75 : ) TANRI NEDİR....? TÜRK TANRILARI ***** YUNAN TANRILARI ***** ROMA TANRILARI ***** MISIR TANRILARI ***** HİNT TANRILARI KİMLERDİR.....? / 14-05-2016

 

 

 

TANRI  NEDİR...?

 

 

TANRI

YADA 

İLAH

 

Özellikle

 tek tanrılı inançlar tarafından evrenin tek yaradanı ve yöneteni olduğuna inanılan doğaüstü varlık.

 Çok tanrılı inançlarda genelde

 ilâhların

cinsiyeti bulunur

ve

erkek olanlarına Tanrı,

dişi olanlarına Tanrıça denir. 

Monoteistik ve henoteistik inançlardaki

Tanrı kavramını tanımlamak için ise sadece tanrı sözcüğü kullanılabilir.

Teologlar ve filozoflar, tarih boyunca sayısız tanrı kavramını ve anlayışını incelemişlerdir. 

Tanrı'nın varlığı

felsefenin 

metafizik 

ve 

din felsefesi

 alanlarında incelenen önemli bir konudur.

Tanrı kavramının, tek tanrılı (monoteist)

ve

çok tanrılı (politeist)

dinlerdeki farkını ayırt etmek için

“Dinbilimi”

önceleri, monoteizm dinlerindeki tek tanrıyı ifade etmek için

“Tanrı”

ifadesini; farklı tanrıları olan politeizm dinlerindeki Tanrı kavramı için

“Gottheit”

(tanrısal varlık)

ifadesini kullanmıştır.

Anlamı kolaylaştırmak amacıyla Avrupa’da yaygınlaşan bu sözcüğün kullanımı, hala tartışma konusudur.

Felsefede Tanrı kavramı; “ilk neden”, “ebedi ilke” ya da “insanlığın, yaşamın ve doğanın tamamının en yüce aşaması” olarak ifade edilir

ve çoğunlukla ilâh veya mutlak olan şeklinde tanımlanır.

taptıkları belgelerle kanıtlanmıştır.

 

Tetragrammaton İbranice.

Bu ad Hint-Avrupa dillerindeki

 göklerin tanrısı” (deiwoz) kavramından farklı olarak kullanılmaktadır.

Türevsel olarak bu tanrı adının karşılığı, 

Yunanca “Zeus”,

Roma mitolojisinde Jüpiter,

 Vedik zamanında ve eski Hint dillerinde Dyaus Pita 

ve eski Yunan kavimleri dilinde (Δει-πάτυρος) “Dei-pátyros” olarak geçer.

Aslında bütün bu kavramlar,

dyaus sözcük kökü ile bağlantılıdır ve bu kökün,

“yansıma”

veya

“ışın”

olarak çevrilmesi mümkündür.

Bu sözcük kökü aynı zamanda Tanrı kavramının (“deva, deus”) kökünü oluşturur.

Cermen dilindeki, tanrı

“Gott” sözcüğünün kökeni,

Hint-Avrupa dillerinde isimleştirmeyi sağlayan ikinci sıfat-fiilden türetilmiştir. Buna göre büyü sözleri ile çağrılan varlık olarak tanrı anlaşılmaktadır. Cermen dilinde “Guþ” (Gott) tanrı kavramı, Cermen dilindeki diğer tanrı kavramların

da olduğu gibi asıl olan, eşi ve benzeri olmayan, tarafsız olan, anlamlarını taşır.

3. ve 4. yüzyılda Doğu Roma’nın etkisinde kalan

Ariyanizm Hıristiyanlığındaki tanrı “Gott” sözcüğü, Hıristiyanlıktaki Tanrı “Gott” olarak günümüze kadar gelmiştir.

Fransa’da Merovenj ve Karolingern Hanedanlığı’nın etkisi altında kalan Anglo Saksonlar ve Roma Katolikleri’nde,

Tanrı “Gott” eril olarak kullanılmıştır.

Tanrı sözcüğü Gotik zamanında, batıl inançlarda ya da putperestlerde de kullanılmıştır;

fakat Hıristiyanlıktaki gibi eril değil cinsiyetsiz olarak ifade edilmiştir.

Batı Cermen dilinde cinssiz (“neutrum”) durumundan eril (“maskulinum”) duruma geçmesi, yaklaşık olarak 6. ve 8. yüzyılda olmuştur.

İskandinav dili- Kuzey Cermen dilleri ise çok daha uzun bir süre

Tanrı sözcüğünü cinsiyetsiz, “Neutrum” durumunda kullanmışlardır.

Çünkü onlarda kişisel Tanrı için kullanılan “Ase” sözcüğü uzun süre kullanılmıştır.

Tanrı sözcüğü, tanrısal varlıkların, başka şekilde ifade edilemediği durumlarda birçok farklı anlamlarda kullanılmıştır.

Örneğin; yüce güçleri olduğuna inanılan hareketsiz canlılar, melekler gibi tapılan;

fakat asla hareket etmeyen, dünyadaki görüntüsünü koruyan güçler de bu sözcükle ifade edilmiştir.

Ayrıca tanrı “Gott” anlamı taşıyan diğer sözcükler de cinsiyetsiz olarak belirtilir.

Büyük olasılıkla bu tür sözcükler çoğul olarak kullanılırlar ve tanrıları bir bütün olarak ifade ederler.

Burada belirtilen belli sayıda tanrının kişiselleştirilmesi değildir; belli tanrısal varlıkların veya güçlerin tamamını betimlemektir.

Bunlar görünen belli bir tanrı değil, diğer tüm tanrıların varlığını ifade eder.

Burada anlatılmak istenen Tanrı’nın tek olan aslının, özünün deiwos-Teiwas‘ın sadece cins isimleriyle belirtilmesidir;

örneğin Odin lakaplı Tanrı Hanga-Tyr’nin Hängetyr olması gibi.

Her bir tanrının kendi adıyla,

kendi efsanesiyle ve kendi inananların kültürleriyle ifade edildiği gibi,

görünemeyen,

sadece efsanelerde,

efsane şiirlerinde

tasvir edilen tanrısal değerler de vardır.

Cermenler daha önceleri yüce bir tanrı kavramı geliştirmemişlerdir.

İlk olarak Snorri Sturluson Odin’i her şeyin Tanrısı, daha somut bir söylemle “tüm baba” olarak anmıştır.

Bu konudaki eksiklik Hıristiyanlaşma süreci başladığından beri gölülmüştür.

Odin,

Thor ve Balder,

İsa’ya karşıt olarak,

kuzey İzlandaca metinlerde her şeye gücü yeten ya da mükemmel tanrılar olarak geçerler.

 

Michelangelo'nun meşhur Güneş ve Ay'ın yaradılışı isimli Sistina Şapeli freski (yak. 1512) Batı sanatında Baba Tanrıtasvirinin iyi bilinen bir örneğidir.

Buna karşıt bir kavram olarak Cermenler’de

“Gott/Götter”

(Tanrı/Tanrılar)

kavramı “Menschen“ (insanlar) ile karışım içine girerek

*teiwoz - *gumanez kavramlarının etkisiyle

*guda - *gumanez ile yer değiştirmiştir.

Öyle ki bu bağlantı Aliterasyon edebi sanatında ve Eski Nors Dili’nde çeşitli şiirlerde etkisini göstermiştir. Önceleri tanrı

“Gott”

kavramı cinsiyetsiz bir terminoloji iken, sadece Cermen dilinde eril durumda kullanılmış ve böylece

Tanrı İsa eril olarak simgelenmiştir.

Bu şekilde, günümüze kadar gelen bir anlam değişimi meydana gelmiştir,

sözcük farklı yorumlanmış ve eril olarak

Yahudi-Hıristiyan Tanrısı olarak kullanılmıştır.

O zamandan beri tanrı sözcüğü dilbilgisi bağlamında eril olarak ifade edilmiştir.

 

 

 

 

 

 

TANRI’NIN VARLIĞI KAVRAMI

Her inançlı birey, kendi aklı ve ruhsal zenginliği sınırları içinde,

Tanrı kavramı ve tasarımını kendisi yapar.

Bu bağlamda, her insanın düşündeki Tanrı imajının tek doğru, ya da tek gerçek olduğunu söylemek olası değildir.

Tanrı’nın varlığına inanç konusu (varlığa inanma, inanmama) bireyin varoluşuyla birlikte insanlık tarihinin en eski,

tartışmalı ve öncelikli sorunlarından biri olmuştur. Bu sorunun günümüzde de bütün çekiciliği ile karşımızda durmakta olduğu yadsınmaz.

Tanrı’nın varlığını kabul eden inanç sistemleri,

Tanrı’nın var olduğunu bazı kanıtlarla desteklemeye çalışmışlardır. Bu kanıtlar:

Ontolojik Kanıt : 

Tanrı kavramından Tanrı’nın varlığını çıkartmaktır. Bu görüş Orta Çağda St. Anselmus ve Yeni Çağda Descartes tarafından geliştirilmiştir.

Hudus Kanıtı (Varlığın ortaya çıkması) :

Meydana gelen her şey, mantıken onu meydana getiren bir varlığa muhtaçtır. Evren de zaman içinde sonradan meydana geldiğine göre, onu meydana getiren varlık Tanrı’dır. Bu kanıt ilk olarak İslâm felsefesinde kelamcılar  tarafından kullanılmıştır.

Erdem kanıtı :

 Bu kanıtı St. Thomas kullanmıştır. Bu kanıtlamaya göre, evrende var olanların bir mükemmellik sıralaması vardır. Bu sıralamanın en üst katında bulunan, her şeyin en mükemmeli olan Tanrı’dır.

Ahlâki Kanıt : 

İnsanoğlu iyilik yapmaya, kötülüklerden kaçınmaya eğilimlidir. Bu bir ahlâk yasası olup, bu yasa öğrenilmemiş ve vicdanımızda hazır olarak bulunur. Bunu da insana kazandıran Tanrı’dır.

Yukarıdaki kanıtlar çerçevesinde Teist düşünce sistemini benimseyenler, Tanrı’nın varlığını nedensel olarak kanıtlamak isterler. Her şeyin bir nedeni vardır ve her bir neden başka bir nedenin sonucudur. Bu nedensellik zincirini, sonsuza kadar götürmek insan aklı için mümkün olmadığından, kendisi sonuç olmayan nedende durulur. Teizme göre, Tanrı bu ilk nedendir.

Paul Tillich, 20. yüzyılın ilâhiyat dalında en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilen kitabında, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışmanın, Tanrı’nın yokluğunu savunmakla, yani ateizmle eş anlamlı olduğunu savunurken şöyle der:

''Tanrı’nın varlığını kabul etmek de,

reddetmek kadar ateistçe bir tutumdur. 

Tanrı, var olmanın ta kendisidir, ayrı bir varlık değildir. ''

 

DİN KAVRAMI

Din olgusunun, insanoğlunun varoluşuyla yaşıt olduğunu, bireyin dinsel varlığı ve din hayatıyla olan ilişkilerinin de, insanın varoldukça devam edeceği hususu, en azından çağımız açısından göz önüne alınması gereken bir gerçektir.

Dünyayı ve evreni tanıma, varlık hakkında bilgi edinme gereksinimi ile önce din ve daha sonra, içerik ve niteliği gereği dinin yanıtlayamadığı sorulara yanıt bulma çabası ile felsefî sistemler ortaya çıkmıştır. Sırayla; tanrısal İlham ve ilahi vahiyden din, filozofların düşünce ve sentezinden felsefe, ilim adamlarının deney ve gözlemlerinden de ilim ortaya çıkmış, bu üç temel sistemin insanlığa verdiği dinsel, felsefî ve bilimsel bilgi, değişim ve gelişime kaynak oluşturmuştur.

Tanrı inancı ile din inancı arasında kesin ve belirgin bir çizgi ve ilişkinin varlığı hakkında somut veriler yaygın değildir. Zira tanrısız dinler olduğu gibi gerçek dinle ilgisi olmayan tanrılar da vardır. Buda ve Konfüçyüs gibi, giderek din halini almış öğretilerde, açıkça Tanrı yoktur. Bir vahye dayanmayan dinlerin ise türlü türlü tanrıları vardır. Peygamberlerin getirmiş oldukları dinlerdeki Tanrı farklı özellikler taşımaktadır

İnsanoğlu, kadim dönemlerden bu yana içinde yaşadığı evrenin sırlarını araştırırken,

temel düşünce sistemi (tefekkür) olarak 

Şamanizm,

Hermetizm,

Kabbala,

Epifani ,

olmak üzere dört temel evre geçirmiştir.

Budizm, Konfiçyüs Din’i ile Semavi Din’ler olan Musevilik, Hiristiyanlık ve Müslümanlık, bu dört tefekkürden etkilenerek ayrı ayrı yollardan insanlığı aydınlatmışlardır. Buna karşın bu dört tefekkür, bütün dinlerin dışında kalarak, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye devam etmiştir.

Büyük Dinler,

Doğu ve Batı Dinleri olarak ikiye ayrılırlar:

Hinduizm ve Brahmanizm, Doğu Dinleri’dir.

( Panteist inanca dayalıdırlar)

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet iseBatı Dinleridir.

(Teistik karakterdedirler).

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’i içine alan kitaplı dinlere Semavi veya Göksel Dinler denilmektedir.

Bu tanımın, Semavi Dinlerin mensuplarının, dua ederken ellerini göğe açarak bir göksel varlığa yakarmalarından kaynaklandığı değerlendirilmektedir.

Tarih boyunca, nerede bir toplum varsa, orada mutlaka din olgusu da gündeme gelmiştir. Din; insanla beraber varolmuş, varolmakta ve öyle görünüyor ki en azından yakın gelecekte de bu bağlamda işlevini sürdürecek bir kurumdur. İnsanlık tarihinde ne kadar gerilere gidilirse gidilsin, dinî inançlardan yoksun bir topluma rastlanmamaktadır. Tarihi devrelerde olduğu kadar tarih öncesinde de insanoğlunun bazı inançlara sahip olarak yaşadığı, yapılan bilimsel araştırmalardan anlaşılmaktadır. Bütün bunlar, toplumu ayakta tutan temel sosyal yapının başında dinin geldiğini ortaya koymaktadır.

İnsanlık, “din”i dışlayarak toplumsal, sosyal ve spritüel yapının sağlıklı bir şekilde oluşturulamayacağını ve bir yere varılamayacağını anlamış görünmektedir. Ancak, Brzezinski’nin şu saptamaları da düşünce yelpazesinde farklı algılayışlar olarak dikkati çekmektedir: 

Her ne olursa olsun, gelişmiş dünyada, bilimin sınırları sonuna kadar zorlanacak ve insanoğlunun iç ve dış boyutları öyle değişecektir ki,

bu, insan varlığının temel karakterinde bile etkili olacaktır.

Umuyoruz ki daha uzak bir gelecekte, modern bolluk döneminin ve bilimdeki

son gelişmelerin yarattığı ruhsal boşluğun farkına varılır ve modern toplum artık dikkatini yeniden hayatın felsefî ve ruhsal yönüne çevirir.

Böylece, insanların şu anda sahip olduğu ve hatalı bir biçimde kontrol ettiğini sandığı gücün yerine,

toplumsal olarak insanları daha birbirine bağlayıcı yeni ahlâki kriterler ortaya çıkabilir.

Artık, merkezi olarak örgütlenmiş resmi dinin, insanların sosyal hayatında yeniden etkili olabileceğini düşünmek doğru bir inanış değildir.

Bu nedenle, tarihi gelişimin dinamiğinden etkilenen insanoğlunun ruhsal sağlığı için yeni bir başlangıç noktası bulmak gerekir”.

TANRI’NIN VARLIĞINA İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLAR

Tanrı’nın varlığı konusunda genelde üç temel yaklaşım oluşmuştur. Bunlar sırasıyla:

1  : Tanrı’nın varlığını kabul eden görüşler : Teizm, Deizm, Panteizm, Pan-enteizm,

2 : Tanrı’nın varlığını reddeden :  Ateizm,

3 : Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini öne süren :  Agnostisizmdir.

Bu görüşleri, kavramlar boyutuyla incelemeye başlayalım:

Tanrı’nın

Varlığını Kabul Eden

Görüşler:

TEİZM

Teizm, sözcük olarak, Fransızca: “Théisme”, Türkçe:”Tanrıcılık”, Arapça ise: “İlâhiyye”anlamındadır.

Kavram olarak ise Teizm, evreni yaratan, sürekli olarak yöneten, kaza ve kadere egemen olan,

insanüstü güçleri bulunan, kişilikli bir Tanrı’nın varlığını savunan dinlerin ve dinsel öğretilerin genel adıdır.

Teizm, diğer bir deyişle, varolan her şeyin yaratıcısı olan bir Tanrı’nın varlığına, mutlak ve sınırsız bir bilgiye ve güce sahip olduğuna, sarsılmaz bir inanç beslemedir. Doğanın üstünde ve ötesinde olan, yani evrene aşkın (transandantal)  olan bir Tanrı’ya duyulan inancı ifade eden Teizmde Tanrı; yarattığı varlıktan ayrı olan, fakat kendisini yarattıkları aracılığıyla gösteren, özünde kişisel olup, insanın ibadet ve itaatine en yüksek ölçüde layık olan varlık olarak görülür. Tanrı, bu anlayışa göre, yaratıcıdır, varoluşun kaynağı ve tanrısal değerin koruyucusudur. Tanrı’nın gücü her şeye yeter, O her şeyi bilir, O güç, gerçeklik ve değer bakımından yüksek bir varlıktır. Ve insan onu bilebilir ve ona erişebilir.

Teizmde:

Vahiy yolu ile insanlara buyruklarını gönderen,

Kutsal Kitaplar gönderen,

Peygamberler gönderen,

Evreni yaratan ve yöneten,

Aklı ve iradesi olan,

Sonsuz bilgi, kudret ve iradesiyle evreninin varlığını devam ettiren,

Aşkın, doğa üstü ve sonsuz yetkinlikte yüce bir varlık olarak, her an evrenin canlı-cansız her zerresinde etkin ve yetki sahibi, bir Tanrı

anlayışı vardır.

Teizm öğretisi;

inancı ve imanı, aklın ve düşüncenin, bilimin desteğinde ve evrendeki varlıklara ve onların yaradılışlarına bakarak pekiştirir.

Özet olarak söylenebilir ki, bütün Semavî Dinler, Teizmin genel prensip ve esasları üzerine kurulmuşlardır.

DEİZM

Deizm sözcük olarak Fransızca’da: “Déisme”, Türkçe’de: “Yaradancılık” veya “Nedentanrıcılık” olarak ifade edilir.

Kavram olarak Deizm, ilk olarak XVI. yüzyılda İngiltere’de ortaya atıldı. Lâtince’de Tanrı anlamındaki “Deus” sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncecilerin (kiliseye bağlı olmayanların) Tanrı inancını betimlemek için ortaya konmuştu. Önceleri “Tanrıtanımazlık” (ateizm) karşısında, “Tanrıcılık” ya da “Tanrının varlığına inanmak” anlamında kullanıldı. Daha sonra “Yaratıcı-Tanrı” anlamına gelen “Teizm” sözcüğü benimsenince

 “Deizm”, varlığı akılla bilinebilen ve evrene karışmayan bir Tanrı anlayışı 

olarak kendine özgü felsefi bir nitelik kazandı.

Deizmi, Ortaçağ Avrupa’sında Hıristiyan din adamlarının, Kilisenin ve papaların menfaat ve hükümranlıklarını sürdürebilmeleri için ortaya attıkları dışkutsal dogmalara ve “Tanrı adına” diyerek halkın inançlarına, bilim dünyasına ve devlet yönetimlerine yaptıkları müdahale ve baskılara bir karşı tepki olarak oluşan, felsefi bir düşünce ve inanç sistemi olarak ifade etmek olasıdır.

XVI. yüzyılda Rönesans hareketi hızla Kıta Avrupa’sını etkisi altına almaya başlamıştı. Bu akım giderek aydınlanma hareketine dönüştü ve Kilise erki büyük ölçüde kırıldı. Kilisenin savunduğu Tanrı tasarımı vahye dayalı ve teistik bir tasarımdı. Başka bir deyişle, Kişi-Tanrı tasarımıydı. Aydınlar, Kilise otoritesi kırarlarken, doğrudan Tanrı’yı yadsımak yerine, Tanrı tasarımını değiştirmeyi daha uygun buldular.

Deizmi savunanların,

kişileştirilmiş, yöneticiliği ve deneticiliği kabul edilmiş

Tanrı algılayışına karşı, kişilik dışı ve yalnızca ilk neden ya da ilk devindirici olmakla yetinen bir Tanrı anlayışı ortaya koyması,

Hıristiyanlığın Tanrı’sına açık bir savaş ilanı olmuştu.

Çünkü böyle bir Tanrı’nın evren ve insan ilişkisi yalnızca bir ilk nedene bağlı tutulmuştu, o kadar.

(Aristo’nun Tanrı’sı gibi). Buna karşın, vahiy, ilham, elçi (peygamber), kutsal kitap, yazgı (kader), kilise, papaz, ruhun ölümsüzlüğü gibi, kişi, kavram ve kurumların tümü yadsınmıştı.

Deist anlayış içersinde, Kilisenin bilimsel çalışmalara “Tanrı” ve “Din” adına karışmaması, bilim adamlarına özgür bir ortam sağladı.

Zaten, devindirdikten sonra Tanrı bile evrene karışmıyorsa, ne kişiler ne de kurumların Tanrı adına yaptırımı olamazdı.

Ve yine Tanrı, evreni, dünyayı ve insanı yönetmiyorsa tarihte hiçbir şey kutsal olamazdı. Kilise, Tanrı’nın bedeni değil düpedüz insan eseriydi.

Kimse onun arkasına sığınıp başkalarını suçlayamazdı.

Bunun yanında Batılı bilginler doğa ile ilgili yeni bilgiler elde ettikçe, dinsel inançlara başvurmadan evreni açıklamanın olanaklı olduğunu anladılar.

Ayrıca akıl, doğası gereği Tanrı’nın varolduğunu bilir, iyiyi, kötüyü ayırabilirdi.

Bu nedenle otonom ve mekanik evren görüşü yandaşları “vahyi” de bir karışma olarak gördüler ve yadsıdılar.

Deizme göre ;

Tanrı, ilk neden olarak evreni yaratmıştır, ancak evreni yaratmakla işini bitirmiştir. Evren artık kendi yasaları ile işlemektedir. Deizm, sadece yaradan ve ilk neden olan Tanrı’nın başka nitelik ve güçleri üzerinde durmaz. Tanrı’nın daha sonra evrene müdahale etmesi akla aykırı olup, tıpkı bir saatçinin, saatini imal edip, saati kurduktan sonra, onunla bir ilişkisinin kalmaması gibi, evrene aşkındır.

İnsan için en önemli ödev, evren ve yasalarını akıl yoluyla bilmek ve anlamaktır.

Dinlerdeki duygusal ve akla aykırı Tanrı kanıtlamaları gereksizdir.

Akıl, vahiyle uyum içindedir. Ya da vahiy akla uygun olmalıdır. Dinin kutsal kitabı, aklın ışığında analiz edilmeli ve mistik öğelere ve mucizelere yer verilmemelidir. Buradan da anlaşılacağı gibi, söz konusu anlayış, peygamberlere ve dinlere gerek olmadığı ve bir tür ‘’doğal din’ düşüncesini benimseyip savunmaktadır. Cherburi (1581-1648 ), J. Locke, J.J. Rousseau, Voltaire tarafından temsil edilen ve savunulan bu Tanrı anlayışı, hoşgörü ve laisizmin gelişmesinde etkili olmuştur.

