölünüp,

çıkan sonuç 100 ile çarpılır.

Hematokrit pipetinde eritrositler 36 mm lik bir sütun oluştururken,

lökosit ve trombositler birlikte yaklaşık 1-2 mm lik bir sütun oluşturmalarının sebebi,

bu hücrelerin sayılarından kaynaklanmaktadır.

1 mm3 kanda 4,6-6,2 milyon eritrosit varken, 5.000-10.000 lökosit ve 200.000-400.000 trombosit vardır.

Doğal olarak, sayıca fazla olan eritrositler hemotokrit pipetinde daha uzun bir sütun oluşturacaklardır.

Hematokrit oranı erkeklerde % 40-50 arasında değişirken, bu oran kadınlarda % 35-45 arasında değişir.

Erkeklerde hematokrit oranının yüksek olmasının sebebi,

Erkeklerdeki toplam kan hücresi sayısının kadınlarınkinden daha fazla olmasından kaynaklanmaktadır.

Erkeklerde 1 mm3 kanda ortalama 5,1-5,8 milyon kan hücresi varken

Kadınlarda 1 mm3 kanda 4,3-5,2 milyon kan hücresi vardır.

Eritrositlerin sayısının azaldığı durumlara anemi (kansızlık) denirken,

eritrosit sayısının arttığı durumlara ise polisitemi denir.

Plazma kanın sıvı kısmıdır,

su içinde çözünmüş çok sayıda organik ve inorganik maddelerden oluşur.

Bu maddelerden en önemlisi proteinlerdir.

Proteinler plazmanın toplam ağırlığının yaklaşık yüzde 7 sini oluşturur.

Plazma proteinleri 3 ana gruba ayrılır. Bunlar,

Albüminler,

2 globülinler

ve

Fibrinojendir.

Bu proteinlerin kandaki konsantrasyonu,

sırasıyla 4,5 g/100mL , 2,5 g/100 mL ve 0,3 g/100mL dir.

Proteinler içinde miktar olarak en fazla olan albüminlerdir.

Bu proteinler, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmadan ayrılmazlar.

Hücreler kendi proteinlerini yapmak için plazma amino asitlerini kullanırlar

fakat hiçbir zaman plazma proteinlerini kullanmazlar.

Plazma proteinleri plazmanın içinde yada interstisiyel sıvıda fonksiyon yaparlar.

Kısacası, plazma proteinleri, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmayı terk etmezler.

Eğer kanın pıhtılaşmasına izin verilirse, tüpün üstünde kalan sıvıya plazma değil serum denir.

Serumda fibrinojen ve pıhtılaşma ile ilgili diğer proteinler, pıhtılaşmada kullanıldığı için yoktur.

KAN HÜCRELERİ

Eritrositler Eritrositler bikonkav disk şeklinde yapılardır.

Yani her iki tarafından basık daire şeklindedirler.

7 m m çapındadırlar. Eritrositlerin yapım yeri yassı kemiklerin iliğidir.

Eritrositlerin hücre zarı kişiden kişiye değişen özel proteinler içerir, bu proteinler sayesinde kan,

ABO

dediğimiz kan gruplarına ayrılır.

Eritrositler hemoglobin denilen ve eritrosit ağırlığının üçte birini oluşturan bir protein içerirler.

Bu proteinin görevi O2 taşımaktır,

oksijenin yaklaşık % 99’u hemoglobin ile taşınır,

geri kalan % 1’lik kısım ise kanda çözünmüş olarak taşınır.

Hemoglobin proteini 4 adet hem ve 4 adet polipeptid zincirinden oluşur.

Bu polipeptid zincirlerini ikisi a diğer ikisi ise b zincirinden oluşmuştur.

Her bir hem grubu bir adet polipeptid zinciri üzerinde yer alır.

Oksijeni bağlayan hem grubudur, her hem grubu bir molekül oksijen bağlar,

dolayısı ile bir hemoglobin 4 adet oksijen molekülü bağlayabilir.

Dört adet O2 bağlayan hemoglobin tümüyle doymuştur,

yani artık bir beşinci O2 molekülünü bağlayamaz, buna oksihemoglobin denir.

Oksihemoglobin parlak kırmızı renktedir.

Oksihemoglobin bağladığı 4 adet O2 molekülünden bir veya daha fazlasını kaybederse,

o zaman deoksihemoglobin adını alır.

Deoksihemoglobin koyu kırmızı renktedir.

Venöz kan arteryel kandan daha fazla deoksihemoglobin içerdiği için daha koyu renktedir.

Hemoglobine hiç O2 molekülü bağlı değilse ilk O2 molekülünün bağlanması daha zordur,

eğer hemoglobin 2 yada 3 O2 molekülü bağlandıysa

3. Veya 4. O2 molekülünün hemoglobine bağlanması daha 3 kolaydır,

buna allosterik etki denir.

Bu etkinin sonucu olarak oksijen basıncının artmasıyla hemoglobinin

oksijen bağlaması “S” şeklinde yada “sigmoid” şeklinde artar.

Parsiyel oksijen basıncı ile hemoglobin bağlanması arasındaki bu ilişki

“oksihemoglobin disosasyon eğrisi”

ile gösterilir.

Oksijen taşıma kapasitesi belirli bir hacimdeki kanın içerdiği O2 hacmidir.

Bu kapasite etkin hemoglobin konsantrasyonuna bağlıdır.

Taşıma kapasitesi anemide azalır.

Aneminin tipine bağlı olarak, bu kapasite, ya eritrositlerin sayısının azalmasından,

yada, yetersiz veya anormal hemoglobin yapımından kaynaklanır.

Kemik iliğinden ayrılan immatür (tam gelişmemiş) eritrosit, çekirdeği olduğu için bölünme yeteneğine sahiptir,

fakat henüz hiç hemoglobin içermez.

Gelişme devam ederken eritrosit çekirdeğini kaybeder, ve içerdiği hemoglobin miktarı artar.

Gelişme tamamlandığı zaman, eritrosit çekirdek de dahil tüm organellerini kaybeder.

Eritrositlerin çekirdek ve organelleri olmadığı için

ne bölünebilirler

ne de yaşamlarını uzun süre devam ettirebilirler.

Eritrositlerin yaşam süresi 120 gündür. Eritrositlerin yapımı için amino asit, lipid,

karbonhidrat gibi olağan besin maddelerinin yanı sıra, ek olarak demir, folik asit ve B12 vitamini de şarttır.

Bu maddelerden demir olmadığı zaman, eritrositler normalden daha küçük olur ve görevlerini tam yapamazlar,

bu duruma demir eksikliği anemisi denir.

Folik asit ve B12 eksikliğinde ise eritrositler

normalden daha büyük olur ve yine görevlerini tam olarak yapamazlar,

bu duruma da megaloblastik anemi denir.

Anemi, normal hemoglobine sahip eritrositlerin toplam sayısının azalmasından,

yada eritrositin içindeki hemoglobinin konsantrasyonunun azalmasından,

yada her ikisinin birlikte olması sonucu ortaya çıkan hastalık durumudur.

Diette demir, B12 vitamini veya folik asit eksikliğ

i; kemik iliğinin kanser yada toksik maddelerle bozulması, yada aşırı kan kaybı,

böbrek hastalıklarında eritropietin eksikliği, yada eritrositlerin şekil bozukluğundan dolayı aşırı yıkılması.

Lökositler Bir damla kanı uygun bir boya ile boyayıp

mikroskop altında incelediğimiz zaman çeşitli tiplerde lökosit görülür.

Lökositler yapılarına ve çeşitli boyalara karşı olan afinitelerine göre sınıflandırılırlar.

Buna göre 

Lökositler 3 gruba

ayrılırlar.

 1.Polimorfonükler granülositler

a) Nötrofiller

b) Eozinofiller

c) Bazofiller

2. Monositler

3. Lenfositler

Polimorfonükler

granülositlerin nükleusları çok lobludur ve sitoplazmalarında çok sayıda granül bulunur.

Bu gruptaki hücrelerin bazılarının granülleri “eozin” isimli boyayı tutarlar.

Bu hücrelere eozinofil denir. Bir diğer grup bazik boyaları tutar, bu yüzden bu gruba bazofil denir.

Bir başka grup ise boyalara özel bir afinite göstermez, bu gruba da nötrofil denir.

Monositler granülositlerden biraz daha büyüktür ve at nalına benzeyen tek parçalı bir nükleusları vardır,

sitoplazmaları da daha azdır.

Lenfositler en az sitoplazma içeren gruptur, monositler gibi tek parça ve büyük çekirdek içerirler.