Deizm anlayışındaki Tanrı, Vahiy, Kutsal Kitaplar ve Peygamberler göndermeyen bir Tanrı olup, bu anlayış Vahyi, Kutsal Kitapları ve Peygamberleri kabul etmez.

Deizmin güçlü yanı da, zayıf yanı da katı bir akılcılığa dayanmasından ileri gelir. Aklî yaklaşımın dinî konularda yetersizliği ortaya çıktıkça, deizm, çözmekte güçlük çektiği birtakım sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Şüphesiz, deizmin en zayıf yanı, dini hayatın içerik ve fonksiyonuna ters düşen bazı anlayışlara içinde yer vermiş olmasındadır. Ötelerin ötesinde olan ya da başkalarının şaka yolu ile kullandığı bir deyimle “emekliye ayrılmış” bir Tanrı anlayışı, dini duygu ve düşünceyi tatmin etmez. İnanç olgusunda, dayanma, bağlanma, teslim olma, dua ve tövbe etme merkezî bir yer işgal eder. “İnsan, bırakınız kendisiyle, topyekûn âlemle dahi ilgilenmeyen bir Tanrı’ya nasıl ve niçin dua etsin, ibadet etsin? Böyle bir Tanrı’ya inanmak ne işe yarar?” sorusuna yanıt bulma sorumluluğu inanç sahibine aittir. Buna ilişkin olarak J.B. Broussuet,

… Hıristiyanlar Deistleri daima temelde basit Ateistler olarak görmüşlerdir ve Deizm, kılık değiştirmiş Ateizmdir.” 

demektedir.

Deizmi, Tanrı’yı yalnızca ilk neden olarak benimseyen ve onun başlıca nitelik ve güçleri üzerinde fikir yürütmeyen, ya da kesin tanımlamalarda bulunmayan, Tanrı kavramını kişileştirmeyen, öncelikle akıl yöntemini rehber edinen dinsel öğretilerin genel adı” şeklinde özetleyebiliriz. Deizm hiç kuşkusuz bir Tanrı inancıdır, ancak o Tanrı’nın belli hiçbir dini yoktur. Ünlü bir deyişle,

Deistlerce Tanrı evrenin dışına sürülmüştür”.

 Kelam:

 İslâm felsefesinde Tanrı’nın varlığını ve birliğini akıl ve mantık yoluyla kanıtlamak isteyen görüştür.

Transandantal: 

Transcendence veya transcendency (transandans) kelimesinin

“transandantal olma”,

transcendental (transandantal) kelimesinin ise

“üstün, faik”,

felsefî kullanımda “deneyüstü, tecrübeden üstün olan,

fizikötesi, tabiatüstü, doğrudan tecrübeyi aşan ama rasyonel bilgiye karşı olmayan” şeklinde tanımlanır.

Transcendent (transandan) kelimesi ise “üstün, faik, insan aklından üstün, sıradan yaşantının sınırlarının ötesine taşan veya onu zorlayan”,

Immanuel Kant’ın felsefesindeki kullanımıyla “mümkün olan bütün tecrübe ve bilgilerin ötesinde olan” gibi anlamlarla karşılanmaktadır.

Doğal Din:

Aydınlanma felsefesi içinde sayılan düşünürlerden bir kısmı ateist iken, bir kısmı da Tanrı’ya inanmaktadırlar.

Ancak ilginç olan, inançlı olan düşünürler de dinin kaynağını “vahiy”de değil “akıl”da ararlar.

18.Yüzyıl Aydınlanma Felsefesinin din görüşünde “akıl dini” yada “doğal din” kavramı öne çıkar ve dini insanin aklında ve doğasında yerleşik inançlar olarak alır.

Dolayısıyla bu dinin her insanda her zaman var olduğu iddia edilmektedir

 

alvlk

PANTEİZM (Kamutanrıcılık – Tümtanrıcılık)

Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Panteizm, anlam olarak tümtanrıcılık demektir.

Panteizme göre Tanrı’nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı’dır.

Bu algılamada Tanrı’nın, evrenin kendisi olduğunu savunulur. Panteistler evrende varolan her şeyin (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları, yıldızlar… ) aslında bir bütün olarak Tanrı’yı oluşturduğunu söylerler. Bu bakımdan evrende vuku bulan her olay, her hareket aslında doğrudan Tanrı’nın hareketidir. Bu görüşün ilginç ve çarpıcı bir sonucu, insanın da Tanrı’nın bir parçası olduğudur.

Panteizme göre; Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Tanrı – Evren – İnsan ayırımı yoktur. Böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez.

Evreni algılayış biçimi olarak Panteizm, Hindu, Buda dinlerinde hayal gücü geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm ise, eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans’tan sonra Giordano Bruno (1548-1600) ve Spinoza (1632-1677) tarafından temsil edilmiştir. Düşünsel kökü Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanan Panteizmin ileri sürdüğü“Evrenin Ruhu Anlayışı”Hegelciliği ve Spinozacılığı doğurmuştur.

Tek Tanrı’lı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem, Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta (insanda) bulunur.

Antikçağ Grek Stoacıları, Yeni Platoncular ve Doğunun Vahdet-i vücut anlayışı, Yahudilerin Kabalası gibi çeşitli felsefî biçimlere bürünen bu inanç, çağımıza kadar süregelmiştir. Panteist olarak adlandırılan bazı Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman düşünürler vardır. Ancak, Panteizmi üç semavi din genelde reddetmektedir.

Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak “her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu, “sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Özetle, Vahdet-i Mevcut, son tahlilde Ateizmden, Tanrı tanımamaktan başka bir şey değildir. Vahdet-i Vücut yaklaşımında, Tanrı yaratılmışların hiçbirine benzemez ve bu inanç eşyanın hakikatini Tanrı’da görür oysa, Panteizmde fiziki evrenin kendisi Tanrı’dır.

Panteizme göre evrenin toplamı Tanrı’dır ve evrenin dışında gizemcilerin savundukları gibi bir Tanrı yoktur. Açıkçası her zerre onun kendisidir. Gizemciliğe göre de, her zerre İlahi güzelliği yansıtan bir ayna ve araçtır. Evrenin yaratılış nedeni, Tanrı’nın güzelliğini yansıtmak ve göstermek içindir.

Panteizm üç Türdür;

1. Tabiatçı Panteizm: Tek realite tabiattır. Tanrı da tabiatın içinde var olandır. (Dideron, Boron d’Holbach)

2. İdealist Panteizm: Tek realite ruhtur. Tanrı da ruhun özünde var olandır. (Hegel, Fichte, Brunschvicg)

                                          3.Teolojik Panteizm: Felsefî anlamda asıl Panteizm budur. Evrende tek realite Tanrı’dır. Diğer bütün varlıklar, evren, dünya, tabiat, insan, ruhlar vs. her şey Tanrı’nın varlığında oluşmuştur. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey odur.

Bruno, Boehme, Spinoza gibi filozofların ileri sürdüğü Tek-ilkeci (monist) Panteist görüş, giderek Tasavvuf içinde de benimsenmiştir. Tasavvuf düşüncesi de özünde bir panteist anlam taşımaktadır. Anadolu mutasavvıflarından Hallac-ı Mansur ve Mevlâna bu düşüncededir.

PAN-ENTEİZM (Çift kutuplu Kamu-Tanrıcılık ya da Diyalektik Tanrıcılık )

Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre,

Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı-Evren-İnsan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. tanrıbilimsel olarak Tanrı, Evren, İnsan bir ve aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza’nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya’sındaki ünlü mutasavvıf Muhiddin-i Arabî’nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi Arabî’nin görüşü “Vahdet-i Vücut” olarak ileri sürülmüştü. Ancak bir çoklarının sandığının aksine, Spinoza’nın Panteizmi ile Arabî’nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir.

Spinoza’da Tanrı evrendedir ve evren kadardır.

Arabî’de ise Evren Tanrı’dadır 

ve bu durum Tanrı’yı sınırlamamaktadır.

İngiliz düşünürü White Head’e göre, Tanrı’nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı’nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı’da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.

Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head’le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da  Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem neden hem sonuçtur.

Hartshorne Tanrı’nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klâsik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.

Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-enteizimde ise, her şey Tanrı’dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı’ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.

Tanrı’nın

Varlığını Reddeden Görüş

ATEİZM

Ateizm, Tanrı’nın varlığını kabul etmeme olduğu gibi, aynı zamanda dini inançsızlığı ve tüm dinlere karşı olmayı da içerir.

Ateizm kelimesi Yunanca’da Tanrı anlamına gelen Theostan türemiştir. Bu kelimeden de Tanrı inancına sahip olmak ya da Tanrı’ya inanmak anlamına gelen Theism anlayışı ortaya çıkmıştır. Ateizm kelimesi de İngilizce Theism kelimesinin başına aön takısının eklenmiş hali olup, Türkçe’de tanrıtanımazlık anlamına gelmektedir.

Ateizm terimi öncelikle felsefî bir kavram olup, Tanrı inancı karşısında tepkisel bir düşünceyi dile getiren dünya görüşünün ismidir.

Çok yaygın olmasa da, tarih öncesi dönemlerden akıp gelen ve Karl Marx, Feuerbach, Nietzsche, Jan Paul Sartre gibi bazı saygın filozoflarca da savunulan, önemli bir marjinal görüştür. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar yaygınlaşmış kendine taraftar bulmuştur. Günümüzde ise eski gücünden uzaklaşmakta ve fikrî dayanaklarını giderek yitirmekte olduğu söylenmektedir.

Teistlere göre, Tanrı bütün var olanların nedenidir, ama, kendisinin nedeni yoktur. Ateistler, “her neden başka bir nedenin eseridir” savı ile bu görüşü reddeder. Bu sava göre, nedeni olmayan neden olarak Tanrı var olamaz.

Nietzsche’ye göre, Tanrı ölmüştür. Tanrı ile beraber tüm eski değerler de yıkılmıştır. Tanrının yerini ise, Tanrısal özelliklerinin farkına varan “üstün” insan almıştır. Yıkılan eski değerlerin yerini de bu üstün insanın değerleri alacaktır. Bu değerlere sahip olan insan, netice itibariyle özgürleşecektir.

J. Paul Sartre’a göre, insanın özgür olmasının yolu Tanrı’nın yokluğundan geçer, çünkü, Tanrı’nın varlığı, insanın özgür olarak kendi değerlerini yaratmasını engeller.

Ateistlerin düşünceye başlangıç noktası, Üç Semavi Dinin Tanrı anlayışının reddidir. Yorum farklarını bir tarafa bırakırsak, bu dinlere göre Tanrı, özünde ezelî ve ebedî olan, irade ve kişilik sahibi, aşkın bir varlıktır. Böyle bir Tanrı kavramına inanmayan kişiye ise ateist denmektedir.

Ateizmin Çeşitleri

Tanrı inancını kabul etmeyen ateistler de Tanrı’nın varlığına inananlar gibi kendi aralarında farklı gruplara ayrılmışlar, ya da en azından aynı sonuca varsalar da Ateizmi farklı yorumlamışlardır. Dolayısıyla tek bir ateizm tanımından söz etmek de doğru olmayacaktır. Ana hatlarıyla, Ateistleri kendi görüşlerinden hareketle şöylece sınıflandırabiliriz:

a. Mutlak Ateizm :

Bazı Ateistlere göre Ateizm, Tanrı’yı reddetmekten de öte, zihinde Tanrı fikrine sahip olmamak demektir. Bu anlayışa göre İnsan doğuştan Tanrı kavramına sahip olmadığı için reddedecek bir şeyi de bulunmamaktadır.

b. Teorik Ateizm 

Teorik Ateizm, Mutlak Ateizm yaklaşımdan biraz farklı olarak, Tanrı’nın varlığını reddetmek şeklinde de tanımlanabilir. Aslında Ateizm denilince akla bu tanım gelmektedir. Felsefede önemli olan ve Tanrı inancına ağır eleştiriler yönelten Ateizm biçimi de budur. Bu görüşte, düşünerek, tartışarak, zihnî bir çabayla Tanrı’nın varlığı reddedilir ve ilgili iddialar çürütülmeye çalışılır.

Teorik Ateizmde Tanrı’nın varlığı inkâr edilmekle kalınmamış, bu kavramla ilgili olarak gündeme gelen mûcize, vahiy, peygamberlik, kutsal kitap, ölümsüzlük ve âhiret hayatı gibi inançlar da eleştirilmiş ve reddedilmiştir. Ayrıca bu tür bir Ateizmde sadece Teistik Tanrı kavramını hedef almamış, bunun yanı sıra mistik, mitolojik, transandantal (aşkın) veya antropomorfik (İnsan Tanrı) anlayışlarla, panteizm ve deizm gibi, bir şekilde Tanrı inancına yer veren diğer inanç sistemleri de reddedilmiştir.

c. Pratik Ateizm 

Pratik Ateizm, diğer iki yaklaşımdan farklı olarak, sanki Tanrı yokmuş gibi yaşamak veya Tanrı’yı günlük yaşama sokmamak biçiminde tanımlanmıştır. Bu tür bir ateizmde kişi daha ziyade günlük yaşamındaki tavır ve davranışlarıyla, hayat tarzı, ilke ve alışkanlıklarıyla, tanrısız bir dünya ve tanrısız bir yaşam kurmayı düşlemektedir.

Bu tür ateistler, Tanrı’nın varlığını kabul edenlerle her zaman mücadele etmeyi ve onları dinsizleştirmeyi kendilerine amaç edinmişlerdir. Bu yüzden bu kişilere bazen militan ya da eylemci Ateistler de denmektedir. Felsefedeki temsilcileri arasında L. A. Feuerbach (1804-1872), Frederich Nietzsche (1844-1900), Sigmund Freud (1856-1940) ve Karl Marx (1818-1883) gibi ünlü düşünürler de bulunmaktadır. Söz konusu filozoflar teorik açıdan Tanrı inancını çürütmeye çalışmakla kalmamış ayrıca pratik olarak inançsız bir toplumun hayalini de kurmuşlardır.

d. İlgisizlerin Ateizmi 

Bir kısım düşünürler Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan, bu konulara uzak durmayı tercih etmiştir. Her iki hususun da eşit derecede anlamsız bir iş olduğunu öne sürerek konuya ilgisiz kalmayı yeğlemişlerdir. Bu tür Ateistlere göre insan, sadece var olanla yetinmeli görünen âlemin ötesine ilgi duymamalıdır. Dolayısıyla bunlara göre, dünyanın ötesindeki herhangi bir varlık hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargıda bulunmaya ya da konuşmaya çalışmak anlamsız bir iş yapmak olacaktır.

Ateizm bir din midir? Kesinlikle hayır. Ateizm bir din değil, dinsizliktir, dinden kurtuluştur, dinden çıkıştır. Dinle ateizm en uzak iki noktadadır. Bu konuda söylenmiş şu ünlü söz, kısaca her şeyi açıklıyor: 

“Dinsizlik bir dinse, sağlıklı olmak bir hastalıktır” 

Eğer ateizmi (yani dine en uzak olanı) din olarak nitelendirecek olursak “din” kelimesi, anlamını, özelliğini yitirecek, içi boşalacaktır. Ateizm bir din ise, dünyada dinsiz insan yoktur. Bu durumda din kelimesi herkes için farklı anlamlara gelir ve ortada tartışılacak bir şey kalmaz. Oysa Ateizm bir din değil, dinden sıyrılıştır.

Dinler tarihi incelendiğinde görülür ki, Ateizm zaman zaman, dönemsel olarak popülarite kazanmış veya kaybetmiştir. Kitleler, dinsel taassubun karanlığından bunaldıkları ve bir aydınlık ihtiyacı hissettikleri dönemlerde, reaksiyon halinde antiteze kayarak, Ateizmin kucağına düşmüşlerdir. Bireyin, böyle marjinal rüzgarların etkisi altında, inanç yelpazesinin bir ucundan diğer ucuna savrulmaması için, ilk önce, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu sorusuna yanıt aramak yerine, “Tanrı’ya inanmak yararlı mıdır, zararlı mıdır?” sorusuna kendi vereceği cevabın ayırdına varması yeterlidir. Günümüzün bir çok Ateisti, önce bunu yapmadan, salt, içinde yaşadığı ortamda meydana gelen, ve kaynağında din bulunan tersliklerden şikayet ettiği için Ateisttir.

 

Tanrı’nın

Varlığı Ya da Yokluğunun

Bilinemeyeceğini Öne Süren

Görüş

 

AGNOSTİSİZM

Bu anlayış Tanrı’nın varlığı karşısında şüpheci bir tavır almaktır. Bu görüş İlkçağda Sofist filozof Protagoras tarafından öne sürülmüştür. Protagoras’a göre, Tanrı’nın duyularla algılanamaması, insanın ömrünün kısa oluşu Tanrı hakkında bilgi edinmeyi engeller.

Agnostisizm resmi olarak ilk defa 1800’lü yılların sonunda ünlü biyolog T. H. Huxley tarafından ortaya atılmıştır. “Bilinmezcilik” olarak da tanımlanır. Agnostisizm, Tanrı’nın varlığının “bilinemez” olduğunu savunur. Dinlerin Tanrı’dan gelmediğini söyler ve dinlerin tanrısını da reddeder ve ancak başka bir Tanrı’nın, bir yaratıcının varolup olmadığının hiçbir zaman bilinemeyeceğini söyler. Bu bakımdan agnostisizm, kendini, Tanrı kesinlikle vardır diyen Teizmden de, Tanrı kesinlikle yoktur diyen Ateizmden de ayrı tutar.

Agnostisizm, doğrudan Tanrı’yı reddetmemekte, ancak onu bilmenin mümkün olmadığını öne sürmektedir. Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu hakkında hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, bu sebeple “Tanrı vardır diyemeyiz ve keza Tanrı yoktur da diyemeyiz, zira bilemeyiz.” der.

 

insan

İNANÇ SİSTEMLERİ ARASI İLİŞKİLER

Düşünce tarihinde, Teizm ve sadece belirli çevrelerde etkili olan Ateizm, birbirlerine karşıtlıklarıyla dikkat çeken iki yaklaşımdır.

Bu yaklaşımlardan Teizm, kaynak itibariyle ilâhî olan ve evrenin Tanrı tarafından yaratıldığına inanan üç Semavi dinin,

Tanrı kavramını felsefî bir üslûpla dile getirir ve savunur. Ateizm ise, başta ilâhî olmak üzere bütün Tanrı kavramlarını reddeder.

Bu arada, Deizm ve Teizmin, gerekirciliğin varlığını kabul ettiklerini belirtmek gerekir. Ancak aralarındaki temel fark şöyle özetlenebilir :

Deizm; “Tanrı sadece yaratandır. Evreni yarattıktan sonra evrenle ve insanla hiçbir ilişkisi kalmaz.

Evren kendi yasalarıyla kendini yönetir ve varlığını devam ettirir” der.

Öte yandan Teizm ise, “Tanrı evreni yasaları ile beraber yaratmakla birlikte, evren varolduğu sürece onu yönetendir de.

Yaradılış ve oluş devam ettiğine göre, Tanrı’nın âlemle ilişkisi ve yönetme fiili de devam etmektedir.

Gerekircilik yasası ve düzeni, Tanrı’nın kudretinin ve fiillerinin bu âlemdeki yansımasından ibarettir ve bu yansıma da süreklidir.

Demektedir. Görüldüğü gibi, Teizmin Deizmden farkı,

Teist görüşün Tanrı’nın zat ve sıfatlarını içermesidir.

Tarihsel süreç içinde, Deizm önce en basit tarifiyle, Tanrı tanımazlık olan Ateizme karşı Tanrıcılığın savunusu olarak kullanılmıştır.

Daha sonra asıl hedefleri Tanrıcılığı hakim kılmak olan Kilise teologları, kendi amaçları doğrultusunda Teizmi, özgür düşünce yandaşlarınca benimsenen Deizmden ayırmışlardır.

Metafizik ile ilgilenen çevrelerde önceleri geniş anlamda

Teizmle anlamdaş olarak kullanılan Deizm, giderek Ateist bir anlam kazanmış ve ardından da doğal din ile anlamdaş kılınmıştır.

Osmanlı çevirilerinde bu fark kavranamamış her iki terim içinde “İlahiyye” sözcüğü kullanılmıştır.

Teizm; Tek Tanrı’nın varlığını kabul ettiği için Politeizmin (Çoktanrıcılık) zıddıdır.

Tanrı’nın varlığını kabul etmesi bakımından Ateizme de karşıttır. Tanrı, âlemin üstünde ve onu yarattığı için Panteizmden ayrılır, âlemi hâlâ ve sürekli yönettiği için de Deizmden ayrılır.

Deizm, bir bakıma utangaç bir Ateizmdir. Ünlü bir özdeyişte; “Panteistler tanrıyı işten attı, Deistler tanrıyı emekli etti, Ateistlerde onu öldürdüler.” denmiştir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Din unutuldu, unutulacak, bitti, bitecek denilirken, günümüzde hiç beklenmedik bir anda, insanlığın gündeminde en baş sıralara oturuvermiştir

. Bundan sonra insanlığın geleceğinde etkin olacak temel faktörlerin en önemlileridoğru bilgi ve din olacaktır.

Toplumsal boyutta birleştirici çok önemli bir unsur olarak din, insanlık tarihi boyunca, insanlığın doğal akışında daima etkin olmuş;

hatta bu akışa ciddi olarak damgasını vurmuştur. Yapılan araştırmalar, tarihte tümüyle dinden uzak bir toplumun mevcut olmadığını; toplumun olduğu her yerde, mutlaka din olgusunun da kendiliğinden varolduğunu ortaya koymuştur.

Bugün gelinen noktada, dînin yeniden ön plana çıkmış olması, en azından yakın gelecekte de din olgusunu dışlayarak, ya da görmezlikten gelerek herhangi bir toplumsal yapılanmanın pek mümkün olmayacağını göstermektedir.

İnsan,”oluş” halinde bir varlıktır. İlk hücrelerin oluşumuyla birlikte başlayan bu sürecin ilk aşaması, insanın son nefesini vermesiyle birlikte tamamlanmış olur. İnsanın yaratılış amacı, ömür denilen kısa zaman diliminde, toplum içinde,

kendini gerçekleştirmedir. Bu bağlamda din, insan için, insanın kendini gerçekleştirebilmesi için, bir “araç” niteliği taşımaktadır.

Tıpkı akıp giden nehirler gibi, toplumlar da sürekli değişmektedirler.

Buna bağlı olarak, insanî olan her şey de, bu değişimden hissesine düşeni almaktadır.

İnsanın ürettiği kültür, uygarlık, siyasal yapı ve sonuçta da değerler alanı bile değişmektedir.

Dinamik bireylerden meydana gelen toplum da, doğal olarak sürekli değişim içinde evrimleşecektir. Bu değişimin fark edilmesi, sürecin çok yavaş, ya da çok hızlı işlediği dönemlerde, bir hayli güçleşebilmektedir.

Din, çift yönlü kesen bir kılıç gibidir. Doğru anlaşılmadığı zaman, insanları olumsuz yönde etkileyebilir. Doğru din anlayışı ise, ilerleme, gelişme, hatta uygarlık yaratma yolunda motor görevi görür. Bu bağlamda din olgusu, çift yönlü olarak bu değişim sürecinin içindedir. Zaman zaman değişim sürecinin istikametini belirlemekte, hem onu etkilemekte, hem de, değişimden kendisi etkilenmektedir.