Lökositlerin hepsi kemik iliğinde yapılırlar, ancak daha sonraki gelişmelerini kemik iliği dışında tamamlarlar

TROMBOSITLER

Trombositler çok sayıda granül içeren renksiz hücre parçalarıdır.

Megakaryosit denilen kemik iliğinin büyük hücrelerinin parçalarından oluşur.

Bu megakaryosit parçaları sistemik dolaşıma girince trombosit adını alırlar.

Hemostazın sağlanmasında yani kanamanın durdurulmasında önemlidirler.

Trombositler bir yüzeye yapışma eğilimindedirler,

fakat kan damarlarının içini döşeyen normal endotel hücrelerine yapışmazlar.

Ancak damarın içindeki endotel bir şekilde hasar görürde altındaki bağ dokusu (kollajen) açığa çıkarsa,

trombositler kollajene bağlanır.

Bu bağlanma trombositlerin granüllerdeki içeriği ortama boşaltmalarına sebeb olur.

Ortama boşalan bu maddelerden biri olan

ADP trombositlerin yüzeyinde birtakım değişikliklerin

başlamasına neden olur ve yeni gelen trombositler de bu trombositlere

bağlanarak trombosit agregasyonu denilen olaya yol açarlar.

Hızla ilerleyen bu olay damarın içinde trombosit tıkacının oluşmasını sağlar.

Endotel hücreleri tarafından salgılanan bir protein olan von

Willebrand faktörü (vWF) trombositlerin hasarlı damar duvarına tutunmasını kolaylaştırır.

5 VWF önce kollajene bağlanır ve trombositin kollajene bağlanmasını sağlar.

Koagülasyon için trombosit agregasyonu şart olduğu için von Willebrand faktörü eksikliği yada bozukluğunda

koagülasyon bozuklukları görülür.

Bu faktörün eksikliğinden kaynaklanan hastalığa von Willebrand hastalığı denir.

Trombositlerin kollajene bağlanması,

trombosit hücre zarındaki araşidonik asidin tromboksan A2 ye dönmesine neden olur.

Bu madde trombosit agregasyonu uyardığı gibi,

trombosit granüllerinden diğer maddelerin de salınmasına neden olur.

Trombosit tıkacı kan damarındaki sızıntıyı tümüyle önler, ve bu tıkaç kontraksiyon ile daha da kuvvetlenir.

Trombositler yüksek oranda kontraktil protein içerirler.

Kontraksiyon trombosit tıkacının sıkışarak daha kuvvetli hale gelmesini sağlar.

Bu olaylar olurken aynı zamanda hasarlı damar

duvarındaki düz kaslar da kasılarak o bölgeye gelen kan miktarını azaltır,

dolayısı ile o bölgedeki kan basıncını azaltır.

Trombosit tıkacı sadece hasarlı bölgede olur, ve oradan yayılmaz.

Bunu nedeni damar duvarının prostasiklin de denilen

PGI2 isimli bir madde sentez etmesidir.

PGI2 kuvvetli bir trombosit agregasyon inhibitörüdür.

HEMOSTAZ (KANAMANIN DURDURULMASI)

Kan dokusu organizmada son derece yaygın bir damar ağı içinde sürekli dolaşım halinde bulunduğu için,

vücudun bir bölgesindeki yaralanmalar ,

bir önlem alınmadığı taktirde,

önemli miktarda kanın kaybıyla sonuçlanabilir.

Ancak hem damar sistemi hem de kanın bizzat kendisi kan kaybının önlenmesine yönelik

bir dizi koruyucu mekanizmaya sahiptir.

Bir damarın hasara uğraması halinde kanamanın durdurulması

üç aşamalı bir mekanizma ile sağlanır.

1)Vazokonstriksiyon

2)Trombosit tıkacı oluşumu

3)KOAGÜLASYON (PIHTILAŞMA)

Koagülasyon sıvı olan kanın, pıhtı yada trombus denilen jel kıvamlı katı bir maddeye dönüşmesidir.

Pıhtılaşma plazma proteinlerinden fibrinojen fibrine dönüştüğü zaman gerçekleşir.

Fibrinojen karaciğer tarafından yapılan ve normal insanların serumunda

her zaman bulunan çubuk şeklinde bir proteindir.

Fibrin başlangıçta gevşek bir iplik ağ gibidir.

Oluştuktan hemen sonra kovalent çapraz bağların oluşmasıyla kuvvetlenir.