Din insanlara temel iletişim kodlarını verir.

Bireylerin inanıp inanmaması, dindar olup olmaması bir yana, insanların birbirlerini doğru anlayabilmeleri, büyük ölçüde din hakkındaki doğru bilgiye bağlıdır.

Din hakkında doğru bilgi sahibi olmak, mutlaka dindar olmayı gerektirmez.

Fiziksel boyutta yaşlanmakta olan dünyamız, bilişim teknolojisindeki süratli gelişim nedeniyle gittikçe küçülmektedir.

Eğer, barış içinde yaşamak gibi toplumsal bir amacımız varsa,

görüşümüz,

ideolojimiz,

din anlayışımız

ve din konusundaki yorumumuz ne olursa olsun,

öncelikle birbirimizi hoş görmeyi ve tolerans göstermeyi öğrenmek zorundayız.

Bu ise, insanların birbirlerini doğru anlamalarına bağlıdır. Din, bu konuda bize yardımcı olacaksa, kişisel hesapları bir kenara bırakıp, din konusunda birey ve toplum olarak doğru bilgi sahibi olmanın yollarını aramak durumundayız.

İslam dininin en kutsal mekânı olan

Kâbe etrafındaki insanlar, eğer sadece Kâbe’nin taşına toprağına secde etmiyorlarsa ve eğer o insanlar, 1400 yıl önce Muhammed’in Kâbe’nin içindeki putları kırdığı gibi, binanın taşını toprağını aradan kaldırabilseler, karşılarında görecekleri kendilerine secde eden İnsan – Tanrıları fark etmeleri pek kolay olacaktır. O halde,

acaba dinler,

Çıplak kralın giysileri midir.....?

Umarım, hepimiz hayatımızda hiç olmazsa bir kez, bu soruyu kendi kendimize sorumuşuzdur ve ötesinde umarım ki, hepimizin o soruya verdiği, vicdanımızda saklı bir yanıt vardır…

Theo’nun Kutsal Yolculuğu adlı bir eserde yer alan; “Dinler bir ağacın dalları gibidir.

Tek büyük bir ağaç, kökleri tüm yeryüzünün altına dağılmış, dalları gökyüzüne doğru büyümekte ve kabuğuna da yazı yazılabilmektedir.

” şeklindeki görüş, din olgusuna, doğru yaklaşımın ifadesidir.

Hangi ulus ve toplumdan olursak olalım, bu ağacın dalları altında yaşamımızı sürdürmekteyiz.

Ağacın dalları ve yaprakları arasından süzülen

 ışık ve nur’dan yararlanma oranı ve yoğunluğu, bireyin

Tanrı’ya bakış açısı, inanç algılaması ve ağacın kabuğuna yazabileceği yazının içeriğine göre değişecektir.

Kabuğa oyulacak bu yazılar, sevgiyi, hoşgörüyü, insanlar ve insanlık için ortak amaca yönelik düşünsel boyutta bir birlikteliği içermeli, ağacın içindeki öze ulaşmamızda da bizlere yardımcı olmalıdır.

Düşünsel yönden birbirlerine çok benzeyen ve birbirlerini her boyutta etkilediklerinden şüphe edilmeyen dinler,

temel algılayışlar bazında birbirleriyle büyük ölçüde örtüşmelerine rağmen, yetersiz toplum liderleri ve yöneticileri tarafından,

ortaya çıkma nedenleri olan ahlâki ve içsel olgunlaşma amaçlarından saptırılarak,

kolayca istismar edilen popülist politika malzemeleri ve birer siyasal araç haline dönüşmüşlerdir.

Rönesans ve Reformdan sonra dinlerin böyle amaç dışı kullanımından büyük ölçüde kurtulan

Avrupa’da ise, din olgusu sadece ahlâki ve içsel gelişim ve dayanışmayı destekleyen temel bir unsur olarak ele alınabilmektedir.

21. yüzyılın başında, yönetimle, dinin ayrılması ve laisizm denen evrensel düşünce tarzının,

başta ulusumuz olmak üzere diğer İslam ülkeleri ve hatta tüm insanlıkça benimsenmesinin zamanının geldiğini düşünmemek elde değildir.

 

İslam'da tanrı

 

İslam dininde Allah ismi,

Tanrı'nın özel ismidir

ve

genel olarak bu ismin yerine kullanılır.

Allah kelimesi, 

el- ("El" Arapçada belirlilik ekidir) ve ilah kelimelerinin zaman içerisinde kaynaşması

veya

İlah'ın elah ve Ellah veya Allah şeklinde söyleyiş değişimine uğrayarak geliştiği düşünülmektedir. 

İslam'da ayrıca bu ismin yerine kullanılabilecek,

Allah'ın çeşitli fiil ve sıfatlarından türetilen güzel isimler anlamına gelen 

 

Esmaül hüsna 

mevcuttur.

 

Neo-spiritüalizm’de tanrı

Neo-spiritüalizm’e göre Tanrı,

 Mutlak’tır; yaratılanlar ise görece ve görelidir.

Dolayısıyla, görece ve göreli

hiçbir varlık 

Mutlak'la

kıyaslanamaz,

oranlanamaz.

Dolayısıyla,Mutlak, hiçbir şeyle, hiçbir tarzda, hiçbir yolda ilinti ve kıyas kabul etmez. O’na hiçbir değer takdir edilemez.

O Mutlak olduğundan, görece ve göreli olan varlıkların sıfatlarıyla ifade edilemez.

Dolayısıyla, kıyasa ve oranlamaya dayalı anlayış ve kabullerimize göre

O'na yakıştırılacak bir sıfat ne kadar yüksek düzeyli kabul edilirse edilsin ve ne kadar ideal olursa olsun, O'nu ifade edemez.

 

Mistisizm'de tanrı

Mistizm'e göre, Tanrı'yı

ne idealistler 

ne spiritüalistler

 ne de teologlar 

şablon ya da kavram olarak ortaya koyabilir.

Yapılan her tanım dar, sınırlı ve bütünü gözden kaçırıcıdır.

Tanrı, insanı o insanın bünyesinde öldürerek kendisinde diriltmesidir.

Hayat anlayışı farklı insanlara farklı

Tanrı anlayışları icadından başka bir şey olmayan felsefi veya dini bütün tanımlar

ne insanın hayat sürecindeki konumlarının açıklamasını yapabilir

ne de büsbütün Tanrı'nın doğasını ve iradesini gösterebilir.

Hem kaosu hem de düzeni olurlayan hayat ritminde kayboluşun kimi zamanda yeniden doğuşun ruhunu,

ne "Evren,

Tanrı üreten bir makinedir"

 öngörüsüyle

ne de "inkarcılar öldürülmelidir" anlayışındaki gibi hükümlerde bulabiliriz.

İnsanlık tarihinin ezilen,horlanan ve her şeyi gasbedilmiş mazlumlarından alınacak tek ders kişisel bir tanrının mutlak butlan hükmünde olduğu hakikatıdır.

 

 

Arap mitolojisi

 

 Arapların antik inançlarının bütünüdür.

 İslam öncesi ve İslam'ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde, 

Arap yarımadasındaki Araplar aynı politeistik unsurlara sahip farklı mitolojik inanç yapısına sahip idiler.

Özellikle Mekke ve Kabe, Arap mitolojisi için merkez nokta sayılabilirdi.

 İslam öncesi içinde barındırdığı putlarcinyarı tanrı vb. semboller bunun en büyük kanıtıdır.

 

Tanrılar ve Etkileşimler

 

Arap mitolojisinde bugüne kadar ulaşmış bazı tanrı ve tanrıça isimleri vardır.

Bunların en tanınan ve Kur'an'da da ismi geçen üç tanesi,

zaman zaman Tanrı'nın kızları olarak da anılmış olan

 el-Lât,

 el-Uzzâ 

ve 

el-Menât'dır.

İslami kaynaklar Arap mitolojisinin temelini monoteist bir yapıdan aldığını öne sürer

ve

bu tanrıçalar gibi o dönemlerde tapılan çeşitli tanrı ve tanrıçaların isimlerinin kökeninin 

Allah sözcüğü olduğunu öne sürmektedirler.

Her ne kadar Arap mitolojisinin monoteistik bir yapıdan türediğine dair kesin bilimsel kanıtlar olmasa da,

Allah sözcüğünün o dönemde kullanıldığı bilinmektedir ve etimolojik açıdan bu isimlerin

Allah isminden veya Allah isminin El-Laht, El-Lat veya el Lahat gibi isimlerden türemiş olması olasıdır.

Etkileşimler

 

Arap mitolojisine dair bilinen gerçeklerden biri de özellikle Mezopotamya mitolojisinden fazlasıyla etkilendiğidir.

Sadece Mezopotamya mitolojisi değil,

o dönemde çevre bölgelerde yaşayan toplulukların mitolojileri ve inançları da Arap mitolojisini büyük oranda etkilemiştir.

Sıklıkla ismi ortaya çıkan ve hakkında en çok bilgi bulunan mitolojik figürlerde bu kültürel ve bölgesel çeşitlilik ve yaygınlık aşikardır.

Ayrıca,

el-Lat, el-Uzzâ ve Menât'a 

Palmirliler de tapınmaktaydı. 

G. Ryckmans'a göre tanrıça el-Lât,

Semûd

Safaî ve Lihyanî

 kavimlerine ait kitabelerde adı geçen tanrıça İlât ile aynıdır.

el-Lât'ın ismi Palmira ve Nabat kitabelerinde de geçmektedir.

Güney Arabistan'da rastlanan ve el-Lât'a gönderme yapan kişi isimleri güney Arabistan'da da el-Lât'a tapıldığına dair kanıt olabilir. 

Palmirlilerin de tapındığı bir başka ortak tanrıça el-Uzzâ idi.

Ayrıca Aziz (Azizu, Grek;Azizos) adında tapındıkları bir tanrıları daha vardı. 

Bunların dışında Suriyelilerde de Venüs'ü sembolize eden el-Uzzâ göğün kraliçesi olarak mevcuttu. 

Menât da Nabat kitabelerinde geçer ve Semud kavmi tarafından da bilinirdi. 

Bunların dışında adı sıkça geçen

bir tanrı da Hubal veya Hubel'dir.

İsminin İbranice Ha ve Ba'l`dan geldiğini düşünülmektedir.

Böylece "rab, tanrı" gibi bir anlama sahip olduğu öne sürülmüştür.

Tanrıları, Görevleri ve Doğaları

 

Arap mitolojisinde büyük bir çeşitlilik mevcuttu ve çoğu tanrının hangi nesne, kavram veya iş ile bağdaştırıldığı bugün bilinmemektedir.

Arapların yüzden fazla putları olduğu göz önüne alınırsa,

büyük ihtimalle bu putların simgelediği büyük sayıda tanrılar mevcuttu.

Fakat o dönemdeki Arapların ve Arap mitolojisi bağlılarının dini yaşamları hakkında fazla bilgi olmayışı,

tanrılara tam olarak ne tür görev veya tanımlar atfettiklerini bilmemizi zorlaştırır.

Ayrıca, var olan çeşitlilik nedeniyle birçok farklı kabile daha farklı mitolojik gruplar ve tapınımlar oluşturmuştur.

Örneğin, Kinâne kabilesinin Ay

Teym kabilesinin ed-deberân 

ve 

Kelb kabilesininŞi'ra yıldızı gibi gök cisimlerine taptığı bildirilmektedir. 

 Farklı kabilelerin tanrılarının arasındaki bağlar ve benzerlikler veya farklı kabilelerinin birbirlerinin tanrılarına olan bakış açıları belirsizdir.

Bunların dışında tarihçilerin çoğunluğu,

Arap mitolojisindeki belirgin üç tanrıça, el-Lat, el-Uzza ve Menat'ın sırasıyla 

GüneşVenüs ve Ay 

tanrıçaları olduğunu söylemektedir. 

Putperestlik

 

Arap mitolojisi kendi içinde yoğun bir putperestlik geleneği taşımaktaydı.

Birçok mitolojide olduğu gibi,

putlar sembolize ettikleri tanrı veya tanrıçalar nedeniyle kutsal sayılmaktaydılar ve en önemli tapınım aracıydılar.

Yukarıda bahsedildiği gibi Arapların yaklaşık yüz farklı putu olduğu bildirilmektedir. 

Mekke'deki Kabe'de, İslam öncesi devirde, farklı kabilelerinin tanrılarının putlarını da içeren yüzlerce put bulunduğu rivayet edilmiştir.

Böylece bölgeye çeşitli amaçlarla (ticaret vb.) gelen farklı kabilelere mensup kişiler kendi kabilelerinin inandığı tanrılara,

bu putlar sayesinde tapabilmekteydi.

Cinler ve Kehânet

 

Arap mitolojisinde yaygın bir cin inancı vardı.

Bazı hayvanların cinlerle ilgileri olduğunu düşünmekteydiler

. Ayrıca gûl diye adlandırdıkları dişi cinlerin varlığına inanırlardı.

Haklarında ve uygulamalarında çok bir bilgi bulunmasa da topluluklarda büyücü ve kahinlerin var olduğu bilinmektedir.

Bu kişilerin cinlerle ilgileri olduğuna inanıldığı için genel olarak insanlar bu kişilerden çekinirlerdi.

Cinlerin bu kahinlere gizli şeyleri haber verdiği, kehanetlerde bulunduğu düşünülürdü.

Bu nedenledir ki kahinler topluluk içinde sıklıkla hakem rolü üstlenirlerdi. 

Politeizm, Henoteizm ve Arap Mitolojisinde Allah

 

Arap mitolojisinin öğeleri belirgin biçimde günümüze ulaşamamıştır,

yine de daha sonra İslam döneminde bazı kaynaklarda çok kısa ve yalınca tanımlandıkları olmuştur.

Ayrıca İslam dininin kutsal kitabı Kur'an'da dönemin Araplarının inançlarına dair bazı tanımlar içermektedir.

Örneğin Kur'an'da İslam öncesi Araplarının cinlere tapındığı (34/41), meleklere tapındığı (43/19) ve dişi tanrıçalara tapındıkları (4/117) geçmektedir.

Arap mitolojisine dair Kur'an'da geçen en belirgin öğe de onların Yaratıcı sıfatı bulunan belirli bir baş tanrıya tapındıkları fakat bunun dışında,

bu baş tanrı ile kendileri arasında aracı olmaları için, çeşitli daha küçük tanrılara tapındıklarıdır

(29/61,63; 39/3 vd.).

Ayrıca tapındıkları ve putperestlik geleneğini sürdürdükleri bu tanrıların bir kısmını 

Allah'ın Kızları yani baş tanrının çocukları olarak gördüklerine ve onları

Allah'ın onları affetmesine dair şefaatçi bildiklerine dair ifadeler de vardır.

Bu düşünceleri destekleyecek şekilde dönemden bugüne kadar ulaşan bazı şiir metinlerinde,

"Allah"

adıyla andıkları yüce bir Tanrı'ya dair bilgiler bulunmaktadır.

Yine de bunun daha sonraki dönemlerde Müslümanlar tarafından,

politeistik tanrıların isimleri yerine metinlere geçirildiği şeklinde iddialar da mevcuttur.

Genel görüş bu iddiaları içinde

çeşitli putların ve politeistik inançta inanılan tanrı isimlerinin yer aldığı şiir parçalarının da bugüne ulaştığı gerekçesiyle reddeder.

Ayrıca İbnu'l-Kelbî'nin kaleme almış olduğu "Kitabu'l Asnam"da

Arapların Allah adıyla andıkları bir tanrının yanı sıra farklı tanrılara da tapındıklarına dair bilgiler mevcuttur.

Ek olarak bazıları Allah isminin Mekke'de bulunan putlardan

veya

politeistik tanrılardan birinin adı olabileceğini veya yüce bir tanrının isminden çok genel anlamda tanrı sözcüğü yerine kullanıldığını öne sürmüşlerdir.

Sonuç olarak

Arap mitolojisinin tamamen politeistik bir temel üzerine mi kurulduğu

yoksa

daha çok henoteistik bir temele mi sahip olduğu bilimsel anlamda belirsizdir.

 

 

Antik Mısır tanrıları

 

 

 

Antik Mısır tanrıları: OsirisAnubis veHorus.

Antik Mısır tanrıları, 

Antik Mısır'da kendilerine tapınılan tanrı ve tanrıçalardır.

Bu tanrılar çevresinde oluşan inançlar ve ritüeller tarihöncesi dönemde ortaya çıkmış ve 

Antik Mısır dininin özü hâline gelmiştir.

Tanrı ve tanrıçalar doğa olaylarının ve fenomenlerinin simgesi olarak görülüyordu

ve

Mısırlılar doğa olaylarının ma'at'a yani ilahî düzene göre devam edebilmesi için

ritüeller ve sunularla tanrı ve tanrıçaları yatıştırıyorlardı.

Mısır devletinin MÖ 3100 yılı civarında kurulmasından sonra bu görevleri uygulama yetkisi,

kendini tanrıların temsilcisi ilan eden ve ritüellerin yapıldığı tapınakları idare eden firavun tarafından kontrol edilmeye başlandı.

Tanrı ve tanrıçaların karmaşık özellikleri mitler ile birlikte tanrılar ile tanrıçalar arasındaki aile bağları,

dağınık grup ve hiyerarşiler ve ayrı tanrıların birleştirilerek başka bir tanrı olarak tanımlanması gibi

girift ilişkiler ile belirtilmiştir.

Tanrı ve tanrıçaların, hayvan, insan, nesne ve çeşitli biçimlerin bileşkesi olarak 

sanatta 

yer alan tezahürleri de sembolizm yolu ile temel özelliklerini ima etmekteydi.

Değişik devirlerde, aralarında 

güneş tanrısı Ra,

gizemli tanrı 

Amon ve ana tanrıça İsis'in

de yer aldığı çeşitli tanrıların ilahî toplulukta en yüksek yerde bulunduğuna inanılmıştır.

En yüksek tanrının genellikle dünyayı yarattığına inanılmış ve sıklıkla güneşin hayat verici gücüyle ilişkilendirilmiştir.

Önemli tanrılar hakkında kalan Mısır yazıtlarını temel alan bazı âlimler,

Antik Mısırlıların her şeyin arkasında yer alan ve diğer tüm tanrılarda bulunan tek bir ilahî gücü tanıdığını ortaya sürmüştür.

Ancak Antik Mısırlılar,

MÖ 14. yüzyılda kişiselleştirilmemiş güneş tanrısı Aton etrafında odaklanmış resmî din Atenizm dönemi dışında çoktanrılı dünya görüşlerini değiştirmemişlerdir.

Tanrı ve tanrıçaların dünyanın her yerinde mevcut olduğuna, doğa olayları ile insan yaşamını etkileyebildiklerine inanılırdı.

İnsanlar kişisel nedenlerle olduğu kadar devlet ayinlerinde tapınaklarda ya da resmî olmayan mihraplarda tanrılar ile etkileşime geçerlerdi.

Mısırlılar ilahî yardım almak için dua ederler,

tanrıların harekete geçmesi için ritüeller düzenler ve tavsiye almak için yardımlarını isterlerdi.

İnsanların tanrılarla olan ilişkileri Antik Mısır topluluğunun temel parçalarından biriydi.

 

Tanımı

 

Antik Mısır 

geleneğine göre ilahî varlıkların sayısını kesin olarak ortaya koymak oldukça zordur.

Mısır yazılarında doğası bilinmeyen ya da açık olmayan birçok tanrı olduğu gibi adı bile verilmeyen birçok tanrıya da doğrudan olmayan atıflar bulunmaktadır.

 Mısırbilimci James P. Allen Mısır yazılarında1.400'den fazla tanrının adını geçtiğini tahmin ederken

meslektaşı Christian Leitz tanrıların sayısız olduğunu belirtir.

Bu varlıklara

Mısırlılar nṯr, "tanrı" ve nṯrt, "tanrıça" adını vermişti.

Bilginler bu kelimelere çeşitli kökenler önererek tanrıların kökenini ayırtetmeye çalışmuş ancak bu önerilerin hiçbiri kabul görmemiştir.

Mısırlıların kullandığı bu terimlerin kökeni bilinememektedir.

Bu kelimeleri yazmak için kullanılan hiyeroglifler Mısırlıların tanrılar ile bağlantılı gördükleri bazı özellikleri gösterir.

Bu sembollerin en yaygını ucunda bayrak sallanan direktir.

 Antik Mısır tarihi

 boyunca buna benzer direkler tapınak girişlerinde bir tanrının varlığını belirtmek için kullanılmıştır.

Diğer hiyeroglifler arasında erken dönemlerde doğan olarak tanımlanan tanrılara ithafen doğan figürü ile oturmuş tanrı ve tanrıça figürleri sayılabilir.

Tanrıça kelimesinde

kullanılabilen yumurta sembolü de

tanrıçaları yaradılış ve doğuş ile bağdaştırırken

kullanılan kobra figürü

de birçok tanrıçayı tanımlamak içik kullanılan kobrayı aksettirir.

Mısırlıların kullandığı nṯr terimi gündelik yaşamın dışında yer alan varlıklar için kullanılırdı.

Ölen insanlar için de nṯr terimi kullanılırdı çünkü ölülerin de tanrılar arasında yer aldığı düşünülmekteydi.

 Ancak bu terim günümüz bilginleri tarafından "şeytanlar" olarak tanımlanan daha küçük doğaüstü varlıklar için Mısırlılar tarafından kullanılmamaktaydı.

 Antik Mısır dinî sanatı yerleri, nesneleri ve kavramları da insan biçiminde tasvir etmiştir.

Bu kişileştirilmiş fikirler mitlerde ve ritüellerde önemli olan tanrılardan yalnızca

bir ya da iki kere kendinden sözedilmiş ve belki de metafordan başka bir şey olmayan muğlak varlıklara kadar birçok ilahî varlığı kapsamaktadır.

İlahî varlıklar hakkında çok da belirgin olmayan bu ayrılıklar karşısında bilginler

"tanrı"

terimi için farklı tanımlamalar önermişlerdir.

Geniş kabul gören tanımlardan biri  Jan Assmann tarafından önerilmiştir ve bu tanıma göre

bir "tanrı"nın kültü olması, 

evrenin bir durumu ile bağlantılı olması ve mitoloji ile diğer yazılı eserlerde tanımlanmış olması gereklidir.

 Dimitri Meeks tarafından yapılan bir naşka tanımlamaya göre nṯrterimi herhangi bir ritüelin odağı olan varlıklar için kullanılmaktaydı.

Bu açıdan bakınca

"tanrı"

terimi taç giydikten sonra tanrı olarak görülen firavun ve cenaze töreninden sonra ilahî âleme giren ölmüşlerin ruhları için de kullanılır.

Keza büyük tanrıların egemenliği tüm Mısır'da kendilerine gösterilen ritüel bağlılık ile sağlanmaktaydı.

Kökenleri

Antik Mısır'da tanrılar ile ilgili ilk yazılı kaynak Erken Hanedan Dönemi'ne (yak. MÖ 3100 - 2686) dayanır.

Tanrılar bu dönemden önce tarihöncesi dinsel inançlardan kaynaklanarak ortaya çıkmış olmalıdır.

Hanedan öncesi dönemin sanat eserlerinde çeşitli insan ve hayvan figürleri tasvir edilmiştir.