Bu olay faktör XIII denilen bir plazma enzimi sayesinde gerçekleşir.

Fibrinojen kanda her zaman bulunur, fakat trombin normalde kanda bulunmaz,

yalnızca pıhtılaşma olayı uyarıldığı zaman oluşur.

6 Uyarılmadan önce kanda protrombin denilen inaktif şekilde bulunur.

Kan damarının yaralandığı bölgede enzimatik olarak trombine çevrilir.

Trombin de faktör XIII ü aktive eder.

Pıhtılaşmaya bırakılan kan örneğinde, pıhtılaşma sonrası ayrılan sıvıya serum denir.

Serum plazmadan farklı olarak fibrinojen ve bazı pıhtılaşma faktörlerini kapsamaz,

bunun dışında bileşimi plazma ile aynıdır.

 

6 ) AIDS:
Her dört AIDS hastasından sadece biri kadındır.

Nedeni ise kadınların baskın olan X krozomundan iki tane taşımasıdır.

Çünkü bir Sağlıklı,

bir hasta gene sahip olsalar bile sağlıklı gen hasta gene

baskın çıkar ve hasta değil taşıyıcı olurlar.

Erkeklerde ise Y geni hastalıklı X genini baskılayamaz.

7 ) Yüzme Yeteneği:
Kadınlar derilerinin altındakı yağ tabakası nedeniyle daha iyi yüzerler.

8 ) Yaş Dönümü:
Kadınlar menopoz döneminde ateş basması,uykusuzluk,

şişmanlama, gece terlemeleri ve vajina kuruluğu gibi belirtiler yaşarlar.

Erkekler andropoz denen yaş döneminde hemen hemen hiçbir bedensel belirti yaşamazlar.

9 ) Vücut Isısı:
Erkeklerin vücut ısısı kadınlardan daha yüksektir.

10 ) Su:
Erkek vücudunun yüzde 60-70'i sudan ibarettir. Kadın vücudundaki Su oranı ise yüzde 50-60 arasındadır.

11 ) Cinsel Organlar:
Ana cinsel organlar erkekte vücudun dışında bulunur ve kolayca yaralanabilir.

Kadında vücudun içine gizlenmiş olup korunmadadır.

12 ) İskelet:
Erkeklerin omuzları daha geniş, kolları ve bacakları daha uzun, kemikleri daha ağır,

eklemleri de daha büyüktür.

Buna karşılık kadınların kalça kemikleri daha geniş, eklemleri daha esnektir.

13 ) Ses Telleri:
Kadınların ses telleri daha kısa olduğundan sesleri daha tizdir.

Vücudun ağırlık Noktası:
Omuz ve kalça iskeletleri farklı olduğundan,

kadınların ağırlık noktası erkeklerinkinden daha aşağıdadır.

14 ) Duyu Organları:
Kadınların işitme ve koklama duyuları daha güçlüdür.

Buna karşılık erkekler ışığa karşı daha hassastır.

Erkek gözü ayrıntıları daha iyi seçer.

15 ) Enerji Harcaması:
Erkekler hareketsiz halde,vücudun metrekaresi başına ortalama

39,5 kalori yakarlar.

Kadınlar ise 37 kalori.

Erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2700 kalori,

kadınınki 2000 kaloridir.

16 ) Yağ:
Erkeklerde kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusu vardır.

Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27'sini oluştururken,

bu değer erkeklerde yüzde 15'tir.

Kadın vücudunda erkeklerden 3,5 kg daha fazla yağ vardır.

Yağ, erkeklerde karın bölgesinde toplanırken

kadınlarda daha çok kalça, baldır ve göbekte yoğunlaşır.

17 ) Hastalıklar:
Erkekler hayatları boyunca kadınlardan

ortalama 40 gün daha az hastalanırlar.

18 ) Dirsek:
Kadınlar erkeklere kıyasla

kollarını dirsekten 6 derece daha fazla açabilirler.

19 ) Kromozomlar:
Erkek ve dişilerde toplam 46 kromozom vardır.

Bunların yarısı babadan, yarısı anneden gelir.

Bu 46 kromozomun içinden iki tane cinsiyet hormonu vardır ki;

bu erkekte XY,

kadında XX olarak bulunur.

20 ) Saçlar:
Kadınların saçları daha sık ve daha dirençlidir. Saç kökleri iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülmez.