Bu desenlerin aralarında yer alan yıldızlar ve sürü hayvanları gibi konular daha sonraki

Mısır dininin önemli konularını hatırlatır ancak çoğu durumda desenlerin tanrılar ile bağlantılı olup olmadığını gösterecek kanıtlar ortada bulunmamaktadır.

Mısır toplumu geliştikçe dinsel eylemlerin belirtileri daha açık hâle gelmiştir.

 Bilinen ilk tapınaklar hanedan öncesi dönemin son yüzyıllarında ortaya çıkmış

ve Horus'u ve çeşitli tanrıları temsil eden doğan, Nit'i temsil eden çapraz oklar

 ile Set'i temsil eden gizemli "Set hayvanı" gibi bilinen tanrıları gösteren simgeler de aynı dönemde görülmeye başlamıştır.

Bu erken dönemde tanrılar hakkındaki inancın nasıl geliştiği hakkında birçok

Mısırbilimci ve antropolog çeşitli teoriler öne sürmüştür.

 Örneğin, Gustave Jéquier Antik Mısırlıların ilk önce ilkel fetişlere sonra

hayvan şeklinde tanrılara ve en sonunda da insan şeklinde tanrılara tapındığını düşünürken

Henri Frankfort tanrıların başlangıçtan beri insan şeklinde tahayyül edildiğini öne sürmüştür.

 Bu teorilerin bazıları günümüzde çok basite indirgenmiş olarak kabul edilir

 ve Siegfried Morenz'in teorisi gibi güncel görüşler insanların çevresel olaylardan tanrıları s

oyutlayarak insan olarak gördüklweri görüşlerinin kanıtlanmasının zor olduğunu söylemektedir.

 

Hanedan öncesi dönemin sonlarına ait babun tanrı Hedj-Wer heykeli.

Hanedan öncesi dönem Mısır küçük ve bağımsız köylerden oluşmaktaydı.

Daha sonraları ortaya çıktığı üzere tanrıların belirli kasaba ve bölgelerle olan güçlü bağlarının olması

bilginler tarafından bu tanrıların birbirinden bağımsız topluluklarda ortaya çıktığı ve bu toplulukların

birleşerek daha büyük devletler kurması sonucu eski tanrılara tapınma geleneğinin yayılması görüşününün

ortaya atılmasına neden olmuştur.

Ancak bir kısım bilgine göre ise, Hanedan öncesi Mısır'da siyasi olarak bölünmeler olmasına karşın,

bu dönemin en önemli tanrılarının, Mısır kültürünün diğer ögeleri gibi, ülkenin tamamında yaygın olduğudur.[20]

Mısır dininin oluşumundaki son adım ise, Yukarı Mısır'daki hükümdarların kendilerini tüm 

Mısır'ın firavunu yaparak ülkeyi birleştirmeleridir.

 Bu kutsal krallar ve kendilerine tabi olanlar tanrılarla iletişime girme haklarını elinde bulundurarak

hükümdarlığı dinin birleştirici odağı hâline getirdi.

Bu değişikliğin ortaya çıkmasından sonra da yeni tanrılar ortaya çıkmaya devam etti. 

İsis ve Amon gibi bazı önemli tanrı ve tanrıçaların 

Eski Krallık dönemine (y. MÖ 2686-2181) kadar ortaya çıkmadıkları bilinmektedir.

 Mekânlar ve kavramlar birdenbire bunları temsil edecek yeni tanrıların çıkmasına ilham verebilmekteydi

 ve bazen varolan tanrı ya da tanrıçaların karşı cinsten eşleniklerini temsil edebilmek için ortaya çıkmaktaydı.

Her ne kadar firavunlar kutsal sayılsa da yalnızca birkaçına öldükten sonra uzunca bir süre tapınılmıştır.

Kraliyet ailesinden olmayan bazı insanların da tanrıların lütfuna mazhar olduğuna inanılır ve ona göre saygı görürlerdi.[25] Bu saygı görme ve tapınma genellikle kısa süreli olmasına rağmen bazı resmî görevlilerle[26], kraliyet mimarları İmhotep'e ve Hapu'nun oğlu Amenhotep'e yaşadıkları dönemden yüzlerce yıl sonra bile tanrı olarak tapınılmıştır.[27]

Komşu uygarlıklar ile olan temaslarla Antik Mısırlılar aynı zamanda yabancı tanrı ve tanrıçaları da benimsemiştir.

İlk olarak Eski Krallık döneminde adı geçen ve NubiyaBaal veAstarte'den gelmiş olabileceği düşünülen Dedun

Yeni Krallık döneminde (y. MÖ 1550-1070) Kenan dininden geçerek benimsenmiştir.[

Antik Yunan ve Roma dönemlerinde, MÖ 332'den milattan sonraki ilk yüzyıllara kadar olan sürede

Mısır'da Akdeniz bölgesindeki tanrılara tapınılmış ancak eski yerel tanrılara da inanılmaya devam edilmiş ve yeni gelen tanrılar

eski tanrıların kültü içinde erimiştir.

Özellikleri

 

Antik Mısırlıların tanrıları ve tanrıçaları ile ilgili inanışları hakkında günümüzdeki bilgilerin çoğu o zamanın kâtip ve din adamlarının 

yazdığı dinî metinlerden kaynaklanmaktadır.

bu kişiler Antik Mısır toplumunun elit tabakasını oluşturmaktaydı ve çoğunluğu okuryazar olmayan genel halk topluluğundan çok farklıydılar.

Elit tabakanın geliştirdiği karmaşık fikirler hakkında geniş halk tabakasının ne bildiği ya da ne anladığı çok fazla bilinememektedir.

Sıradan insanların tanrılar hakkındaki algıları rahiplerin algılarından farklılıklar gösterebilir.

Örneğin dinin tanrılar hakkındaki sembolik ifadeleri ve tanrıların eylemleri halk tarafından gerçek olarak kabul edilmiş olabilir.

 Yine de halkın dinsel inançları hakkında bilinen çok az bilgi elit tabakanın gelenekleriyle uyumludur.

Elitlerin ve halkın gelenekleri tanrılar ve onların doğası hakkında büyük ölçüde tutarlı bir görüş ortaya koymaktadır.

 

İŞLEVLERİ

 

Ana tanrıça ve krallığın koruyucu azizesi İsis firavun I. Seti'yi kucağında tutarken.

Antik Mısır tanrı ve tanrıçalarının çoğu doğal ve sosyal olayları temsil eder.

Genel olarak tanrıların bu olayların doğasında içkin varlığından söz edilirdi.

 Temsil ettikleri olaylar fiziksel mekânlar ve nesneler olduğu kadar soyut kavramlar ve güçler de olabilmekteydi.

Tanrı Şu dünyanın tüm havasının tanrılaşmış hâliydi;

tanrıça Mertseger 

yalnızca belirli bir

bölgeyi,Teb Nekropolisi'ni kontrol ediyordu

; tanrı Sia ise algı kavramının tanrılaşmış hâliydi.

Ana tanrıların sıklıla birçok işlevi vardı ve çeşitli olaylarla ilişkilendirilirlerdi.

Örneğin, Thoth ay tanrısıydı.

 Takvim hesabında ay gerekli olduğu için de Thoth aynı zamanda takvimden, hesaplamadan, yazıdan ve Mısır toplumunda bu işleri yapan kâtiplerden sorumluydu.

Tanrılar doğada aynı işlevleri paylaşabilirlerdi; 

Ra

Atum,

 Khepri,

Horus

ve

diğer ilâhi varlıklar güneş tanrıları olarak görülüyordu.

 Çeşitli işlevlerine rağmen tanrıların çoğunun ortak bir işlevleri bulunmaktaydı: 

ma'at'ı yani Antik Mısır dininin ana ilkesi olan ve kendisi de bir tanrıça olarak görülen evrensel düzeni sürdürmek.

 Ancak bazı tanrı ve tanrıçalar ma'at'ı bozma yönünde olayları temsil etmekteydi.

Bunların en önde gelenlerinden Apep kaosun gücüydü ve sürekli olarak evrensel düzeni yok etmek için bir tehdit oluşturuyordu; Set ise hem düzensizliğe karşı savaşan hem de düzensizliği ortaya çıkaran kararsız bir tanrıydı.

Varoluşun tüm hâlleri tanrı olarak temsil edilmemiştir.

Örneğin Mısır uygarlığının vazgeçilmez parçası olan Nil ile bağlantılı birçok tanrı ve tanrıça olsa da Ra'nın güneşi temsil ettiği gibi Nil'i temsil eden bir tanrı yoktur.

Gökkuşağı ya da tutulmalar gibi kısa süreli olaylar,

 ateş ve su gibi elementler ve dünyayı oluşturan birçok öge de tanrılar ile temsil edilmemiştir.

Her tanrının işlevi değişkendi ve tanrılar özelliklerini genişleterek yeni işlevlere sahip olabilmekteydi.

Sonuç olarak tanrıların ilevlerini kategorize etmek ve tanımlamak oldukça zordur.

Ancak bu esnekliklerine rağmen tanrıların yetenekleri ve nüfuz alanları sınırlıydı. Yaratıcı tanrı bile kendi yarattığı evrenin sınırları ötesine ulaşamamaktaydı ve hatta tanrıların arasında en akıllısı olarak görülen İsis'in mutlak bilgiye sahip olduğu söylenmiyordu.

Ancak Richard H. Wilkinson Yeni Krallık'ın son dönemlerinden kalma bazı metinlere dayanarak

tanrı Amon inancının gelişmesiyle bu tanrının mutlak bilgiye ve mutlak mevcudiyete yaklaştığını ve diğer tanrıların

aksine dünyanın sınırlarının ötesine ulaşabildiğini savunmaktadır.

Çok sınırlı ve uzmanlaşmış alanlara sahip tanrılar günümüzde

"ikincil tanrılar"

ya da

"iblisler"

olarak adlandırılırlar ancak bu terimlerin belirgin ve kesin tanımlamaları yoktur.

 Bu ikincil tanrılar arasında Mısırbilimci Claude

Traunecker, bazı mekânların, nesnelerin ya da eylemlerin koruyucu ruhu olan uzmanlaşmış

"cinler"

ile daha tehlikeli bir karaktere sahip

"iblisler"

arasında belirgin bir ayrıma gider. İblislerin çoğu saldırgandır ve insanlar arasında sorunlara ve hastalıklara yol açarlar.

 Güçleri aynı zamanda koruyucu da olabilir; ölülerin diyarıDuat'ta bazı yerlere bekçilik ederler ya da insanları koruyup öğüt verirler.

İblisler sıklıkla büyük tanrılara hizmet eder ve ulaklık yaparlar ama tanrılar hiyerarşisi içinde konumları sabit değildir.

İlk olarak ikincil tanrılar arasında olan koruyucu tanrılar Bes ve Taweret'in zamanla nüfuzları artmıştır.

Davranışları

İlâhi davranışın doğanın tamamına hâkim olduğuna inanılırdı.

 İlâhi düzeni bozan birkaç tanrının davranışı dışında

tanrı ve tanrıçaların eylemleri ma'at'ı sürdürüyor ve tüm yaşamı yaratıp devam ettiriyordu.

Bunu yaparken

Mısırlıların heku dedikleri ve genellikle "büyü" olarak çevrilen bir gücü kullanıyorlardı.

 Heku, yaratıcı tanrının dünyayı ve tanrıları yaratmak için kullandığı temel güçtür.

 

Gökyüzü tanrıçası Nuitgüneşi yutar ve güneş gece onun vücudunda hareket ederek şafak vakti tekrar doğar.

Tanrıların o anki eylemleri ilâhilerde ve defin metinlerinde tanımlanır ve methedilirdi.

 Buna karşın mitoloji belirgin olmayan hayalî bir gelecekte,

tanrılar dünya üzerinde bulunduklarında ve insanlarla doğrudan etkileşimde bulunduklarında yaşananlarla ilgilidir.

Bu geçmiş zamanda yaşanmış olan olaylar şimdiki zamanın olay örgüsünü oluşturmuştur.

Periyodik olaylar mitik geçmişte yaşanmış olaylara bağlanırdı; örneğin her yeni firavunun tahta çıkması

Horus'un babası Osiris'in yerine tahta çıkmasına bağlanırdı.

 Mitler, insanların tam olarak anlayamayacağı tanrıların eylemleri için birer mecazdı.

İçlerinde birbiriyle çelişen fikirler barındırmakta ve her biri ilâhi olayları farklı bir açıdan ele almaktaydı.

Mitlerdeki çelişkiler Henri Franfort tarafından tanrıları anlamak için

"yaklaşımların bolluğu"

olarak tanımlanan Antik Mısırlıların dinî inanış hakkındaki çok yönlü yaklaşımlarının bir parçasıdır

Mitlerde tanrılar insanlara benzer şekilde davranışlara sahipti.

Duyguları vardı; yeme, içme, dövüşme, ağlama gibi eylemlerde buluuyor, hastalanıp ölebiliyorlardı. 

Bazılarının kendilerine özgü karakterleri vardı. Set saldırgan ve fevrîydi;

bilginin koruyucusu olan Thoth çok uzun nutuk atabiliyordu.

Yine de, genel olarak tanrılar çok iyi anlatılmış karakterlerden çok arketipler olarak görülmekteydi.

Davranışları tutarsızdı ve düşünceleri ile motivasyonları nadiren belirtiliyordu.

 Haklarındaki mitlerin çoğunda gelişmiş karakterler ve olay örgüsü bulunmuyordu çünkü mitlerin sembolik anlamları ayrıntılı

öykü anlatımından daha önemliydi.

İlk ilâhi eylem evrenin yaradılışıdır vr çeşitli yaradılış mitlerinde anlatılır.

Bu mitler her biri yaratıcı tanrı olarak görülen farklı tanrılar üzerine eğilmiştir.

Yaradılıştan önce gelen

kaosu temsil eden Ogdoad'ın sekiz tanrısı güneş tanrıyı doğurur ve güneş tanrı yeni oluşan dünyada düzeni sağlar;

düşünce ve yaratıcılığı temsil eden Ptah her şeyi tasarlayarak adlandırır.

 Atum her şeyi kendinden kaynaklanarak oluşturur;

ve Amon, kendi rahipleri tarafından yayılan mitlere göre diğer yaratıcı tanrılardan önce gelmiş ve onları da yaratmıştır.

Yaradılış ile ilgili bu versiyonlar ve diğerleri birbirleriyle çelişir olmasına rağmen böyle kabul edilmemişlerdir.

Her biri, ayırtedilemez kaostan düzenli evrenin oluşması sırasındaki karmaşık süreci farklı bir açıdan anlatır.

 Yaradılıştan sonra bir dizi tanrının ilâhi topluma krallık yaptığı dönem mitlerin çoğunun geçtiği dönemdir.

Tanrılar insanların dünyasından çekilip

Mısır'ı yönetmek için başına tarihî kralları geçirmeden önce kaosun güçleri ve kendileri arasında mücadele ederler.

Bu mitlerde sıkça görülen tema tanrıların düzensizliğin güçlerine karşı ma'at'ı sürdürme çabalarıdır.

Yaradılışın başında tanrılar kaosun güçleri ile acımasız ve şiddetli savaşlar yapar.

Her gece savaşan Ra ve Apep o dönemden beri bu savaşı devam ettirir.

 Bir başka öne çıkan konu da tanrıların ölümüdür.Bir tanrının ölümüne dair en açık

örnek Osiris'in öldürülmesidir. Osiris öldürüldükten sonra tekrar dirilerek Duat'ın hâkimi olmuştur.

Güneş tanrının gün boyunca gökyüzündeki yolculuğu sırasında yaşlandığı,

gece Duat'a göçtüğü ve şafakla birlikte küçük bir çocuk olarak ortaya çıktığı söylenir.

Bu süreç sırasında güneş tanrı ezeli kaosun canlandırıcı suyu ile temas eder.

Ra'nın Duat'ta yaptığı yolculuğu tarif eden defin metinlerinde onunla birlikte canlanan diğer tanrılar da belirtilir.

Hiçbir tanrı tam anlamıyla ölümsüz değildir; aksine tanrılar periyodik olarak ölür ve yaradılış olaylarını

tekrar ederek yeniden doğar ve böylece de tüm dünyayı yenilerler

Ama her zaman için bu dönüşümün bozulması ve kaosun geri gelmesi mümkündür.

Çok iyi anlaşılamamış bazı Mısır metinlerinde bu felaketin bir gün olacağından, yaratıcı tanrının dünyanın düzenini dağıtıp geriye ezeli kaosun içinde yalnızca kendisi ve Osiris'i bırakacağından söz eder.

Mekânlar

 

Mısır'ın nomlarını (idarî bölümler) temsil eden tanrılar.

Tanrılar evrenin belirli bölgeleri ile bağlantılıdır.

Antik Mısır geleneğinde dünya yeri, göğü ve Duat'ı kapsar.

Bunların çevresinde yaradılıştan önce varolan karanlık şekilsizlik bulunur.

Genel olarak tanrılar gökyüzünde yaşar ama evrenin başka bölgeleriyle bağlantılı olan tanrıların kendi bölgelerinde yaşadığı söylenir.

Tanrıların insanların arasından çekildiği zamandan önce geçen mitlerin çoğunda olaylar dünya üzerinde yer alır.

Dünya üzerindeki tanrılar ile gökyüzündeki tanrılar birbirlerini etkilerler.

Duat ise buna karşın uzak ve ulaşılamaz bir yerdir ve orada yaşayan tanrılar yaşayanlar dünyasında bulunanlar ile iletişimde zorluk çeker.

Evrenin dışında bulunan boşluğun da çok uzak olduğu söylenir.

Bu boşlukta da bazıları diğer tanrılara ve evrensel düzene yardımcı olan diğerleri de düşman olan ilâhi varlıklar yaşar.

Mitlerden sonraki zamanda tanrıların gökyüzünde yaşadığı ya da dünya üzerinde görünmez şekilde bulunduğu söylenirdi.

Tapınaklar, insanlık ile tanrıların ana iletişim yoluydu.

Her gün tanrıların ilâhi diyardan insan dünyasındaki evleri olan tapınaklara geldiğine inanılırdı.

Tanrılar tapınaklarda kendilerini temsil eden heykeller olan idollere yerleşir ve tapınak ayinleri sırasında insanların

kendileri ile iletişime geçmesine olanak sağlarlardı.

Diyarlar arası olan bu hareket bazen gökyüzü ile yeryüzü arasında bir yolculuk olarak tanımlanır.

Tapınaklar Mısır şehirlerin mihrakını oluşturduğu için bir şehrin ana tapınağının tanrısı aynı zamanda o şehrin ve çevresindeki bölgenin koruyucu tanrısıydı.Tanrıların yeryüzündeki nüfuz alanları şehirler ve onları çevreleyen bölgelerle belirlenmişti.

Birçok tanrının birden fazla kült merkezi vardı ve etki alanları zaman içinde değişiklik göstermiştir.

Yeni şehirlere yerleşebildikleri gibi, etki alanları azalabilmekteydi de. Dolayısıyla bir tanrının tarihî dönemlerdeki ana kült merkezi o tanrının ortaya çıktığı yer olmayabilmektedir.

Adlar ve lakaplar

Mısır inanışına göre adlar belirledikleri nesnelerin asıl doğasını ifade eder.

Bu inanışa uygun olarak tanrıların adları sıklıkla işlevleri ya da çıkış yerleri ile bağlantılıdır.

Yıkım tanrıçası Sekhmet'in adı "güçlü olan", gizemli tanrı Amon'un adı "gizli olan" ve 

Nekheb şehrinde tapınılan tanrıça Nekhbet'in adı da "Nekhebli kadın" anlamına gelir.

Ama birçok diğer tanrı adının, hatta tek bir işlevi olan tanrıların adlarının bile belirli bir anlamı yoktur.

Gökyüzü tanrıçası Nuit ile yeryüzü tanrısı Geb'in adları Mısırlıların gökyüzü ve yeryüzü adlarına benzerlik taşımaz.

Mısırlılar aynı zamanda ilâhi adlara daha fazla anlam veren düzmece etimolojiler de çıkarmışlardır.

Tabut Metinlerinde bulunan bir bölümde defin tanrısı Sokar'ın adını "ağzın temizlenmesi" anlamına gelen sk rolarak verir ve tanrının işlevini ağzın açılması ayini ile bağdaştırırken

Piramid Metinlerinde bu tanrının adının Osiris'in haykırarak söylediği kelimelerden geldiği söylenerek Sokar'ı en önemli defin tanrısı ile bağdaştırır.

Tanrıların birçok adı olduğuna inanılırdı.

Bunların arasında tanrıların gerçek doğasını diğerlerinden daha anlamlı bir şekilde verdiğine inanılan gizli adlar da vardı.

Bir tanrının gerçek adını bilmek onun üzerinde güç sahibi olmak demektir.

Adların önemi İsis'in daha üstün tanrı olan Ra'yı zehirleyerek gizli adını söyleyene kadar iyileştirmemesini anlatan mit ile gösterilir.

Ra'nın gizli adını öğrenen İsis bunu oğlu Horus'a söyler ve her ikisi de bu gizli adı öğrenerek büyük bilgi ve güç sahibi olurlar.

 

Adlarının yanı sıra tanrılara işlevlerinin ya da yapılan tapınmanın bir kısmını gösteren lakaplar da verilmiştir:

"İhtişam sahibi",

"Abidos'un hâkimi"

ve

"gökyüzünün efendisi"

gibi. Tanrıların çeşitli olan işlevleri ve aynı işleve sahip farklı tanrılar olması nedeniyle tanrıların

birçok lakabı bulunmaktaydı ve en önemli tanrılar en çok lakaba sahipti.

Aynı lakap aynı zamanda farklı tanrılar için de kullanılabiliyordu. İlâhi adların ve lakapların çokluğu tanrıların muhtelif doğalarını belirtmektedir.

 

İlişkileri

Mısır tanrıları ve tanrıçaları birbirleriyle karmaşık ve değişkin bir dizi ilişki ile bağlıdırlar.

Bir tanrının diğer tanrılarla olan bağlantıları ve etkileşimleri karakterini tanımlamaya yardımcı olur.

Dolayısıyla İsis, Horus'un annesi ve koruyucusu olarak aynı zamanda büyük bir şifacı ve kralların da koruyucusuydu.

Bu tarz ilişkiler oluşan mitlere temel oluşturmuştur.

 

Ptah ve Sekhmet çocukları rolünü alan firavun Nefertum'un iki yanında.[77]

Aile ilişkileri tanrılar arasında sık rastlanan bir bağlantıdır.

Tanrılar sıklıkla Mısır dinî düşüncesinde çocuk sahibi olmanın önemini belirtecek şekilde erkek ve dişi çiftler oluşturur.

 Ana, baba ve çocuk rolündeki üç tanrılı aileler yeni yaşamın yaratılmasını ve babadan oğula veraseti temsil eder ki bu misal ilâhi aileler ile kraliyet intikalini birbirine bağlar.

 Osiris, İsis ve Horus bu tip aile tipinin en belirgin örneğidir.

Bu aileden çıkan örnek zamanla yayılmış ve Memphis'te Ptah,

Sekhmet ve çocukları Nefertum ile Teb'de Amon, Mut ve çocukları Khons gibi üç kişilik ailelere yerel kült merkezlerinde görülmüştür.

 Mısır inanışında yer alan çoklu perspektiflerle uyumlu olarak bu tarz soy bağlantıları değişiklik gösterir.

 Bereket tanrıçası olarak Hathor güneş tanrısının çocukluk şekli de dahil olmak üzere

herhangi bir çocuk tanrıya anne olarak görülebilmekteydi ancak bazı durumlarda Hathor güneş tanrının kızıydı.

Diğer ilâhi gruplar birbirleri ile ilgisi olan tanrılar ya da 

Mısır'ın mitolojik evreninin bir bölgesini temsil eden tanrılardan oluşur.

Gün ve gecenin saatleri için ve Mısır'ın idarî bölgeleri olan nomlar için tanrı grupları vardı.

Bu grupların bazıları sembolik olarak önemli bir sayıda tanrıdan oluşurdu.

 Çift tanrılar daha büyük bir bütünün parçasını oluşturan birbirine zıt ama ilişkili kavramları temsil ederdi.

Dinamik olan ve ışık veren Ra ile statik olan ve karanlıklara gömülmüş Osiris her gece tek bir tanrı hâline gelirdi.

Antik Mısır düşüncesinde üçlü gruplar çokluğu, dörtlü gruplar da bütünlüğü temsil ederdi

 Yeni Krallık'ın son dönemlerinde hükümdarlar özellikle

Amon, Ra ve Ptah'tan oluşan üçlüyü diğerlerinin üzerinde tutmuşlardır.

Bu üç tanrı tüm tanrıların çokluğunu temsil ettiği gibi kendi kült merkezlerini

(Teb, Heliopolis ve Memphis) ve Mısır dinî inanışlarında yer alan birçok üçlü kavramı temsil etmektedir.

Mısır'ın on dokuzuncu hanedanının koruyucu tanrısı olan

ve dünya üzerindeki düzensizliği temsil eden Set'de zaman zaman bu üç tanrının yanına eklenmiş ve bu dörtlü grup

Antik Mısır panteonunun basit ve tutarlı görüntüsünü vurgulamıştır.

Üç ile üçün çarpımı olan dokuz çokluğu temsil eder bu nedenle Mısırlılar çeştili büyük grupları,

içindeki tanrı adedi dokuzdan fazla olsa da "ennead" olarak nitelendirmiştir[

En göze çarpan grup Heliopolis Enneadıdır.

Bu grup yaratıcı tanrı Atum'dan gelen en önemli tanrıları içerir.

 "Ennead" terimi sıklıkla Antik Mısır2ın tüm tanrılarından söz etmek için de kullanılır.

Bu ilâhi topluluğun hiyerarşik düzeni belirsiz ve değişkendir.

Evrende geniş nüfuza sahip olanlar ya da mitolojik olarak diğerlerinden daha yaşlı olanlar ilâhi toplulukta daha önemli konumdaydılar.

Bu topluluğun tepesinde genellikle yaratıcı tanrı ile özdeşleştirilen tanrıların hükümdarı bulunurdu.

 Mısır tarihinin değişik dönemlerinde tanrıların hükümdarı farklı tanrılar olmuştur.

Erken Hanedan Dönemi'nde Horus en önemli tanrıydı; Eski Krallık'ta Ra bu mertebeye yükseldi.

Yeni Krallık'ta Amon en yüce tanrıyken Yunan ve Roma Devrinde İsis iâhi kraliçe ve yaratıcı tanrıçaydı.

Tezahürler ve birleşmeler

 

Amun-Ra-Kamutef, Ra'nın

güneş özellikleri ile Min'in üreme güçlerini

birleştiren Amon'un bir tezahürüdür.

Başındaki

güneş diski

Ra

ereksiyon hâlindeki erkeklik organı

ise Min ikonografisinden gelir.

Tanrıların birçok değişik şekilde tezahür ettiğine inanılırdı.

 Mısırlıların insan ruhu kavramı oldukça karmaşıktı ve inanışa göre ruh farklı parçalardan müştekildi.

Tanrıların ruhları da aynı ögelerin çoğundan ibaretti.

İnsan ruhunun ya da ilâhi ruhun kendi çevresindeki dünyayı etkileyen parçasına ba adı verili

. Bir tanrının gücünün görülür tezahürü o tanrınınbasıdır; örneğin güneş Ra'nın basıdır.

Bir tanrının tasvirine ka adı verilirdi ve bu tasvir tanrının basının yaşaması için bir kap görevi görürdü.

Tapınak ayinlerinin odağında yer alan idoller ile bazı tanrıları temsil eden kutsal hayvanların kutsal baları bu şekilde içerdiklerine inanılırdı.

Tanrıların doğasının farklı yönlerini gösteren ve buna göre de adlandırılan birçok ba ve ka tanrıla atfedilebilirdi.

Varolan her şeyin, başlangıçta her şeyi içinde bulundurduğuna inanılan yaratıcı tanrı Atum'un bir kası olduğu söylenirdi.

Bir tanrı başka bir tanrının bası olabilmekteydi, yani biri diğerinin gücünün bir tezahürü olarak görülebilmekteydi.

 İlâhi vücut parçaları da ayrı tanrılar olarak görülürdü.

Örneğin Horus'un gözü ile Atum'un eli tanrıça olarak görülmekteydi.

Ulusun tamamında önemli görülen tanrıların,

bazen bölgelerde tapınılan eski tanrıların özelliklerini de kapsayan yerel tezahürleri görünürdü.

Örneğin Horus'un Nekhenli Horus,Buhenli Horus ve Edfulu Horus gibi bazı mekânlara bağlı olan birçok şekli bulunurdu.

Bu tarz yerel tezahürler hemen hemen ayrı tanrılar olarak da görülebilmekteydi.

Yeni Krallık zamanında Pe-Khentyli Amon ile iletişim içinde olduğu varsayılan bir kâhin tarafından giysi çalmakla suçlanan bir adam, farklı bir yargıya varılması için Amon'un başka yerlerdeki kâhinlerine danışmıştır.

 Tanrıların tezahürleri aynı zamanda işlevlerine göre de farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin Horus güçlü gökyüzü tanrısı ya da savunmasız bir çocuk olarak görülebilmekteydi ve bu farklı tezahürler bağımsız tanrılar olarak kabul edilirdi.

Tanrılar birbirleriyle birleşebildikleri gibi kendi içinde farklı tanrılara da ayrılabilirdi.

Bir tanrı başka bir tanrının bsı olabilir ya da iki ile üç tanrı birleşik isme ve ikonografiye sahip tek bir tanrıya dönüşebilirdi.

 Yerel tanrılar önemli tanrılar ile bağlantılıydı ve benzer işlevlere sahip tanrılar birleşebiliyordu.

Örneğin Ra yerel tanrı Sobek ile birleşip Sobek-Ra'yı, kendisi gibi hükümdarların koruyucusu Amon ile birleşip Amon-Ra'yı, Horus'un güneş tezahürü ile birleşip Ra-Horakhty'i ve çeştili güneş tanrılarıyla birleşip Horemakhet-Khepri-Ra-Atum'u oluşturuyordu.

Nadir durumlarda, farklı cinsiyetten tanrılar da birleşip Osiris-Nit ve Mut-Min gibi birleşik tanrıları oluşturabiliyordu.

 Tanrıların bu şekilde birleştirilmesinesenkretizm denir.

Bu terimin kullanıldığı diğer durumların aksine Mısır hakkında kullanıldığında

rekâbet hâlindeki inanış sistemlerinin birleşmesi anlamında kullanılmaz ancak yabancı tanrılar yerli tanrılar ile senkretize olabilmektedir.

 Mısır'da senkretizm birleşen tanrıların işlevlerindeki benzerliği kabul edip her birinin nüfuz alanını artırmaktadır.

Senkretik birleşmeler kalıcı değildir ve birleşime katılan tanrılar ayrı olarak görülmeye ya da farklı tanrılarla farklı birleşimler oluşturmaya devam etmektedir.

 Ancak çok yakın olarak birleşen tanrılar bazen tek bir tanrı hâlinde devam edebilmektedir.

Örneğin Horus, Eski Krallık döneminde Khenty-irty ve Khenty-khety gibi çeşitli doğan tanrılarla birleşmiştir.

Aton ve olası tektanrıcılık

Ana madde: Atenizm

Yeni Krallık Döneminin ortalarında,

firavun Akhenaton'un hüküm sürdüğü yıllarda (y. MÖ 1353- MÖ 1336) devlet dininin odağı tek başına güneş tanrısı Aton olmuştur.

Akhenaton diğer tanrılar için tapınak yapılmasına ödenek ayırmamaya başlamış ve özellikle 

Amon olmak üzere diğer tanrıların adlarını ve tasvirlerini anıtların üzerinden sildirmiştir.

Bazen Atenizm adı da verilen bu yeni dinî sistem diğer dönemlerde görülen çoktanrılı tapınmadan büyük farklılık gösterir.

Önceki dönemlerde yeni önem kazanmış olan tanrılar varolan dinî inanışlara eklenirken

Atenizm

geleneksel olan farklı perspektiflerin çokluğu kavrayışını dışarıda bırakarak kutsal üzerinde tek bir anlayışın yayılmasında ısrarcı olmuştur.

Atenizm

tam anlamıyla tektanrıcılık sayılmaz çünkü tektanrıcı inanışta diğer tanrılar inanç sistemi içinde yer almazlar.

Bu dönemde genel kitlenin, kendi özellerinde diğer tanrılara inanmaya devam ettiğine dair işaret eden kanıtlar bulunmaktadır.

Özellikle Atenizm'in Shu gibi bazı diğer tanrılara tolerans göstermesi de olayı karmaşıklaştırmaktadır.

Bu nedenlerden ötürü Mısırbilimci Dominic Montserrat,

tek tanrıya tapınılan Atenizm'in tektanrıcı olmadığını ve ancak monolatrist bir inanç sistemi sayılabileceğini önermiştir.

Atenizm'in o döneme göre anormal teolojik sistemi

Mısır halkı arasında kök salmamış ve Akhenaton'un halefleri geleneksel inanç sistemlerine geri dönmüşlerdir.

Geleneksel dinde tanrının tekliği

Geleneksel Mısır dininin birçok tanrıyı daha derin bir düzeyde birleştirip tek tanrıya dönüştürdüğü konusu bilginler tarafından uzun süre tartışılmıştır.

Bu tartışmaların nedenleri arasında tüm tanrıların en sonunda

tek bir tanrı olarak birleşebileceğini öneren senkretizm uygulaması ve Mısır metinlerinin diğer tüm tanrıların güçlerini

geçen özel bir tanrıdan söz etmesi sayılabilir. Diğer bir anlaşmazlık noktası,

 sebayt adı verilen Mısır etik yazılarında belirli bir tanrı ya da tanrı grubuna bağlı olmadan geçen "tanrı" kelimesinin varlığıdır.

Yirminci yüzyılın başlarında E. A. Wallis Budge Mısır halkının çoktanrıcı olduğuna inanmakta ancak dinin gerçek tektanrıcı doğasının

sebayt metinlerini yazan elit zümrenin anlayışı ile sınırlı olduğunu belirtmekteydi.

 Çağdaşı James Henry Breasted ise Mısır dininin çoktanrıcı değil güneş tanrının gücünün tüm tanrılarda varolduğundan kaynakla 

tümtanrıcı 

olduğunu düşünmekteydi.

Hermann Junker ise Mısır uygarlığının başlangıçta tektanrıcı olduğunu ancak tarih içinde çoktanrıcılığa doğru dönüştüğünü önermektedir.

 

Diğer tanrıların

özellikleri

ile birlikte tasvir edilen tanrı

Bes.

Bunun gibi tasvirler

tek bir varlığın

içinde birçok kutsal

gücün bulunmasını

temsil etmektedir.

Mısırbilimci Erik Hornung 1971 yılında bu görüşleri çürüten bir çalışmasını yayımladı

 Hornung çalışmasında, herhangi bir dönemde aralarında ikincil tanrıların da bulunduğu birçok tanrının

diğerlerinden daha üstün olarak tanımlandığını belirtmiştir.

Aynı zamanda sebayt metinlerinde geçen belirsiz

"tanrı"

teriminin okuyucunun tapınmayı seçtiği tanrıyı betimleyen genel bir terim olarak kullanıldığını iddia etmiştir.

 Her ne kadar her tanrının birleşimleri,

tezahürleri ve ikonografileri sürekli olarak değişiklik gösterse de bu değişiklikler

her zaman için belirli sayıda biçimle sınırlı kalmış ve tektanrıcı ya da tümtanrıcı bir inanışa doğru dönüşmemiştir.

Hornung, Mısır dinini diğer terimlerden çok henoteizm teriminin en iyi şekilde tanımladığını söyler.

Herhangi bir Antik Mısırlı belirli bir dönemde herhangi bir tanrıyı en ulu tanrı olarak görüp tapınabilmekte ama diğer tanrıların varlığını yadsımamakta ve diğer tanrıların güçlerini de o anda inandığı tanrı ile birleştirmekteydi.

Hornung tanrıların gerçek anlamda yalnızca mitolojide,

yaradılıştan önceki zamanda bir bütün olduğu ve yaradılış ile birlikte tekdüze yokluktan tanrıların çokluğunun ortaya çıktığı sonucuna varır.

Hornung'un savları Mısır dini ile ilgilenen diğer bilginleri oldukça etkilemesine

rağmen yine de bazıları hâlâ Mısır tanrılarının bazı dönemlerde

Hornung'un görüşlerinin izin verdiğinden daha çok birleşmiş olduğunu düşünmektedir.

Jan Assmann, güneş tanrılar arasında en önemli tanrı olarak Amon-Ra'nın görülmeye başlaması ile birlikte

Yeni Krallık Dönemi boyunca tek tanrı kavramının yavaş yavaş geliştiği görüşünü savunmaya devam etmektedir.

Onun görüşlerine göre, Atenizm bu eğilimin en uç uzantısıydı. Atenizm tek tanrıyı güneş ile eş tutmakta ve diğer tanrıları bertaraf etmekteydi.

Atenizm'in ardında tepki olarak gelen dönemde rahipler evrensel tanrıyı geleneksel çoktanrıcı inanış ile birlikte varolabilecek şekilde açıkladılar.

Tek tanrı dünyanın ve diğer tanrıların ötesine geçebilmekteydi ancak aynı zamanda diğer tanrılar tek tanrının farklı özelliklerini göstermekteydi.

Assman'a göre bu tek tanrı özellikle

Yeni Krallık Döneminin sonlarında baskın tanrı olan

Amon ile eşlenikti ancak Mısır tarihinin diğer dönemlerinde başka tanrıların bu rolü üstlendiği görülebilmektedir.

 James P. Allen tek tanrı ile birlikte tanrıların çokluğu kavramlarının bir arada yaşayabilmesinin

Mısır düşüncesindeki "yaklaşımların çokluğu" ile ve ayrıca sıradan inananların tapınma eylemlerindeki henoteistik yaklaşımla

çok tutarlı olduğunu söyler.

Mısırlıların tek tanrı kavramını duruma bağlı olarak seçtikleri bir tanrı özelinde tanımlamış olabileceklerini belirtir

 

Tarifler ve tasvirler

Mısır metinleri tanrıların vücutlarını detaylı olarak betimler. Tanrıların vücutları değerli maddelerden müşekkeldir:

Etleri altından, kemikleri gümüşten ve saçları lacivertaşındandır.

Kokuları Mısırlıların ritüellerde kullandıkları tütsülere benzer.

Bazı metinler, tanrıların boyu ve göz rengi de dahil olmak üzere kesin betimlemeler verir.

Ancak bu özellikler sabit değildir ve mitlerde tanrılar kendi amaçlarına uyacak şekilde görünüşlerini değiştirirler.

Mısır metinleri sıklıkla tanrıların gerçek biçimlerinden "gizemli" olarak söz eder.

Dolayısıyla Mısırlıların tanrıları görsel olarak lafzi tasvir etmezler.

Hiyerogliflerde ideogramların işlevleri gibi her tanrının karakterinin özel yönlerini sembolik olarak kullanırlar.

Bu nedenle defin tanrısı Anubis Mısır sanatında genellikle köpek ya da çakal olarak tasvir edilir

çünkü çakalın leşçilik özellikleri gömülü olanmumyaların korunmasına tehdit oluşturmaktadır

ve bu şekilde tasvirin amacı da bu tehdide karşı gelebilmek ve koruma amacı ile kullanabilmektir.

Anubis'in siyah rengi de mumyalanmış bedenlerin rengini ve yeniden doğuşun sembolü olarak görülen

Mısır'ın verimli kara renkli toprağının temsilidir.[120]

Çoğu tanrı farklı şekillerde tasvir edilmiştir.

Örneğin Hathor inek, kobra, dişi aslan ya da büyükbaş hayvan boynuzları ve kulakları olan bir kadın olarak gösterilebilirdi.

Bir tanrıyı farklı şekillerde tasvir ederek Mısırlılar o tanrının asıl doğasının farklı özelliklerini göstermekteydiler.

 Tanrıların tasvir edilen sembolik şekilleri belirli sayıda olduğundan ötürü ikonografilerine bakılarak tanrılar birbirinden ayırt edilebilmektedir.

Kullanılan biçimler arasında

erkek ve kadın (insan biçimcilik), hayvanlar (hayvan biçimcilik) ve nadir de olsa cansız nesneler bulunur.

İnsan bedenli ve hayvan başlı biçim kombinasyonlarına çok sık rastlanır.

Tarih boyunca yeni biçimler ve giderek karmaşık hâle gelen yeni kombinasyonlar ortaya çıknıştır.

İsis ve Hathor gibi bazı tanrıçalar ve başka tanrılar birbirlerinden yalnızca yazı ile belirtilirse ayırt edilebilirler.

 Bu iki tanrıça arasındaki yakın bağlantı nedeniyle ilk olarak yalnızca Hathor'un olan inek boynuzlu başlık sonraları iki tanrıçada da görülmektedir.

Kutsal tasvirlerin bazı özellikleri tanrıyı ayırt etmek için diğerlerinden daha yararlıdır. Özellikle kafa tasviri önemlidir.

 Melez bir tasvirde kafa tanrının özgün biçimini yansıtır öyle ki

Mısırbilimci Henry Fischer "dişi aslan başlı bir tanrıça dişi aslanın insan biçimi iken bir kraliyet sfenksi ise aslan biçimini almış erkektir" der.

 İnsan krallar tarafından giyilen taçlardan kafanın üzerinde bulunan büyük hiyerogliflere kadar değişik kutsal başlıklar da önemli bir göstergedir.

Buna karşın tanrıların elinde tuttukları nesneler önemli değildir.

Tanrılar was asa taşır; tanrıçalar papirüs sapı tutar ve her iki cinsiyet yaşam verici güçlerini temsil eden

Mısır "yaşam" kelimesi anlamına gelen ankh sembolü taşır.

 

Timsah tanrı Sobek'in hayvan biçiminde heykelciği.

Tanrıların gösterildiği biçimler çeşitli olmasına rağmen sınırlı sayıdadır.

Mısır'da yaygın olarak bulunan birçok yaratık kutsal ikonografide kullanılmazken doğan,

kobra ve büyükbaş hayvanlar gibi çok azı birçok tanrıyı temsil etmek için kullanılmıştır.

Mısır tarihinin başlarında bölgede olmayan hayvanlar tanrıları temsil etmek için kullanılmamıştır.

Örneğin İkinci Ara Dönemde (y. MÖ 1650-1550) Mısır'a getirilen at hiçbir zaman bir tanrıyı temsil etmek için kullanılmamıştır.

Benzer şekilde tüm dönemlerde insan biçimli tanrılar tarafından giyilen giysiler

Eski Krallık Döneminde kullanılanlardan farklılık taşımamıştır:

Kilt, takma sakal, tanrılar için gömlek ve tanrıçalar için uzun elbise.

Temel insan biçimli şekil değişiklik gösterir. Çocuk tanrılar çıplak olarak tasvir edilirler.

Üreme güçleri vurgulanan bazı erkek tanrılar da çıplak olarak gösterilir.

 Bazı tanrıların göbekleri ve göğüsleri çift cinsiyeti ya da refah ve bereketi temsil edecek şekilde büyük gösterilirdi.

Tanrıların çoğunun derisi kırmızı iken tanrıçalar sarı derili tasvir ediliyordu.

Aynı renkler Mısırda erkek ve kadınları için de kullanılıyordu

. Buna karşın olağandışı renkte derisi olan tanrılar da vardı.

 Tanrı Hapi temsil ettiği Nil taşkınlarının besleyici verimliliğine ithafen mavi derili ve göbekli olarak resmedilirdi.

Osiris, Ptah ve Min gibi az sayıda tanrı uzuvları bezle kaplanmış olarak mumya gibi resmedilmekteydi.

Her ne kadar bu tanrılar mumyaya benzese de buna benzer ilk örnekler bez ile sarılı mumyalamanın başlamasından önceye dayanmaktadır ve mumya yerine tanrıların uzuvsuz hâllerini temsil ettiği düşünülür.

Tanrıları temsil eden cansız nesneler arasında güneş ve ayı temsil eden disk şeklinde neseneler görülür.

Bazı nesneler belirli bir tanrı ile özdeşleşmiştir; örneğin Nit'i temsil eden kalkan ve çapraz yaylar 

 Hanedanöncesi Dönemin tanrı kültlerini sembolize eder. Bu gibi çoğu durumda ilk özgün nesnenin doğası gizemlidir.[136]

İnsanlar ile etkileşimler

 

Firavun ile ilişkileri

 

III. Ramses Amon'a

sunuda bulunurken.

Resmî metinlerde firavunların ilâhi olduğu geçer ve sürekli olarak panteonda

bulunan tanrılar ile birlikte tasvir edilirlerdi.

Firavunların ve seleflerinin mitik tarihöncesi zamanda

Mısır'da hüküm süren tanrıların halefleri olduğu kabul edilirdi.

 Yaşayan firavunlar Horus ile eşdeğer tutulur ve özellikle Osiris ile Ra olmak üzere birçok tanrının "oğlu" olarak adlandırılırlardı; ölmüş krallar ise büyük tanrılar ile eşdeğer tutulurdu.

 Firavunların yaşamları sırasında ve öldükten sonra kendileri için ritüeller düzenlenen cenaze tapınakları bulunurdu.

Ancak öldükten sonra çok az firavuna uzun süre boyunca tapınılmıştır ve resmî olmayan metinler

firavunları daha çok insan olarak betimlemiştir.

Bu nedenlerden ötürü bilginler Mısırlıların firavunların gerçekten tanrı olarak görüp görmediklerini tartışmaktadırlar. Firavunlar yalnızca dinî törenler sırasında ilâhi olarak görülmüş olabilirler.

Yine de firavunun ilâhi statüsünün tanrılar katında

Mısır'ın temsilcisi olma ve ilâhi dünya ile insanların yaşadığı dünya arasında bağlantı kurma rolünün mantıksal dayanağı olduğuna inanılmaktadır.

Mısırlılar tanrıların içinde yaşamak için tapınaklara ihtiyaçları olduğuna,

düzenli olarak ritüeller yapılması gerektiğine ve tanrıları beslemek için sunular verilmesi gerektiğine inanmaktaydılar.

Bunlar başlarında firavunun olduğu rahipler ve işçilerden oluşan külteler tarafından sağlanırdı.

Kraliyet ideolojisine göre tapınak yapmak ve genelde firavunun adına rahipler tarafından yapılan ritüelleri yapmak özel olarak firavunun görevleriydi.

Bu eylemler bir firavunun temel görevi olanma'at'ı sürdürmenin bir parçasıydı.