21 ) Deri:
Erkeklerin toplam 1,8 metrekare,

kadınların 1,6 metrekare derileri vardır.

Kadını derisi daha ince ve kuru,bu yüzden de daha hassastır.

Erkekte ter bezleri ve deri altı yağ bezleri daha fazla olduğundan

derisi yağlıdır ve daha çok terler.

22 ) Akciğerler:

Erkeklerin akciğerleri kadınlarınkinden

yüzde 50 daha geniş hacme sahiptir.

23 ) Yemek:
Aynı kilodaki kişilerden, erkekler kadınlardan daha çok yemek ihtiyacı duyarlar;

çünkü metabolizmaları daha hızlıdır.

24 ) Antikorlar:
Kadınlar daha çok Antikor üretirler,

bu yüzden de erkeklere kıyasla bakteri ve virüs hastalıklarına daha seyrek yakalanırlar.

25 ) Ağlamak:
Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar.

Genellikle de Saat 19.00-22.00 arası.

26 ) Beyin:
Erkek beyni yüzde 14 daha ağırdır.

Buna karşılık

kadınlarda iki yarım küre arasındaki iletişim daha iyidir.

27 ) Safrakesesi Taşı:
Kadınların yüzde 20'sinde,

erkeklerin yüzde 8'inde

safrakesesi taşı oluşur.

28 ) Kalp Atışı:
Erkeklerin kalbi daha büyüktür ve daha yavaş çarpar:

Dakikada ortalama 72.

Bu değer kadınlarda 80'dir.

29 ) Gelişme:
Buluğ çağına kadar kızlar erkeklerden daha hızlı büyürler (10'a 8 oranında).

Erkek çocuklar 14-15 yaşları arasında gelişmeye başlarlar

ve

20 yaşına kadar bu büyüme gerçekleşebilir.

Kız çocukları en hızlı 12-13 yaşları arasında gelişirken

17-18 yaşında bu gelişme durur.

30 ) Sıcaklık Duyarlılığı:
Kadınlar kalın yağ dokuları nedeniyle

soğuğa

daha dayanıklıdırlar.

31 ) Yaşlanmak:
Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar.

55 yaşındaki bir kadın bedensel gücünün yüzde 90'ına sahiptir.

Oysa aynı yaştaki bir erkek gücünün sadece yüzde 70'ine sahiptir.

35 yaşındaki bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir.

Buna karşılık kadında sadece cilt daha ince olduğundan çabuk yaşlanıp kırışır.

Kadınlar yaşlanma olayını psikolojik olarak erkeklerden çok daha kolay kabullenirler.

32 ) Kaslar:
Erkekler kadınlardan yüzde 50 oranında fazla kas gücüne sahiptir.

Buluğ çağında erkeklerde kas hücrelerinin

sayısı 20 misli,

kadınlarda 10 misli artar.

Erkekler kadınlardan üçte bir oranında daha güçlüdürler.

33 ) Yaşam Süresi:
Erkeklerin ortalama omrü 71,5 yıl,

kadınların 78 yıldır.

34 ) Solunum:
Erkekler dakikada ortalama 16 kez soluk alıp verir.

Kadınlar ise dakikada 20-22 kez soluk alıp verir.

Her iki cinsin günde soludukları miktar ise aynı olup 12 bin litredir.

35 ) Tansiyon:

Erkeklerin tansiyonu da kadınlardan yüksektir:140/88.

Bu değer kadınlarda 130/80'dir.

 

 

 

 

 

 

 

İskeleti oluşturan kemikleri birbirine bağlayan anatomik oluşumlardır.

Eklemlerde iki kemiğin uç noktaları, yumuşak, yoğun, koruyucu ve sürtünmeyi azaltıcı görev üstlenen kıkırdakla kaplıdır. Eklem kıkırdağı 2-5 mm kalınlığındadır. Kemik yüzeylerini örten eklem kıkırdağının özelliklerinden biri sürtünme katsayısının çok düşük olmasıdır; bu sayede iki yüzey rahatlıkla birbirleri üzerinde kayar. Diğer özelliği baskıya karşı dayanıklılığıdır. Ne kan damarları ne de sinir uçları kıkırdağa girmez. Kıkırdak, sinir ucu içermemesi nedeni ile ağrıya duyarsızdır.