 Firavun ve onun temsil ettiği ulusu tanrılara ma'at'ı sağlamaktaydı ve bu sayede tanrılar işlevlerini yerine getirerek insanların yaşamaya

devam edebilmesi için evrendeki ma'at'ı sürdürmekteydiler.

İnsan dünyasındaki varlıkları

Her ne kadar Mısırlılar tanrıların kendileri etrafındaki dünyada varolduklarına inansalar da insan dünyası ile

ilâhi dünya arasındaki bağlantı çoğunlukla özel durumlar ile sınırlıydı.

Edebiyatta tanrılar insanlara fiziksel biçimleri ile görünseler de gerçek hayatta

Mısırlılar doğrudan olmayan iletişim yolları ile tanrılarla bağlantı kurmaktaydı.

Bir tanrının ba'sı dönem dönem ilâhi dünyadan ayrılıp kendi tasvirlerinde yaşamaya geldiği söylenirdi.

 Tanrılar kendi tasvirlerinde yaşayarak gizli konumlarından ayrılıp fiziksel bir biçim içine girerdi.

Mısırlılar için ḏsr yani "kutsal" olan bir mekân ya da nesne mücerret ve arınmış ise tanrıların yaşaması için uygundur.

Tapınak heykelleri ve rölyefleri ile Apis boğası gibi kutsdal hayvanlar bu şekilde ilâhi vasıtalar olarak görülürdü.

Rüyalar ve transa girmeler farklı bir iletişim yolu olarak görülürdü.

Bu şekilde insanların tanrılara yanaşabildiği ve bazen de onlardan mesaj alabildiğine inanılırdı.

Antik Mısır dininde bulunan ölüm sonrası yaşam inançlarına göre de ölen insanların ruhunun ilâhi dünyaya geçtiği düşünülürdü.

Dolayısıyla Mısırlılar öldüklerinde tanrılarla aynı düzeyde varolacaklarına ve onların gizemli doğasını tam olarak anlayacaklarına inanırlardı.

 

II. Ramses (sağdan ikinci),

 Ebu Simbel 

Büyük Tapınağında tanrılar

Ptah,

Amon

ve

Ra

ile birlikte.

Devlet ritüellerinin düzenlendiği tapınaklar tanrıların tasvirleri ile doludur.

En önemli tapınak tasviri iç mabette bulunan tanrı tasviridir.

Normal boyuttan küçük olan bu heykeller tanrıların vücutlarını oluşturduğuna inanılan

aynı değerli metal ve taşlardan yapılmıştır.

Tapınakların çoğunda birkaç mabet bulunurdu ve her mabette aile üçlüsü gibi grup hâlinde tanrıları temsil eden

kült heykelleri vardı.

Bir şehrin ana tanrısı o şehrin efendisi olarak görülürdü ve kendisini temsil eden tapınakta kalanlar

onun kutsal hizmetkârları olarak nitelendirilirdi.

Mısır'ın tüm tapınaklarında yaşayan tanrıların tamamı

Mısır panteonunun tamamını oluşturmaktaydı.

Ancak aralarında önemli tanrıların da olduğu birçok tanrının kendine ait tapınakları yoktu ama bazıları başka tanrıların tapğınaklarında temsil edilmekteydi.

Tapınaklardaki mabetlerde bulunan kutsal gücü dış dünyanın saf olmayan durumundan korumak için

Mısırlılar tapınak mabetlerini tecrit etmiş ve içine girebilecekleri sınırlandırmıştır.

Firavunlar ve yüksek rahipler dışındakilerin kült heykelleri ile bağlantısı engellenmiştir.

Buna tek istisna bayramlarda heykelin dışarı çıkarılmasıdır ancak bu durumda bile hareketli mabetler içinde saklanmışlardır.

Halkın tanrılar ile ilişkileri daha az doğrudan yollarla sağlanıyordu.

Tapınakların halka açık yerlerinde dua edecek küçük mekânlar ve tapınak binasının arkasında bağımsız küçük binacıklar bulunuyordu

Topluluklar kendi kullanmaları için küçük tapınma yerleri inşa ediyordu ve bazı ailelerin kendi evlerinde tapınma yerleri vardı.

 İnsanlığı kutsal dünyadan ayıran uçuruma rağmen Mısırlılar tanrılarına yaklaşabilmek için gerekli olanaklarla çevriliydiler.

İnsanların yaşamlarına

müdahaleleri

Mısır tanrıları doğanın düzenine olduğu gibi insanların yaşamlarına da karışmaktaydılar.

Geleneksel olarak yabancıların ilâhi düzenin dışında olduğuna inanıldığı için bu ilâhi etki asıl olarak Mısır'ı etkiliyordu.

Ancak Yeni Krallık Döneminde Mısırlıların egemenliğine diğer ulusların girmesiyle yabancıların da

Mısırlılar gibi güneş tanrının müşfik hükmü altında olduğu söylenmiştir.

Zamanın efendisi olan Thoth'un hem insanların hem de tanrıların yaşam sürelerini belirlediği söylenirdi.

Aralarında doğuma nezaret eden Mesenet ile kaderi temsil eden Shay gibi tanrı ve tanrıçalar da insan yaşamının süresi üzerinde söz sahibiydiler.

Mısır kader kavramının ana noktası ölümün şekli ve zamanıdır.

Tanrılar ayrıca başka olayları da etkilemektedir.

Çeşitli metinlerde tanrıların insanların kararlarını etkiledikleri ve onlara ilham verdikleri söylenir.

Bunu yaparken tanrılar Mısır inanışına göre duyguların ve zekânın merkezi olan insanların kalbini etkilerler.

Tanrıların ayrıca insanlara emirler de verdiğine inanılırdı:

Firavunlara ülkesini nasıl yöneteceğini ve tapınakları nasıl idare edeceğini söylerlerdi.

Mısır metinlerinde kişilere tanrıların doğrudan verdiği emirlerden nadiren bahsedilir ve bu emirler ilâhi ahlâk kurallarına dönüşmemiştir.

 Antik Mısır'da ahlâk ma'at kavramı üzerinde şekillenmişti.

Bu kavram insan topluluğu üzerine uygulandığında

herkesin başkalarının refahına engel olmayacak şekilde düzenli olarak yaşamaları anlamına geliyordu.

Tanrılar ma'at'ın koruyucusu olduğu için ahlâk da onlarla bağlantılıydı.

Örneğin tanrılar ölümden sonra insanların ahlâki davranışlarını yargılardı ve Yeni Krallık Dönemi ile birlikte ölümden sonra yaşama kabul edilebilmek için

bu yargılama sonucunda insanların masum olması gerekiyordu.

Ancak genel olarak ahlâk, tanrıların verdiği katı kurallardan çok günlük yaşamda ma'at'ı korumak için gereken pratik kurallardan oluşuyordu. 

 

Tanrı

Shed tılsımı.

İnsanlar özgür iradeye sahipti ve ilâhi rehberlik ile ma'at'ın gerektirdiği davranışlarından kaçınabilirdi

ancak bunun sonucunda ilâhi olarak cezalandırılabilirlerdi.

Tanrılar bu cezayı güçlerinin insan dünyasındaki tezahürü olan ba'yı kullanarak uygularlardı.

Doğal âfetler ve hastalıklar sinirli ilâhi ba'ların işi olarak görülürdü.

Buna karşın tanrılar iyi insanları hastalıktan kurtarıp aynı zamanda yaşamlarını da uzatabilirdi.

İnsan yaşamına olan bu tarz müdahaleler

Yeni Krallık Döneminde ortaya çıkmış olan ve kötülükten ilâhi yolla kurtulmayı temsil eden Shed ile

Mısır tarihinin sın dönemlerinde ortaya çıkan ve yanlışları düzelteceğine inanılan "apotropaik" yani

kötülükle savaşan tanrı Petbeile temsil edilir.

Mısır metinlerinde insanların haksız yere ıstırap görmelerinin tanrılar yüzünden olup olmadığı

konusunda farklı görüşler bulunur.

Talihsizlik genellikle ma'at'ın zıddı olan kozmik düzensizlik isfet'in bir ürünü olarak görülmekteydi,

dolayısıyla da kötü olayların olmasında tanrılar suçlu olarak görülmezdi.

 İsfet ile yakından bağlı olan Set gibi tanrılar dünyadaki düzensizlikten sorumlu tutulabilirken diğer tanrılar suçlanmazdı.

Ancak bazı metinlerde insanların sefâletinden tanrılar sorumlu tutulurken diğerlerinde tanrıları savunan teodiselere rastlanır.

Orta Krallık Döneminden itibaren çeşitli metinlerde

dünyadaki kötülüğün kaynağı yaratıcı tanrının insanların isyanına karşı savaşarak sonucunda dünyadan çekilmesini anlatan bir mite bağlanır.

İnsanların bu kötü davranışından ötürü yaratıcı kendi yarattığı dünyadan uzak durur ve ıstırabın ortaya çıkmasına olanak verir.

Yeni Krallık metinlerinde ise tanrıların bu konuda haklı oldukları Orta Krallık'ta olduğu kadar güçlü bir şekilde savunulmaz.

Bu metinlerde insanların tanrılar ile kişisel ilişkilerine ve tanrıların insanlar arsında yaşanan olaylara müdahalelerine önem verilir.

Bu dönemdeki insanlar kendilerine yardımcı olacak ve hayatları boyunca koruyacak belirli tanrılara bel bağlamışlardır.

Bunun sonucunda da iyi bir yaşam sürebilmek için ma'at'ı sürdürme idealleri önemini

kaybederken tanrıların gözüne girmek daha çok önem kazanmıştır.

 Firavunların bile ilâhi yardıma ihtiyaçları olduğu düşünülürdü ve Yeni Krallık sona erdiğinde

hükümet tanrıların isteğini bildiren kâhinlerden oldukça çok etkilenmekteydi.

Tapınma

Tüm Mısır'ın yararına ma'at'ı sürdürmek için yapılan resmî dinî ayinler

kendi kişisel sorunlarının çözümünü tanrılarda arayan sıradan insanların tapınmalarıyla

bağlantılı olmasında rağmen farklıydı.

Resmî din tapınaklarda yapılan bir dizi ayinler içerirdi. Bazı ayinler her gün yapılırken diğerleri daha uzun süren ve genellikle

belirli bir tanrı ya da tapınağa özgü bayramlardan oluşurdu.

 Günlük törenlerde tanrıları heykelleri giydirilir, kutsanır ve ilâhiler eşliğinde yiyecekler tanrılara sunulurdu.

 Bu sunular, tanrıların ma'at'ı sürdürmesini sağlamanın yanı sıra onların yaşam verme cömertliklerini

kutlamak ve kinci olmayıp iyi davranmaya devam etmeleri için cesaretlendirmek amacıyla verilirdi.

Bayramlarda genellikle tanrıların idolleri kayık şeklinde kutsal bir mahfazanın içinde tapınağın dışına çıkarılır ve geçit alayları düzenlenirdi.

Bu alaylar çeşitli amaçlara hizmet ederdi.

Nil Nehrinin taşkınları üzerinde tüm yerel tanrıların etkisi olduğuna inanıldığı

Roma Döneminde tanrıların idolleri nehir kenarına taşınır ve tanrıların büyük ve verimli bir taşkına sebep olması istenirdi.

 Geçit alayları Hathor'un idolünün Dendera Tapınağından yola çıkıp eşi Horus'u Edfu Tapınağında ziyaret etmesi gibi tapınaklar arasında da yapılırdı.

Bir tanrı için yapılan ritüeller genellikle o tanrının mitolojisi ile ilgili olurdu.

Bu ritüeller mitik geçmişte olmuş olayların tekrarını oluştururdu ve böylelikle özgün olayların yararlı etkilerini yenileme amacı güderdi

 Osiris'in onuruna düzenlenen Khoiak bayramında ölümü ve yeniden canlanması ekilen tohumların filizleneceği dönemde yeniden canlandırılırdı.

Topraktan çıkan yeşil filizler tanrının yaşamının yenilenmesini sembolize ederdi

 

Ra-Horakhty

kendisine tapınan kadına

ışık hüzmeleri bahşederken.

Tanrılar ile insanların kişisel etkileşimlerinin birçok şekli bulunur.

Tanrılardan bilgi ya da öğüt isteyen kiilerde tapınaklarda kâhinlere başvurur ve onların kanalıyla sorularına tanrıların verdiği cevapları ararlardı.

Kişisel ayinler ile hastalıkların iyileştirilmesinden düşmanların lânetlenmesine kadar farklı konularda tanrıların gücü ile kişisel hedeflere ulaşılmaya çalışılırdı.

Bu ayinlerde yaratıcının insanlara kötü talihten kurtulmak için verdiği söylenen ve tanrıların da kullandığı

büyü gücü olanheka kullanılırdı.

Kişisel ayin yapan bir kişi mitlerdeki bir tanrının rolünü üstlenir ve bazen diğer tanrıları da tehdit ederek hedefine ulaşmak için diğer tanrıların müdahil olmasını sağlamaya çalışırdı.

Bu ayinlerin yanı sıra kişisel sunular ve dualar da ilâhi yardıma nâil olmanın kabul edilen yöntemleri arasında sayılırdı.

Dualar ve kişisel sunular genellikle

"kişisel sofuluk"

diye adlandırılırdı ve bir kişi ile bir tanrı arasındaki yakın ilişkiyi gösterirdi.

Kişisel sofuluğa ait kanıtlara Yeni Krallık Döneminden önce pek rastlanmaz. 

Adaklar ve çoğu teofor isim olan kişi adları sıradan halkın kendileri ile tanrıları arasında bir bağlantı hissettiklerini gösterir.

Ancak tanrılara adanmışlığın kesin kanıtları

Yeni Krallık Döneminde göze çarpar bu dönemin sonlarına doğru doruk noktaya ulaşır

Bilginler bu değişikliğin anlamı hakkında yani tanrılarla doğrudan ilişkinin yeni bir gelişme mi olduğu

yoksa eski geleneklerin geldiği bir nokta mı olduğu konusunda tartışmaktadırlar.

Mısırlılar bu döenmden itibaren tanrılara olan bağlılıklarını tapınakların içinde ve çevresinde bir dizi yeni aktivitelerle göstermeye başlamışlardır.

Dualarını ve ilâhi yardımlara olan teşekkürlerini stellere kaydetmişlerdir.

Dua ettikleri tanrıları ya da ulaşmak istedikleri hedefleri temsil eden figürinleri adak olarak adamışlardır.

Örneğin Hathor'un rölyef tasviri ile bir kadın heykelciği doğurganlık için bir duayı temsil edebilir.

Ara sıra bir kişi belirli bir tanrıyı koruyucu tanrısı olarak seçer ve mallarını ya da emeğini o tanrının kültüne adayabilirdi.

Bu uygulamalar Mısır tarihinin son dönemlerine kadar devam etmiştir.

Mitlerde ve resmî dinde geçen önemli tanrıların bazıları kişisel tapınmada nadiren görülseler de devlet dininin temel tanrıları popüler geleneklerde de önemli tanrılar olarak görülmüşlerdir.

Yeni Krallık Döneminde, bazı Mısır tanrılarına tapınma,

Kenan ve Nubya gibi komşu bölgelere de, özellikle bu bölgeler firavunların

kontrolü altında iken,

yayılmıştır.

Kenan'da

Hathor,

Amon

ve

Set

gibi

Mısır'dan gelen tanrılar yerel tanrılar ile

 senkretize 

edilmiş ve sonrasında Mısır'a yayılmışlardır.

Mısır tanrılarının Kenan'da kalıcı tapınakları olmamıştır

ve Mısır bölgenin kontrolünü kaybettikten sonra bu tanrılara tapınma yavaş yavaş kaybolmuştur.

Buna karşın Nubya'da birçok Mısır tanrısı ve tanrılaştırılmış firavunlar adına tapınaklar inşa edilmiştir.

Nubya'da Mısır hükümranlığı sona erdikten sonra bile özellikle Amon olmak üzere Mısır tanrıları bağımsız Kuşi Krallığı'nın dininde yer almaya devam etmişlerdir.

 Bazı tanrılar daha da uzaklara ulaşmıştır. Taweret Minos Uygarlığında bir tanrıça olmuş

ve Siva Vahası'nda Amon'un kâhini tüm

Akdeniz bölgesindeki halklar tarafından tanınan ve başvurulan bir konuma ulaşmıştır.

 

Jüpiter Amon,

Amon ile Roma tanrısı 

Jüpiter'in

birleşimi.

Ptolemaios Krallığı

 ve 

Roma hâkimiyeti zamanında Yunanlar ve Romalılar kendi tanrılarını Mısır'a getirmiştir.

Bu yeni hâkimler

Yunan-Roma interpretatio graeca geleneğinin bir parçası olarak Mısır tanrıları ile kendi tanrılarını eş saymışlardır.

Ancak yerel tanrılara tapınmanın yerine yabancı tanrılara tapınma geçmemiştir.

Bunun yerine

Antik Yunan ve Roma tanrıları Mısır tanrılarının tezahürleri olarak kabul edilmiş ve 

Antik Yunanca 

ile Antik Yunan felsefesi bu kültlerin içine sokulmuştur.

 Aynı sırada özellikle İsis,

Horus'un Harpocrates adı verilen biçimlerinden biri ile

Yunan-Mısır tanrısı 

Serapis gibi bazı Mısır tanrılarına tapınma Mısır'ın dışında Roma dünyasına da yayılmıştır.

 Roma dininin sonlarına doğru geleneklerin karışmasıyla birlikte

Thoth efsanevi ezoterik usta Hermes Trismegistus'a dönüşmüş

 İsis, Britanya'dan Mezopotamya'ya kadar olan coğrafyada tapınılan bir tanrıça olmuş

 ve Roma hükümdarları kendilerinden önce gelen Batlamyus hanedanı gibi, otoritelerini kanıtlamak için İsis ile kocası Serapis'in himayesini kabul etmişlerdir.

Roma ekonomisinin MS üçüncü yüzyıldan itibaren zayıflamasıyla birlikte

Mısır'daki tapınaklar ve kültler gerilemey başlamış ve MS dördüncü yüzyıldan itibaren de

Hristiyanlar Mısır tanrılarına yapılan tapınmayı tamamen kaldırmıştır

Philae'de kalan son resmî kültler ise beşinci ile altıncı yüzyıllarda ortadan kaybolmuştur.

 Tanrılar ile ilgili inanışların çoğu

birkaç yüzyıl içinde kaybolmuş ve yedinci ile sekizinci yüzyıllara geldiğinde yalnızca büyü metinlerinde yer alır hâle gelmiştir.

Ancak geçit alayları ve kâhinlik gibi tapınma uygulamalarının

çoğu Hristiyan ideolojisine adapte edilerek Kıptî Kilisesinin bir parçası olarak devam etmiştir.

O zamandan beri Mısır külütürü üzerinde büyük değişiklikler olması ve çeşitli etkileşimlerin bulunması nedeniyle bilginler

Kıptî Kilisesinin günümüzdeki uygulamalarının firavunların dininden geldiği konusunda bir görüşbirliğine varamamışlardır.

Mısır'da uygulanan ister Hristiyan ister İslam geleneklerinin Mısır'ın antik tanrılarına tapınmaya benzediği düşünülmektedir.

 

 

Türk Mitolojisinde

Öne Çıkan

37 Tanrı 

Tanrıça

ve

Figür

 

Türk mitolojisinde başrol oynayan tanrı ve tanrıçaların sıfatları,

işlevleri ve isimlerinin etimolojik anlamları, yukarıdaki gezegen ve gezegensel sıralamaya uygunluk göstermektedir.

Buna göre;

Satürn Kara-Han,

Jüpiter Ülgen

 Mars Kızagan Tanrı

 Venüs Umay (Ayızıt)

Merkür Mergen 

Tanrı’yı karşılamaktadır.

1. Kayra Han (Kara Han)

 
Kayra Han (Kara Han)

Altay Türklerine göre gökyüzündeki tanrıların en büyüğü Kara Han’dır. Kara Han 17. katta oturur.

Bütün Tanrıların babasıdır ve oradan evrenin kaderini tayin eder.

Eliade’ya göre Kara Han dünyanın yaradılışı ve sonu gibi konularda daima ön plandadır.

Kara-Han yeryüzünü yarattıktan sonra dokuz dallı bir çam diker ve 16. kata oğlu Ülgen’i oturtur.

Kara-Han, dokuz kişinin bu dallardan türemesini, dokuz ulusunda buradan meydana gelmesini ister.

Kara-Han, insanoğlunun “ata” ve “ana”sıdır. Şamanlara göre Kara Han’ın Ülgen, Kızagan, Mergen adında üç oğlu vardır.

 

2. Ülgen (Bay Ülgen)

 
Ülgen (Bay Ülgen)

Ülgen göğün 16. katında Altın dağda ikamet eder ve altın bir taht üzerinde oturur.

Tahtı ay ve güneşin ötesindedir. Ülgen, gök cisimlerini yönetir, yağmur yağdırır, gök gürültüsü ve yıldırımları da o gönderir.

Tanrı Ülgen biri ak biri kara taşla gelerek ateşin nasıl yakılacağını insanlara öğretmiştir.

Eliade’ya göre gök gürültüsü ve şimşek tüm mitolojilerde gök tanrının silahıdır ve yıldırımıyla vurduğu yer kutsallık kazanır.

Ülgen iyilik yapmayı sever. Ülgen’in kendisi, kızları ve oğulları insan şeklindedir.

Dünyayı taşımaları veya destek olmaları için üç tane balık yaratmıştır.

Elindeki topuzu, yaşam ağacının köklerine benzer ve öylesine dallı budaklıdır.

Bildiğimiz Güneş, Ay ve yıldızlardan tüm gök nesnelerinden çok uzakta yaşar.

Biri sağında ve diğeri solunda iki ak Güneş bulunur.

Bu gök nesnelerinin her biri kendisine ulaşmak isteyen şaman için bir engeldir.

En güçlü şaman bile en fazla Kutup Yıldızına kadar ulaşabilir.

Ülgen’in yedi oğlu vardır.

Karakuş,

Karşıt,

Buura kan (pura kan)

, Burça kan

, Baktı kan (paktı kan)

, Er kanım

. Ülgenin sayıları dokuzu bulan kızları ak kızlar ve kıyanlar denilen ilham perileridir.

Şamanlara, ayin yaparken ilahilerini bu kızlar ilham ederler.

Türk mitlerinde,

çift başlı kartallar,

gök direklerinin

veya

kayın ağacının tepesinde tasvir edilir ve tanrı Ülgen’in sembolü olarak görülür. 

Tanrıya açılan göğün kapısını da bu çift başlı kartal bekler. Bu kartallar gökten yıldırım indirir.

 

3. Ak Ana

 
Ak Ana

Henüz hiçbir şey yaratılmamışken ve yalnızca uçsuz bucaksız bir su varken, sonsuz sulardan çıkarak,

Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamını vererek sulara tekrar dalmıştır. Işıktan (cisimsel olmayan) bir bedeni vardır.

Başında gücü simgeleyen ve taca benzeyen zarif boynuzları bulunur.

Hayatın başlangıcına dair ne varsa hepsine ruh vererek yaşam döngüsünü başlatmıştır. Akdeniz’de yaşar.

 

 

4. Erlik

 
Erlik

Mitolojinin temel ilkelerinden biri karşıtlıktır.

Özellikle İran kültürüne ait

Mazdaizm veya Maniheizm gibi inançlarla birlikte başlayan düalist ilke mitolojinin temeline zıtlıkların birliği ve aynı zamanda mücadelesini koyar.