Komşu eklem yüzleri arasındaki büyüklük ve şekil farklılığı fazla ise bu yüzlerin birbirine uyumunu sağlayan iki eklem yüzü arasına sokulan menisküs ve disküs denen oluşumlar bulunur.

Menisküsler, eklem yüzlerinin yan kısımlarında bulunur ve eklem yüzlerini büyütürler. Ayrıca dokuların elastikiyeti sayesinde ve hareket sırasında basıncın etkisi ile eklem yüzlerinin şekil ve durumlarını değiştirirler.

Diskuslar, şekil ve durum değiştirme yeteneği daha fazla olan ve çeşitli hareketlerin meydana gelmesini sağlayan oluşumlardır.

Alt taraf kemikleri

Kalça kemiği (os coxae)
Kalça kemiği kanadı (os ilii), oturga kemiği (os ischii) ve çatı kemiğinin (os pubis) ergenlik çağında birleşmesi ile oluşur.

Leğen kemiği (pelvis)
Arkada sakrum ve koksik, yanlarda ise kalça kemiklerinin aralarında eklemleşmesinden meydana gelir. geniş olan üst parçasına pelvis major (büyük pelvis), alt parçasına ise pelvis minör (küçük pelvis) denir.

Pelvis çapları önemlidir. Çünkü doğum sırasında uterus ve karın kaslarının kasılması sonucu aşağıya itilen çocuğun dışarıya çıkabilmesi için önce küçük pelvisten geçmesi gerekir.erkek pelvisi ile kadın pelvisi arasında farklılıklar vardır. Kadın pelvisi daha geniş, yüksekliği daha az, sakrum daha kısa ve geniştir.

Uyluk kemiği, femur (os femoris)
İskeletin en uzun, en kalın ve en sağlam kemiği olup kalça kemiği ve tibia ile eklem yapar.

Diz kapağı kemiği (Patella)
Tabanı yukarda olan bir üçgen gibidir. Ön yüzü deri altından hissedilir.

Kaval kemiği (tibia)

Üst taraf kemikleri

Köprücük kemiği (clavicula)
Sternum ve kürek kemiği ile eklem yapar. 15-17 cm uzunluğunda, 2-3 cm genişliğinde ve herhengi bir travmada kolay kırılabilir bir kemiktir.

Kürek kemiği (scapula)
Üçgen şekilli yassı iki kemiktir. Ön ve arka olmak üzere iki yüzü vardır. Ön yüzde omur kaslarının bağlandığı noktalar vardır.

Kol yada pazu kemiği (humerus)
Vücudun üst kısmına ait en uzun kemiktir. Üstte kürek kemiği, altta ise önkol kemikleri ile eklem yapar.

Dirsek kemiği (ulna)
Üst ucu kalın, alt ucu incedir.

Radius (önkol kemiği)
Önkolun dış yan tarafında bulunan kemiktir. Ulnaya paralel uzanır fakat daha kısadır.

El kemikleri
Toplam 27 kemikten oluşur. El bilek kemikleri (8), el tarak kemikleri (5) ve el parmak kemikleri (14) olmak üzere 3 grupta incelenir.

Göğüs İskeleti (Toraks)

Göğüs iskeleti, kaburgalar (costae) ve göğüs kemiği (sternum) olmak üzere iki kısımda incelenir.

Omurga dışında göğüste 25 tane kemik bulunur. Bunlardan 12 çifti kaburga bir tanesi ise göğüs kemiğidir.

Sternum önde ve yassıdır. Kaburgalar sağ ve solda 12’şer tanedir. Kaburgaların hepsi arkada omurga ile bağlantılıdır. Önde ise kaburgaların ilk 7 çifti sternuma bağlanır. 8,, 9, ve 10. çift kaburgalar 7, çifte bağlanır. 11. ve 12. çiftlerin uçları boştadır.

Kaburgaların sternuma birleştiği yerde kıkırdak doku yer alır. Bu sayede göğüs kafesi elastikiyet kazanır.

Omurga Kemikleri

Vücudun dorsalinde (arkada, sırtta) omurlardan meydana gelmiş, vücudun ağırlığını taşıyan ve destekleyen iskelet bölümüdür. Boşluğunda sinir sisteminin önemli bir parçası olan omurilik (medulla spinalis) koruma altına alınmıştır.omurgayı meydana getiren omurların sayısı 33 tanedir. Bu sayı erginde 26’dır.

Omurga beş bölümde incelenir.