Bu anlayışa göre kainattaki her şey zıttıyla vardır.

İyi-kötü,

doğru-yanlış,

güzel-çirkin

ve daha birçok zıt kavram birlikte bir uyum içinde varlığı meydana getirir ve kainatın işleyişinden sorumludur.

Erlik, Altay Türklerinin mitik tasavvurlarında kötü ruhların başındadır, başkanıdır.

Erlik “güçlü, kuvvetli” anlamlarına gelir. Bazı Türkologlara göre bu kelime “erklig” kelimesinin bozulmuş halidir.

Bu araştırmacılara göre eski Uygur Buda metinlerinde yer altındaki karanlık dünyanın hakimi olan ve ölüm ruhu motifini karşılayan Yama’ya

Erklig Yama denir

. “Kudretli”

anlamına da gelen bu kelime şamanist tasavvurlarda

“Erlik”

şeklinde, kötü ruhların başındaki antagoniste isim olmuştur

.Şaman dualarında Erlilk’e “Kayrakan” olarak da seslenilir.

Erlik insan için acı, eziyet ve ölümle eşdeğerdir. Erlik’in yeraltı diyarıyla ilgili farklı tasvirler de mevcuttur.

Erlik yeraltı diyarında kara çamurdan bir sarayda veya duvarla çevrili kara demirden bir sarayda yaşar.

Erlik’in sarayı insanların gözyaşlarından oluşan dokuz nehrin birleşerek Toybodım (Doymadım)

Nehri’ne dönüştüğü yerde veya abra ve yutpa denilen korkunç su canavarlarıyla dolu olan Bay Tenis (Bay Deniz)’in yanında bulunmaktadır.

 

5. Mergen Tanrı

 
Mergen Tanrı

Her şeyi bilen, akıllı Mergen Tengere Göğün 7. katında oturur. Mergen kelime anlamı olarak okçu nişancı anlamına gelir.

Bu anlamda Mergen, Yunan mitolojisindeki Hermes’i (Merkür) anımsatır.

Hermes, akıl tanrısıdır ve bütün bilgilere sahip tanrı olarak kabul edilir.

O karanlığın güçlerini yenen tanrıdır, çünkü “o her şeyi bilir ve her şeyi yapabilir”.

Jung’a göre avcı imgesi bir tanrı imgesidir ve göksel karşılığı Merkür’dür. Hermes (Merkür) aynı zamanda gizli bilginin tanrısıdır.

Emel Esin’in Merkür’le bağlantılı gördüğü bir Uygur Alp’inin başında Hermesin ki gibi okçuluk da ustalık işareti olan çift kanat vardır.

Eski Türkler Merkür’e dilek yıldızı adını vermişlerdi. Ona karşı dilekler dileyerek, bu dileklerin yerine gelmesini beklerlerdi.

 

6. Kızagan

 
Kızagan

Ülgen’in oğludur.

Göğün 9. katında oturur.

Çok kuvvetli tanrı anlamına da gelir. Roux’a göre 9. Kat Mars’ın konumlandırıldığı gök katıdır.

Kızagan Tanrı, Banzarov’a göre, savaş tanrısıdır.

Onlarca tehlikeli geçitlerde orduyu yönetmek ve düşmanı yenmekte, bu koruyucu ruhun yardımı olur.

Altay Kamı göğe çıkarken Kızagan Tanrı’yı “kırmızı yularlı, kızıl erkek deve sırtında, gökkuşağı asalı baba!” diye çağırır.

Buna bakarak, onun kırmızı renk ile simgelendiği sanılmaktadır.

Hsiung-nu’lar yemin ederken Gök Tanrıyla birlikte göksel kılıç ve Mars gezegeni simgelerini kullanırlardı.

Mars gezegeni, silahlar (özellikle kılıç) ve madenlerden bakırla ilişkiliydi.

Mars’ın kızıl rengi Türkleri çok etkilemiştir ve bundan dolayı bakır sokum denmiştir.

Anadolu da parlak ve erkek anlamına gelen Yaldırık da denir.

Ögel’e göre; sokım, bir ağaç parçasıdır, içi oyulur üç tarafından delinir ve okun üzerine konur.

Bu ıslıklı bir oktur. Göktürk devrine ait eserlerde de üç dilimli demir ok uçlarına rastlanır.

Türklerde Mars gezegeninin biçimsel simgeleri, tek oklu daire, ok, kılıç, kargı ve tulga’dır

7. Umay Ana

 
Umay Ana

Umay, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan bir tanrıçadır.

Arkeologların Altaylarda buldukları seramik ürünler üzerindeki resimlerde Umay ana üç boynuzlu olarak betimlenir.

Orta Asya da bazı arkeolojik buluntulardan anlaşıldığına göre

Umay ana motifi, beyaz saçlı ve beyaz giyimli olarak, insanbiçimci bir görünüm sergilemektedir.

Kuş kılığında kanatlı bir kadın görüntüsü de vermektedir. Altay Türkleri onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.

Umay, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan bir tanrıçadır.

Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona

“Umay beg”

gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi. Bazı topluluklarda da Umay ölüm meleğidir.

Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı.

Yani hayatı ve ölümü yönetiyordu. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Venüs, sabahyıldızı iken savaşı, akşam yıldızı iken sevgiyi temsil etmektedir.

Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir.

Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar.

Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını

360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde birbirleriyle

yüz ellilik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız, yani pentagram çıkar.

8. Yayık Han

 
Yayık Han

YAYIK HAN

Talay-Han da denir. “Coşarak yayılmış su prensi” anlamındadır. Kenarı kızıl buluttan dizgini ebekuşağından kamçısı şimşek olarak tarif edilir.

Dağ başlarında oturur.

Şaman duaların da Yayık şöyle tasvir edilir.

“Ülgen Bay’ın habercisi, kızıl bulut kenarlı, gök kuşağı dizginli, solgun şimşek kamçılı, gökten haber alan

Ak Yayık, üç boğumlu Ak Yayık, altın kenarlı Ak Yayık”.

Yayık, tufan, ulu deniz, ulu ırmak anlamında da kullanılmıştır.  

Türkler büyük denizler için “yayık su” deyimini kullanır.

Yayık Han coşup taşan ve kabaran suların ruhu sayılır ve yeryüzündeki suların ona ait olduğu varsayılır. Yayık Han’ın tufanla da ilişkisi vardır.

Şaman duaların da Yayık şöyle tasvir edilir.

“Ülgen beyin habercisi,

kızıl bulut kenarlı,

gök kuşağı dizginli,

solgun şimşek kamçılı,

gökten haber alan Ak Yayık,

üç boğumlu Ak Yayık, 

altın kenarlı Ak Yayık”.

Tuva Şamanları “ak eren” ismini kullanır.

Yayık büyük tufandan sonra gökyüzüne çıkıp Ak Yayık adını alır.

Güney Altaylılar ona “yaratıcı” ve “gök oğlu” adını vermişlerdir.

Tölösler “koruyucu” adını verir. Ülgenin oğlu veya kızı olarak da düşünülür.

Yayık sözcüğünün kökü “parçalayarak kurban vermek” anlamına gelen “yay” ile ilişkilendirilir. Mitolojik bir varlık olarak kocaman bir ejderha görünümündedir.

 

9. Karlık

 
Karlık

Suyla ile birlikte görülen ve onunkine

benzeyen görevi olan bir ruhtur. İşareti dumandır.

 

10. Suyla

 
Suyla

Güneş ve Ay’ın kırıntılarından yaratılmıştır.

Altay Türklerine göre Suyla, at gözlü, kartal gagalı, eşek kulaklı ve yılan saçlıdır. Ağaçkakan Suyla’nın sembolüdür.

Ülgen’e Yayıkla birlikte kurbanın ruhunu ulaştırır. İnsanların hayatını kontrol eder ve bir değişiklik olduğu zaman Ülgen’e bildirir.

Bundan dolayı iki dilli de denir.

 

11. Utkuuçi

 
Utkuuçi

Kurbanı Ülgen’e ileten bir ruhtur. Güler yüzle karşılayan anlamına gelir.

Gökyüzünde yaşar, Ülgen’e en yakın ruhtur.

Şaman altın kazıktayken Utkuuçi’dan kazları alır ve yeryüzüne döner.

 

12. Ayızıt

 
Ayızıt

Ayzıt bir güzellik Tanrıçasıdır ve yaratıcı kadın demektir.

Ayzıt adı Yayuçi adıyla aynı köktendir.

Ayzıt yazın ve kışın güneşin doğduğu ve battığı yerdedir ve üçüncü kat gökte oturur.

Bu tanımlamalar, göksel küre Venüs’ü anımsatır.

Venüs çoğu zaman, Güneş battıktan az sonra batıda ya da Güneş doğmadan az önce doğuda görünür.

Bu nedenle Venüs’e «Akşam Yıldızı», «Sabah Yıldızı» adları verilir.

Ayzıt güzelliğin sembolüdür.

Bu anlamda Sümer ve Yunan mitlerindeki İştar ve Afrodit’e (Venüs) benzer.

Süt gölünden getirdiği damlayı çocuğun ağzına damlatır ve çocuğa ruh verir.

İnsan yavrularını, kadınları, hayvanları ve hayvan yavrularını korur.

Simgesi, Kuğu kuşlarıdır. Ayısıt’ı simgeleyen kuğular kutsal sayılır ve dokunulmaz.

Kuğu aslında kutsal bir kızdır. Bu kız kuğunun beyaz tülünü üzerine giyince kuğu, çıkarınca kız olur.

Ayızıt gökten gümüş tüylü bir kısrak suretinde iner.

Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanır. Ayızıt şaman dualarında şöyle tarif edilir.

“Başında ak gökten ak bir kalpak, çıplak omuzlarında ak gökten bir atkı, baldırına kadar siyah bir çizme.

Bu şekilde bir kayaya yaslanarak uyumuştur veya ormanda dolaşmaktadır”.

 

13. Ayızıt'ın Kızları

 
Ayızıt´ın Kızları

 

 
Türk Mitolojisinde Öne Çıkan 37 Tanrı, Tanrıça ve Figür

Ayızıt’ın sarayının kapısında ellerinde gümüş bakraçlar olan yasakçıları vardır.

Yazın şamanlar ak elbise, kışın kara elbise giyerek Ayzıt bayramını kutlarlar.

Eliade’ya göre yasakçıların ellerinde gümüş kamçıları vardır ve kötü insanları içeri almazlar.

 

14. Oğuz Kaan

 
Oğuz Kaan

Bazin, eski Türklerde biri ata kurt, diğeri de ata boğa üzerine kurulu “ikili kökeni” yansıtan farklı iki gelenek olduğunu söylemiştir.

Oğuz’a adını veren ata da bir boğadır. Oğuz, bütün yaşamı boyunca kurdun korumasına ve rehberliğine başvurmuştur.

Oğuz kağan destanında Ay, Oğuz’u doğuran tanrı olarak sunulur.

Bu da Oğuzun Tanrı oğlu olduğu fikrine götürür.

En eski çağlardan beri tanrısal kahramanların işaretleri boynuzlu bir taçtır.

Orta çağ minyatürlerinde Oğuz Kağan ve oğulları boynuzlu olarak tasvir edilir.

Campbell’a göre, Boğa, “Kutsal Ay Boğası” olarak bilinir. Boynuzları Ay’ın alegorisidir ve Tanrının sembolüdür.

 

15. Oğuz Kaan'ın Eşleri

 
Oğuz Kaan´ın Eşleri

 

 
Türk Mitolojisinde Öne Çıkan 37 Tanrı, Tanrıça ve Figür

Efsanede, Oğuz kağan, ava gider.

Bir gölün ortasında, önünde bir ağaç ve ağacın oyuğunda bir kız vardır. Kız muhteşem bir güzelliğe sahiptir.

Saçları akarsular gibi,

gözleri maviydi ve inci gibi dişleri vardır.

Oğuz kağan bu kızı alır ve

“gök”,

“dağ”,

“deniz 

adında üç oğlu olur.

Günlerden bir gün gökten mavi bir ışık düşer.

Bu ışık, güneş yada aydan daha parlaktır.

Oğuz Kağan yaklaşır ve bu ışığın ortasında bir kız olduğunu görür.

Kız olağanüstü güzelliktedir. Başının tepesinde, sanki kutup yıldızı gibi ateşten bir ışık demeti vardır..

Oğuz kağan kızı görünce sever ve onu alır.

“gün”,

“ay”,

“yıldız”

adında üç oğlu olur.

 

16. Ay Han

 
Ay Han

Oğuz Kağanın oğludur ve ongunu kartal’dır.

Türklerde kartal sürekli olarak hükümdarlık ongun’u olmuştur.

Altay Türklerine göre, Ay-ata göğün altıncı katında oturur ve Ay ile sembolize edilir.

 

17. Dağ Han

 
Dağ Han

Oğuzun oğullarından olan

Dağhan’ın ongunu üç kuştur.

 

18. Deniz Han

 
Deniz Han

Oğuzun oğullarından biridir ve ongunu çakır (çağrı) kuşudur.

Çakır, mavi gözlü, “mavi-deniz” ve “beyaz-mavi-deniz” türünden bir kuştur.
Uygur sanatında Basaman isimli alp-tanrı,

kuzey yönü, Merkür (su yıldızı), su unsuru ile alakalı görülür ve bu Alp-tanrının tuğu yırtıcı hayvan kuyruklarından oluşmuş olarak resmedilirdi.

Elinde tuttuğu kargı ise üç dilimlidir.

 

19. Gök Han

 
Gök Han

Oğuz’un oğullarından biridir ve ongunu sungurdur.

Türklerde kartal hükümdarlık sembolü olurken, sungur, sıklıkla tigin unvanlarında kullanılır.

Kaşgari’nin büyük bir yırtıcı kuş olarak tanımladığı sungur, maviye çalan beyaz kuşlar arasındadır.

PelliotÇin’de su kuşlarını avlamakta kullanılan sungurun,

“deniz mavisi”

türünden olduğunu söyler. Moğollar aynı kuşa “mavi yırtıcı kuş” derler.

 

20. Gün Han

 
Gün Han

Oğuz’un oğullarındandır ve ongunu şahindir.

Gün han Oğuzun göksel eşinden olan en büyük oğludur.

Oğuz Kağan sembolik olarak bulduğu altın yayı Günhan,

Ayhan ve Yıldızhan arasında pay eder ve kendisinden sonra hakanlık tahtını Günhan’a bırakır.

Günhan kendisi için altın bir çadır kurdurur ve kendi yönü olan sağ tarafa kırk kulaç yüksekliğinde bir direk ve onun tepesine de altın bir tavuk oturtur.

Pelliot’a göre Günhan, Güneşi karşılar ve Güneş hanı anlamına gelir. Altın hakanlara ait bir semboldür ve güneş altının alegorisidir.

 

21. Yıldız Han

 
Yıldız Han

Oğuz’un oğullarındandır ve ongunu tavşancıldır.

Türklerde yıldız bilgisi, çok önemlidir. Geceleri zamanı öğrenmek için yıldız bilgisi, tek yol ve çaredir.

Türklerin göğün ilk ve ana yıldızları olarak gördükleri gezegenler ilk tanrısal arketiplerdir. Yaradılışın başlangıcı ve temelidir.

 

22. Ürüng Ayıg Toyon

 
Ürüng Ayıg Toyon

BEYAZ YARATICI TANRI - ÜRÜNG AYIG TOYON

Bazı eski Türk inançlarına göre ilk insanı o yaratmıştır.

Eski Türkçede ürüng-beyaz, ayıg-yaratan, toyon-tanrı, efendi demektir.

Beyaz yaratıcı diğer yaratıcı ruhların en büyüğüdür. Kainatı o yaratmıştır.

Dünyayı idare eden de odur. İnsanlara yaratıcı gücü ve çocukları o verir. Yerin ve toprağın verimli olmasını o sağlar.

Hayvanların çoğalması ve bolluk onun sayesinde olur. Eliade aynı tanrıya ata bey de dendiğini söyler.

İnsana kut veren odur. Büyük efsane kahramanlarını yeniden hayata döndürerek ölümden kurtarır.

Bu yaratıcıya canlı beyaz at kurban edilir. Ürüng Ayıg Toyon, çok saygı gösterilen, kutlu, nur yüzlü ve ulu bir varlıktır

Yakut Türklerine göre ilk insanı o yaratmıştır.

Eski Türkçede ürüng-beyaz, ayıg-yaratan, toyon-tanrı, efendi demektir.

Yakut Türklerinde beyaz yaratıcı diğer yaratıcı ruhların en büyüğüdür.

Kainatı o yaratmıştır. Dünyayı idare eden de odur. İnsanlara yaratıcı gücü ve çocukları o verir.

Yerin ve toprağın verimli olmasını o sağlar. Hayvanların çoğalması ve bolluk onun sayesinde olur.

Eliade aynı tanrıya ata bey de dendiğini söyler.

 

23. Su İyesi (Su Perisi)

 
Su İyesi (Su Perisi)

Su iyelerinin hepsi sularda yaşar. İnsanlara zarar vermezler.

Onların yaşadıkları sarayın girişi, nehirlerin derinliklerinde bir taşın altındadır.

Su sahiplerine Kazaklar, “su perisi”, Türkmenler “suv adamı”, Özbekler “su alvastisi” derler.

Pınarlarda yaşayan peri kızları, beyaz giyimlidirler ve cisimsiz varlıklardır. Kuş ve yılan kılığına girebilirler.

 

24. Kübey Hatun

 
Kübey Hatun

Altay Türklerine göre, ağaç, ulu ananın yaşadığı ve kahramanlara memesinden süt verdiği yerdir.

Yakut Türklerine göre Doğum tanrıçası Kübey-hatundu ve ağacın içindeydi. Kökünden hayat suyu akıyordu.

Er Sogotoh destanında mitolojik bir ağaç tasviri şöyledir.

“Yarı beline kadar çıplak, alt tarafı ağaç kökleri gibi,Orta yaşlı ciddi bakışlı bir kadın kabaran göğüslerinden süt verir.”

Mitlerde çoğunlukla ağaç, ışık temasıyla ilişkilendirilir.

Şaman dualarında ağaç, altınyapraklı, yetmiş yapraklı mübarek kayın olarak anılır.

Kübey hatun yani doğum tanrıçası da bu kayın ağacının içinde yaşar.

Ulu Tanrıçayla veya su simgeciliğiyle (hayat suyu) ilişkili olan ve ölümsüzlük kaynağıyla (hayat ağacı) özdeşleştirilen,

tükenmez bereketin, mutlak gerçekliğin ve yaşamın simgesi olan ağaç, Türk mitlerinde de aynı özellik ve işlevlere sahiptir.

Tanrıça, aynı zamanda yeniden doğuşun ve ölümsüz hayatın kaynağıdır.

Ulu Tanrıça, yaradılışın tükenmez kaynağının bir kişileştirmesidir.

Bazı Türk inançlarına göre Doğum Tanrıçası Kübey-Hatundu ve kökünden hayat suyu akan ağacın içindeydi.

Er Sogotoh destanında mitolojik bir ağaç tasviri şöyledir.

“Yarı beline kadar çıplaktır.

Alt tarafı ağaç köklerini andırır. Orta yaşlı ciddi bakışlı bir kadın kabaran göğüslerinden süt verir.”

Bazı inançlara göre; sekiz köşeli dünyanın sarı göbeğinden çıkan ağaç,

tanrıdan süslüymüş, ağaçtan sarı bir su çıkarmış, bu sudan içen hayat bulurmuş.

Tüm diğer evrensel kültürlerde olduğu gibi,

Türkler de ağaca kutsallık ve tanrısallık atfetmişlerdir.

Ağaç Tanrıça'nın ikametgahıdır.

Şamanlar, göksel yolculuklarında, göğün kendisini temsil eden yedi ya da dokuz dallı kutsal kayın ağaçlarını seçerler.

Özellikle beyaz ulu kayın ağaçları ilahi ve kutsal kabul edilir.

 

25. Semrük Bürküt

 
Semrük Bürküt

Yakutlar çift başlı kartala “öksökö kuşu” derler. Türkçe “bürküt” kartal demektir.

Bakır tırnaklıdır, sağ kanadı ile güneşi, sol kanadı ile ayı kaplar. Ona gök kuşu da denir. Büyük kartallar için Bürküt kelimesi kullanılır.

Çift başlı kartallar, gök direklerinin veya kayın ağacının tepesinde tasvir edilir ve tanrı Ülgenin sembolüdür.

Çift başlı öksökö kuşu gökten yıldırım indirir.

Başkurt efsanesinde “Semrük” adındaki kuş iki başlı kartaldır. Bu başlardan biri insan başı olarak da düşünülür.

Türk mitolojisinde, ay ve güneşi pençeleriyle tutan doğanlar görülür.

Tuğ’lar bir boz doğan ile birlikte gökten düşmüştür. Tanrıya açılan göğün kapısını çift başlı bir kartal bekler ve tanrının sembolüdür.

Bu kartallar gökten yıldırım indirir.

Türk mitolojisinde çift başlı kartallar ve gün ve ay simgeleri ying ve yang sembolüdür.

Çinlilerin ying-yang sembolü olarak tasvir ettikleri kozmos ve kozmosun dönüşünü,

Türkler karşılıklı iki hayvan yada kartal koymak suretiyle ifade etmişlerdir.

Bu sembolik hayvanların döndükleri merkez, yer ve göğün ortasıdır.

Türklerin Yaruk-Kararıg ilkesini, göğü anlatan yuvarlak plakalara sarılmış siyah ve beyaz kartallar temsil eder.

 

26. Kartal Ana

 
Kartal Ana

KARAKUŞ KARTAL

ve

KARTAL ANA

Bakır tırnaklıdır, sağ kanadı ile güneşi, sol kanadı ile ayı kaplar. Ona gök kuşu da denir.

Büyük kartallar için Bürküt kelimesi kullanılır. Çift başlı kartallar, gök direklerinin veya kayın ağacının tepesinde tasvir edilir ve tanrı Ülgenin sembolüdür.

Çift başlı öksökö kuşu gökten yıldırım indirir.

 “Semrük” adındaki kuş iki başlı kartaldır. Bu başlardan biri insan başı olarak da düşünülür.

Türk mitolojisinde, ay ve güneşi pençeleriyle tutan doğanlar görülür.

Tuğ’lar bir boz doğan ile birlikte gökten düşmüştür.

Tanrıya açılan göğün kapısını çift başlı bir kartal bekler ve tanrının sembolüdür. Bu kartallar gökten yıldırım indirir.

Türk mitolojisinde çift başlı kartallar ve gün ve ay simgeleri ying ve yang sembolüdür.

Çinlilerin ying-yang sembolü olarak tasvir ettikleri kozmos ve kozmosun dönüşünü,

Türkler karşılıklı iki hayvan yada kartal koymak suretiyle ifade etmişlerdir.

Bu sembolik hayvanların döndükleri merkez, yer ve göğün ortasıdır.

Türklerin Yaruk-Kararıg ilkesini, göğü anlatan yuvarlak plakalara sarılmış siyah ve beyaz kartallar temsil eder.

Türklerin milli ongunlarından olan kartal, Türk sanat ve kültür tarihinde astrolojik bir sembol olmuştur.

Kartal sembolü, bir kağanlık sembolüdür.

Kültiginin başlığında ve Selçuklu döneminde imparatorluk unvanı olarak kartal sembollerinin göğüsleri üzerine yazılırdı.