Boyun bölgesi (servikal) omurlar : Boyun bölgesi 7 omurdan meydana gelmiştir.

Göğüs (torasik) omurlar : Göğüs omurları 12 tanedir.

Bel (lumbar) omurları : Bel omurları 5 tanedir. Vücut ağırlığının taşınmasında önemli role sahiptir. Diğer omurlara göre daha büyük ve enine çıkıntılara sahiptirler.

Kuyruk sokumu (sakral) omurları : Çocukta 5 ayrı omur, ergenlikte birleşerek tek omur haline gelir.

Kuyruk (koksik) omurları : Sayısı 3-5 arasında değişen kuyruk omurları erginde tek kemik haline gelir.

Yüz kemikleri

Maxilla ( üst çene kemiği) : Hareketsiz olan çene kemiğidir. Ağız boşluğunun üstünde, göz çukurunun altında bulunur.

Os lacrimale (gözyaşı kemiği) : İnce bir kemik olup, göz çukurunun iç duvarının ön parçasını oluşturur.

Os palatinum (damak kemiği) : Burun boşluklarının arkasında yer alır.

Os nasale (nazal kemik, burun kemiği) : Ortada bir çizgi boyunca bağlanmıştır. Üst çene kemiğinin alın çıkıntıları arasında ve dört köşeli yassı bir kemik olup burun sırtının iskeletini yapar.

Os zygomaticum (elmacık kemiği) : Göz çukurlarının dış alt kısımlarında bulunur.

Mandibula (alt çene kemiği) : Yüz kemiklerinin en büyüğüdür. Çiğneme fonksiyonu ile sindirim sistemine yardımcı olur.

Os hyoideum (dil kemiği) : Dil kökünün aşağısında ve gırtlağın üst kısmında yer alır.

Vomer (sapan kemiği) : Burun boşluklarını birbirinden ayıran kemiğin arka ve alt parçasını yapan, ince dikdörtgen şeklindeki kemiktir.

Baş kemikleri

Oksipital kemik (artkafa kemiği): Kafatasının alt ve arka kısmında bulunur.

Sphenoid kemiği (temel kemik): Kafatasının tabanında bulunan kemiktir.

Frontal kemik (alın kemiği): Kafatasının ön yüzünde ve göz yuvalarının (orbita) üst bölümünde yer almıştır.

Parietal kemik (yan kafa, çeper kemiği): Kafa boşluğunun yan bölümlerini kaplayan, geniş yüzeyli bir çift kemiktir.

Temporal kemik (şakak kemiği): Parietal, sphenoid ve occipital kemikler arasında yer alan bir çift kemiktir. Bu kemiklerin iç tarafında işitme ve denge organları bulunur.

Etmoid kemik (kalbur kemiği) : Sfenoid kemiğin önünde ve frontal kemiğin arkasında arda bulunan kemiktir.


İskelet Sisteminin Görevleri

İskelet Sisteminin Görevleri

* Vücudun çatısını oluşturmak.
* Vücuda diklik ve sertlik sağlamak.
* Bazı iç organları dış etkenlerden korumak.
* İç organlara ve kaslara bağlanma yüzeyi sağlamak.
* Eklemlerin yardımıyla vücuda hareketlilik sağlamak.
* Vücudun ihtiyacı olan bazı minarelleri depo etmek.
* Kan yapımında görev almak.

Kemik Oluşumu ve Kontrolü

Kemiklerin sağlıklı olarak büyüyüp gelişebilmesi için bir yandan yeterli miktarda kemik hücresinin yapılması bir yandan da yeterli ara maddenin oluşması gerekir. Bu olaylar bazı iç ve dış faktörler tarafından düzenlenir. Kemik oluşumunda etkili olan faktörleri teker teker inceleyecek olursak;

a. Hormonlar : Kemiğin sertleşmesi için gerekli olan Ca P K minerallerinin kemiğe geçmesi ve bunların kandaki miktarının belirli bir seviyede tutulması gerekir. Özellikle kalsiyumun kemikten kana kandan kemiğe geçişi tiroid bezinden salgılanan kalsitonin (tirokalsitonin) hormonu ve paratiroid bezinden salgılanan parathormon ile düzenlenir.

Hipofiz bezinden salgılanan büyüme hormonu (STH) yetersiz olduğunda cücelik (nanizm) aşırı salgılandığında devlik hali (jigantizm) ortaya çıkar. Timus bezi hormonu embriyonik gelişimde iskeletin oluşumunda etkilidir.

b. Vitaminler : D vitamini kemiklerde Ca ve P birikmesini sağlayarak kemiklerin sertleşmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde bağırsaktan kalsiyum ve fosfatın emilmesi azalır.

Sonuçta kemiklerde yumuşama ve eğilme olur. Bu da çocuklarda raşitizm yetişkinlerde ise osteomalazi denen kemik hastalığını yapar.

Kemik Çeşitleri

İskeletin yapısında bulunan kemikler üç çeşittir.

a. Uzun Kemikler : Kol ve bacaklarda bulunur. Uzun kemiği dıştan saran kemik zarı (periyost) kemiğin enine büyümesini onarılmasını ve beslenmesini sağlar. Ayrıca periyost kemiğin sertleşmesine de katkıda bulunur.

Uzun kemiğin başı ile gövdesi arasında bulunan kıkırdak tabakası kemiğin boyuna büyümesini sağlar. Uzun kemiklerin iç kısmındaki kanalda akyuvarların oluşumunu sağlayan sarı kemik iliği bulunur. Kemik başlarını iç kısmı sünger gibi düzensiz gözenekli bir yapıdadır. Gözeneklerin içinde kırmızı ilik bulunur. Kırmızı kemik iliği kan hücrelerinin üretildiği iliktir.

b. Kısa Kemikler : Omurgada el ve ayak bileklerinde bulunur. Sarı ilik kanalı bulunmaz. Yaklaşık olarak eni boyu ve kalınlığı eşit olan kemiklerdir.

c. Yassı Kemikler : Göğüs kafatası kürek ve kaburga kemiklerinden ibarettir. Yassı kemiklerde sarı ilik kanalı bulunmaz. Bu tip kemiklerde süngerimsi kemik dokusu sıkı kemik dokusundan fazladır. Eni ve boyu fazla kalınlığı çok az olan kemiklerdir.

Kemiklerin Yapısı

Yapısında inorganik madde bulunan tek dokudur. Dıştaki sert katman büyük oranda kollajen proteinlerden ve hidroksiapatitten oluşur.

Kollajen teller gerilmeye karşı direnç sağlar. Kalsiyum ve diğer minerallerden oluşan hidroksipatit, vücudun kalsiyum deposudur ve kemiğin sağlamlığından sorumludur. Kemiğin organik yapısında kalsiyum ve fosforun yanı sıra kalsiyum sülfat, sülfat, sodyum ve magnezyum bulunur. Vücutta bulunan kalsiyumun(yaklaşık 1 kg) % 99’ u kemikte bulunur.

Kemiklerde bulunan % 25 su % 45 inorganik madensel tuzlar (kalsiyum fosfat kalsiyum karbonat magnezyum fosfat az miktarda sodyum ve demir) kemiğin sert yapısını % 30 organik maddeler ise esnekliği sağlar. Canlı kemik hücrelerine osteosit ve bu hücreler tarafından salgılanan organik ara maddeye osein denir. Bu iki yapı kemik dokusunu meydana getirir.

Yetersiz kalsiyum ve fosfor alımı kemiğin sağlamlığının azalmasına, kolay kırılabilir olmasına ve bazı kemik hastalıklarının oluşmasına sebep olur.
Kemiğin içinde bulunan kemik iliğinin yumuşak ve gözenekli bir yapısı vardır; burada kan hücrelerinin üretildiği hücreler bulunur. Damarlar kemiklerin içinden geçer ve etrafı sinirlerle çevrilmiştir.

İskelet Sistemi

Kemiklerden meydana gelen, vücuda şeklini veren, iç organları koruyan ve kaslara tutunma yeri olan yapıya iskelet adı verilir.

İskelet sistemi vücudu destekleyen, dış uyaranlara karşı direncini sağlayan dokular bütünüdür.

Yerçekimine karşı gelerek kasların da yardımı ile vücudun hareketini sağlar, organları korur. İnsanlarda iskelet 206 kemikten oluşur.

Kemik sürekli değişen ve pek çok fonksiyonu olan vücut dokusudur. Bütün kemikler bir araya gelerek iskeleti oluşturur.

İskeleti oluşturan kemikler genel olarak 4 grupta incelenir.

1- Uzun kemikler
2- Kısa kemikler
3- Yassı kemikler
4- Düzensiz kemikler