Kulaklı ejderhalar ve kulaklı kartallar Selçuklu Türk sanatına özgüdür.

Yakut Türklerinin inanışlarına göre Şamanlar yeryüzüne kartal ana tarafından getirilmişlerdir.

Er-Töştük destanında da kartal dişi olarak görünür. Kartal Yakutlara göre Güneşin sembolüdür.

Yakutlar analarının bir kartaldan geldiğine inanırlar. Bundan dolayı Kartal “güneş kuşu” olarak da nitelendirilir.

Kendi küllerinden doğan phoenix daha genç olarak dünyaya gelir.

Bu nedenle yeniden doğuşu, ebedi hayatı, ölümsüzlüğü ve güneşin doğuşunu simgeler.

 Çin mitolojisinde de

ateşi,

sıcaklığı,

hasat mevsimini ve güneşi sembolize eder.

 

27. Asena

 
Asena

ASENA

Oğuz Kağan’a yol gösteren ve liderlik yapan kurt dişidir.

Göktürklerin kurttan türeyişi ile ilgili destan Bahattin Ögel’in Türk Mitolojisi adlı eserinde şu şekildedir:

“Göktürkler eski Hunların soylarından gelirler ve onların bir koludurlar.

Kendileri ise Aşina (A-shih-na) adlı bir aileden türemişlerdir. Sonradan çoğalarak ayrı oymaklar halinde yaşamaya başladılar.

Daha sonra Lin adını taşıtan bir ülke tarafından mağlup edildiler.

Mağlubiyetten sonra Göktürkler, soyca yok edildiler. Tamamen öldürülen

Göktürkler içinde, yalnızca on yaşında bir çocuk sağ kalır.

Lin memleketinin askerleri, çocuğun çok küçük olduğunu görünce, ona acırlar ve öldürmezler.  

Çocuğun el ve ayaklarını keserek bir bataklığa bırakırlar.

Bu sırada çocuğun etrafında bir dişi kurt peyda olur ve çocuğu besler.

Bir süre sonra kurt hamile kalır ve bir mağaranın içinde on çocuk doğurur. Zamanla bu on çocuk büyür ve evlenir.

Zamanla her birinden bir soy türer. Göktürk devletinin kurucularının geldikleri Aşina ailesi de bu on boydan biridir.

 

 

28. Al Karısı (Al Bastı)

 
Al Karısı (Al Bastı)

AL KARISI - AL BASTI

Ulu Ana yani Ana Tanrıça arketipinin olumsuz türevidir. Albastı, Al karısı, genellikle kırmızı siyah uzun elbise giyer.

Bazı mitolojik metinlerde ise, dünyadaki en güzel kadından bin kat daha güzel olduğu anlatılır. 

Bazı edebi metinlerde çirkin, saçları dağınık, avurtları çökmüş, güçlü kuvvetli ve uzun boylu olarak tasvir edilir

. Bazı inançlarda “cadı kadın” anlamında kullanılır. Baş al bastı, iri gözlere sahip, baştan aşağı demir giyimli ve erkektir.

En çok sevdiği şey atların yelesini örmektir. Onu yakalamak için elbisesinin yakasına bir iğne saplamak gerekir.

Lohusalara musallat olan bu kötü ruh, al karısı, albastı, albis, almis, adlarıyla da anılır.

Albastı iki surette görülür. Sarı albastı ve kara albastı. Sarı albastı sarışın bir kadın suretindedir.

Bazen keçi ve tilki suretine de girer. Kara albastı daha ağırbaşlı, ciddi, sarı albastı hoppa ve şarlatandır.

Demirden ve kırmızı renkten korkar. Ahırlara girip at yelesi örmekten hoşlanır.

Al ruhu, dizlerine kadar sallanan göğüslerini, omuzlarının üstünden geriye atan, karışık saçlı, acayip görünüşlü bir kadın olarak da düşünülür.

Şorların mitolojik inançlarına göre, Albas su sahibinin adını bildirir.

Kızıl uzun saçlı olan su anasının kızıl renkli bir tarağı vardır. Türk halk inanışlarına göre, Al ruhunun gücü, uzun sarı saçlarındadır.

Bazı edebi metinlerde çirkin, saçları dağınık, avurtları çökmüş, güçlü kuvvetli ve uzun boylu olarak tasvir edilir.

Bazı mitolojik metinlerde ise, dünyadaki en güzel kadından bin kat daha güzel olduğu anlatılır.

Kazaklarda “cadı kadın” “küpe giren karı” anlamında kullanılır.

Baş al bastı, iri gözlere sahip, baştan aşağı demir giyimli ve erkektir. Ulu ana yani ana tanrıça arketipinin olumsuz türevidir.

Kazak metinlerinde alnında tek gözü olan, iğrenç görünüşlü bir mahluk olarak tasvir edilir.

Albastı, Al karısı, genellikle kırmızı siyah uzun elbise giyer.

En çok sevdiği şey atların yelesini örmektir. Onu yakalamak için elbisesinin yakasına bir iğne saplamak gerekir.

Loğusalara musallat olan bu kötü ruh, al karısı, albastı, albis, almis, adlarıyla da anılır.

Albastı iki surette görülür. Sarı albastı ve kara albastı. Sarı albastı sarışın bir kadın suretindedir.

Bazen keçi ve tilki suretine de girer. Kara albastı daha ağırbaşlı, ciddi, sarı albastı hoppa ve şarlatandır.

 

29. Alp Er Tunga

 
Alp Er Tunga

Tonga, Kaşgarlı Mahmut’a göre leopar veya kaplan cinsinden bir hayvandır.

Orta Asya kaplanları

Türklerin Bars dedikleri,

Pars cinsinden hayvanlardır.

Hun Pazırık kurganında çok rastlanan bir figürdür.

Roux’a göre, ismi genelde ”kahraman erkek kaplan” şeklinde algılanmaktadır, ama ona göre T

unga “Sibirya panteri” dir.

Budist metinlerde “uzun saçlı tonga” tabirlerine rastlanması,

uzun saçın Alplik simgesi olmasını anımsatır.Uygur döneminde,

Alp Er Tonga’nın ve başka

Türk beylerinin adı ve unvanı olarak yırtıcı hayvanların isimleri kullanılırdı ve Alp’ler yırtıcı hayvan postu giymiş olarak resmedilirdi.

Kaplan postu savaşa giden Alpler tarafından zırh yerine giyilirdi ve savaş sembolüydü.

 

30. Ötüken (Yer Tanrıçası)

 
Ötüken (Yer Tanrıçası)

Roux’a göre, etügen / itügen yer tanrıçasına verilen bir isimdir.

Seyidov’a göre de Ötügen, devleti ve hakimiyeti koruyan bir ilahedir.

Cengiz han Ötügen’e “ötügen anamız” der.

Ayrıca bazı araştırmacılar, bir şaman ismi olan “utagan” kelimesinden türediğini ve bu kelimenin Türkçe “döl yatağı” anlamına geldiğini söyler.

İtügen, hayvanları ve toprak ile ilgili tüm ürünleri koruyan bir tanrıçadır. Aslında yer tanrıçası, ile doğum ve üretim arasındaki bağ neredeyse evrenseldir.

Toprak ana 8 köşeli veya dört köşeli bir kadın ruhu olarak düşünülmüştür.

Türklerde Satürn gezegeni toprak yultuz olarak bilinir ve sarı rengi yer ananın göbeği sayılan dünyanın merkezini sembolize eder.

 

31. Ateş Tanrıçası (Od Ana-Ateş Annesi)

 
Ateş Tanrıçası (Od Ana-Ateş Annesi)

ATEŞ TANRIÇASI ( OD ANA – ATEŞ ANNESİ)

Ocak tanrıçası dişi bir varlık olarak düşünülmüştür.

Yakut Türkleri ocak yaparken sekiz kenarlı ana-hatundan izin alırlar.

Altay Şamanları dualarında atamızın yaktığı üç ateş, anamızın gömdüğü üç taş ocak diye dua ederler.

Ateş tanrısı ve ocak tanrıçasına dua ederken “üç” sözü sürekli tekrar edilir.

Üç sayısı eril bir sayıdır. Ama, ucu yukarıya bakan üçgen, ateş unsurunu ve erilliği ifade ederken, aşağı dönük üçgen, dişil unsuru ve ocağı sembolize eder.

Yakut Türkleri ateş tanrıçasını ak saçlı bir kadın olarak görürler.

Buryatlar ise, kırmızılar giymiş yaşlı bir kadın olarak veya ateşin yalımıyla

dalgalanan yeşil veya kırmızı ipekten kaftan giymiş bir kadın olarak da düşünmüşlerdir.

Bir başka şaman duasında da şöyle tasvir edilir. “sen karanlık gecelerde,

genç kızlar gibi saçlarını dalgalandırarak oynuyorsun! Kırmızı ipekli kumaşlar sallayarak, genç al kısrak üzerinde geziniyorsun”.

 

Yakut Türkleri ateş tanrıçasını ak saçlı bir kadın olarak görürler

Buryatlar ise, kırmızılar giymiş yaşlı bir kadın olarak veya ateşin yalımıyla dalgalanan yeşil veya kırmızı ipekten kaftan giymiş bir kadın olarak da düşünmüşle

rdir. Bir başka şaman duasında da şöyle tasvir edilir.

“sen karanlık gecelerde, genç kızlar gibi saçlarını dalgalandırarak oynuyorsun!

Kırmızı ipekli kumaşlar sallayarak, genç al kısrak üzerinde geziniyorsun”.

Ocak ruhu dişildir. Evin tam ortası “evin kalbi”dir ve ocak yeri buradadır.

Orta Asya da Hunlara ait, üç ayaklı ve kutlu kabul edilen kazanlar bulunmuştur. Yakutlara göre ilk ocağı Ülgen’in üç kızı yakmıştır. Yakutlarda ateş tanrıları yedi kardeştir.

 

 

32. Sigun Geyik

 
Sigun Geyik

Radlof, boynuzları iki kürekli sığın geyiği Altay Türklerinin ululadıklarını ifade eder.

Teleüt Türklerinde her şamanın bir ruhu vardır. “bura”, “bur”, “pur” gibi çeşitli sözcüklerle ifade edilir ve geyik anlamında da kullanılır.

Geyik boynuzları Şamanların önemli sembollerindendir.

Türklere, Ergenekona girişte, Hunlara batıya göçlerinde dişi bir geyik yol gösterir.

Orta Asya sanatında, yarı insan yarı geyik halinde gösterilmiş tasvirler vardır. Mitlerde dokuz boynuzlu yada budaklı sigun geyikler de görülür.

 

33. Gök Kurt

 
Gök Kurt

GÖK KURT

Hayvan Ata-Ana dediğimiz gök-kurt Türk destanlarında önemli rol oynar ve gökte simgelenen gezegensel

tanrı ve tanrıça arketiplerinin yersel sembolleri olarak mitlere yansır.

Göksel Tanrı ve Tanrıçaların yersel simgeleri, ilahi kutsal ruhlar olarak görülür ve tanrılaştırılır.

Kozmik temelli ilk mitolojilerdeki simgeler, prototiptir (ilk örnek) ve sonraki süreçlerde üretilen masallarda da takip edilebilir.

Gök Kurt doğmuşlardır. Kurt sürülerini idare eden kurtlara gök kurt denir.

Gök Kur,t Türk mitlerinde özel bir yere sahiptir, öyle ki Türkler kendilerine “göksel Türkler” anlamına gelen “Kök Türk” adını vermişlerdir.

Türkler, Hiung-nular çağından beri

Ay’ın durumunu gözler ve Ay’la birlikte hareket ederlerdi.

Yapmak istedikleri her şeyi dolunay da yaparlar ve özellikle askeri hareketlerin, onun tarafından yönlendirildiğini kabul ederlerdi.

Ona göre; Ay, efsanelerin,  ataların ve kahramanların oluşumunda büyük rol oynar ve kendi ışınlarıyla,

göksel denen hayvan formuyla yani Kurt ile belirginleşir.  Eliade’ya göre Ayın değer kazandırdığı simgeler aynı zaman da Ayı sembolize ederler.

Türk türeyiş mitlerinde öne çıkan,

Ay ışığından gelen ve Türklerin atası ve anası olarak biçim kazanan imgenin yersel izdüşümü kurttur. İlahi özelliklere sahip

Kurt ata ya da Kurt ana, hayvan arketipidir ve Tanrının ya da Ay’ın yerdeki sembolüdür.

Gök Kurt ve Ak Geyik gökte doğmuşlardır.

Kurt sürülerini idare eden kurtlara gök kurt, geyik sürülerini idare eden geyiklere gök geyik denir.

Bazı Türk halkları, soylarının, kurttan bazıları geyikten türediğini kabul eder.

Cengiz hanın ilk ataları gök kurt ve dişi bir geyiktir.

Gök kurt Türk mitlerinde özel bir yere sahiptir, öyle ki Türkler kendilerine “göksel Türkler” anlamına gelen “Kök Türk” adını vermişlerdir.

34. Gök Sakallı Hızır

 
Gök Sakallı Hızır

GÖK SAKALLI HIZIR

Hızır anlayışı, Türklerde eski Türk düşüncesi ile bezenmiştir.

Mitlerde kayın ağacından inip, insanlara yardım eden ve çocuklara ad veren “gök sakallı “ veya “aksakallı” ihtiyarlar görürüz.

Aksakallı yaşlılara ak-boz atlı tanıtması da eklenir. Altın sakallı “ay koca” olarak da tasvir edilir.

Elinde hayvan başlı “çevgen” denen bir asa tutar, Ak-boz ata biner ve giyimi de aktır.

 

 

35. Bügü Tekin

(Bügü Kağan)

 
Bügü Tekin (Bügü Kağan)

En tanınmış adları “bögü” ve “tengri” idi. Bögü Uygurca alim, filozof anlamında kullanılır.

Ayrıca büyücü sihirbaz anlamına da gelir. Kendisi savaşçı bir kağan değil, filozoftur.

Bügü Kağan, Mani dinini Uygurların resmi dini olarak kabul etmiştir. Mani dinine mensup olanlar beyaz elbise giyerdi.

 

36. Deniz Tanrıçası

(Geyik Tanrıça)

 
Deniz Tanrıçası (Geyik Tanrıça)

Göktürklerle ilgili bir mitoloji de, Göktürklerin atalarından birinin, (ki ataları kurttur) bir mağarada,

ak geyik kılığına giren bir deniz tanrıçası ile ilişkisi olduğu anlatılır.

Göktürkler nesillerinin kurttan geldiğini söylemekle beraber efsanelerinde dişi geyikte rol oynar.

Dişi geyik bir ilahedir ve vücudundaki lekeler yıldız işaretleri olarak görülür. Dişi geyik eski Hun anlatılarında yol gösterici rolü oynar.

 

37. Tepegöz

 
 
Tepegöz

Tepegöz Kaf dağında yaşar çoban ve peri kızının evliliğinden doğar. Annesi dişi bir Alageyiktir.

Tepegöz su üzerinde yüzen başı gözü belirsiz bir ciğere benzetilir.

Tepegöz bazen dişi bazen erkektir. Tepegöz tek gözlüdür. Tepegöz’ün parmağındaki yüzüğü annesi takmıştır.

Altay Türk destanlarında devlere yelbegen denir.

Yelbegen insan biçiminde, çok büyük, üç yedi veya on iki başlı siyah ve sarı renklidir.

Güneş ve ay tutulması devlerin yemesi olarak tanımlanır. Türk destanlarında devler atların düşmandır.

Demir yelbegen karaçam boylu, kara atlı ve çokmarlıdır.(çokmar hayvan başlı sopa veya gürz asa sopa)

Büyük kulaklı devler ise yeraltındadır. Dev anası denen dişi devler de vardı.

Alt dudağı yerde üst dudağı gökte olan devler Anadolu Türk masallarında sık kullanılan bir motiftir.

 

YUNAN  TANRILARI

On İki Olimposlu

 

Yunan mitolojisi
Tanrılar ve Tanrıçalar
Kahramanlar

 

On İki Olimposlu

On İki Olimposlular 

ya da sadece Olimposlular (Olimpiyan), Yunan Mitolojisinde Dünya'yı yöneten tanrılar grubudur. Kendilerinden önceki tanrı grubu olan TitanlarıTitanlar Savaşında yenerek yönetimi ele geçirmişlerdir. "Tanrıların Kralı" sıfatıyla Zeus, Olimposluların lideridir. Kraliçe sıfatı ise Zeus'un eşi Hera'ya aittir. Olimpos adı Yunanistan'ın en yüksek dağı olan Olimpos Dağı'ndan gelir. Tanrıların dağın zirvesinde bulutların arasında sarayları olduğuna inanılır. Oniki sayısı ise karşımıza birçok mitte çıkan bir rakamdır; Yahudilikte On iki İsrail kabilesi, Hristiyanlıkta İsa'nın 12 Havarisi; Şiilikte Oniki İmam, Zodyak'taki 12 burç gibi. Sayıya yüklenen bu bakış açısından dolayı Yunan tanrıları da 12 tanedir ve 13 sayısının uğursuzluğuna inanılır. Örneğin İskandinav mitolojisinde tanrıların yemek masasına oturan 13. tanrıLoki, iyilik tanrısı Balder'in ölümüne neden olur. Bu açıdan önceden Oniki Olimposlu arasında gösterilen HestiaDionisos Olimpos'a gelince 13 tanrı olmasın diye yerini ona bırakıp insanların arasına karışır.

Hades'in yeraltında, Poseidon'un denizin altında olmak üzere Olimpos dışında da sarayları vardır. Ayrıca Demeter ve Hestia örneklerinde olduğu gibi tanrılar isterlerse Olimpos'tan tamamiyle ayrılabilirler ya da Herkül gibi yarı-tanrılar ya da Ganymedes gibi ölümlüler de Olimpos'a kabul edilebilir.

Olimpos tanrıları başlıca iki gruba ayrılır. Birinci kuşak denilen ilk doğanlar, Titan soyundan gelir. İkinci kuşak tabir edilen sonradan doğanlarsa tamamiyle baştanrı Zeus'un çocuklarıdır. Bu durumun yalnız iki istisnası vardır. Kimi kaynaklar, Afrodit'i, titan Kronos'un babasıUranüs'ün denize düşen cinsel organından doğduğunu, titan soyundan geldiğini öne sürer. Diğeri de Hephaistos'tur; bazılarına göre tanrıçaHera, Hephaistos'u tek başına doğurmuştur.

On İki Olimposlu, kimi kaynaklarda farklı farklı gözükür. Aşağıdaki listede as olan 11 tanrı ve 12. tanrı olarak adları geçen tanrılar yer almaktadır;

Kuşağı Yunan İsmi Roma İsmi Resim Alan Simge Kült Merkezi
Birinci Kuşak Zeus Jüpiter Zeus Gökyüzü, Hava Olayları Yıldırım, Kartal, Meşe, Kalkan, Asa Olimpos
Birinci Kuşak Poseidon Neptün Poseidon Deniz, Depremler Üç dişli Yaba, Yunus, At Panionion
Birinci Kuşak Hera Juno Hera Evlilik, Kadın, Bereket Tavuskuşu, Nar Argos
Birinci Kuşak Afrodit Venüs Afrodit Aşk, Güzellik, Sevgi Gül, Güvercin, Deniz kabuğu Kıbrıs
İkinci Kuşak Athena Minerva Athena Bilgelik, El Sanatları, Savaş (Taktiksel Yönü) Miğfer, Aegis, Mızrak, Baykuş, Zeytin Atina
İkinci Kuşak Ares Mars Ares Savaş Yaban domuzu, Miğfer, Akbaba Sparta
İkinci Kuşak Apollon Apollon Apollon Sanat ve Kehanet Lir, Karga, Defne DelfiDidim
İkinci Kuşak Artemis Diana Artemis Avcılık ve Kırsal Hayat Ok-Yay, Geyik Efes
İkinci Kuşak Hephaistos Vulcan Hephaistos Ateş ve Madencilik Çekiç ve Örs Limni
İkinci Kuşak Hermes Merkür Hermes Tanrıların Habercisi ve Ticaret Kanatlı sandalet, kask ve asa Killene Dağı
İkinci Kuşak Dionisos Baküs Dionysos Üzüm, Şarap ve Eğlence Üzüm, Asma, Çita, Panter gibi büyük kedigiller Nysa Dağı
Diğer Olimposlular
Kuşağı Yunan İsmi Roma İsmi Resim Alan Simge Kült Merkezi
Birinci Kuşak Hades Plüton Hades Yeraltı Görünmezlik Miğferi, Kerberos -
Birinci Kuşak Demeter Ceres Demeter Tahıllar, Tarım Buğday Demeti -
Birinci Kuşak Hestia Vesta Hestia Aile Ocak -

Hestia Olimpos'taki yerini Dionisos'a bırakarak insanlar arasında yaşamaya başlamıştır. Yer altı ve ahiretin tanrısı olan Hades ise, çoğu zaman Olimpiyan sayılmasına karşın genelde yer altında yaşadığı için sürekli Olimpos'ta yaşamaz. Demeter'in kızı olan Persephone da 3 ay yer altı dünyasında kocası Hades ile yaşar, 9 ay ise Olimpos'ta diğer tanrılar ve Demeter'le yaşar.

 

Yunan mitolojisi


 
 

Yunan mitolojisi
Tanrılar ve Tanrıçalar
Kahramanlar
 
Monsiau tarafından yapılmış, Olymposlu tanrılar betimlemesi.

Yunan mitolojisi, Yunan tanrılarıtanrıçaları ve kahramanları hakkındaki hikâyelerden oluşan sözlü edebiyatla destanlaştırılmış ve yaygınlaşmış bir mitolojidir. Günümüzde, bu mitoloji hakkındaki bilgilerimizi bu sözlü edebiyatın yazılı hallerinden alıyoruz. Tarihçiler, mitolojihakkında daha ayrıntılı bilgi almak için de bazen zamanın sanatındaki ip uçlarını bile toplar. Genel olarak Yunan mitolojisi Yakın Doğu ve birçok Avrupa mitolojisini etkilemiştir. Yunan Tanrılarının her biri Romalılar tarafından kabul görmüş ve farklı isimler kullanılmıştır. Roma mitolojisi neredeyse tamamen Yunan mitolojisini baz almıştır. Yunan mitolojisindeki efsanelerde çoğu eski Yunan tanrıları insan şeklindedir. Yunan tanrılarının yaratılış hikâyeleri seçilmiş 12 tanrı (ki bu 12 tanrı, 4 kadın ve 8 erkekten oluşur) Olimpos Dağı'nda otururlar, her şey Olymposlu Tanrılarla Titanların savaşlarıyla başlar ve Olymposluların zaferiyle son bulur. Savaştan sonra Titanlar cezalandırılır. Gaia, Khaos (Khaos zaten Titanlar tarafından yok edilmişti.), Phoebe ve Kronos (bkz.: Titan) gibi Titanlar Tartarus'a gönderilir (Tartoros bir titan fakat Tartarus sonsuzluğa kadar giden bir yeraltı yeridir.). Tartarus'ta sonsuza kadar süren bir cezaya Olimpos Tanrıları tarafından bırakılır. Yerküreyi taşımak ile cezalandırılan Atlas gibi, bununla birlikte Titanlardan Olimposluların yanına geçen Titan tanrılarıda vardır Prometheusgibi,Yunan Tanrıları dünyayı Olympos Dağının tepesindeki bulutların üzerinden idare ederler. Toplamda 12 Tanrı bulunur. Bu 12 sayısı hiç bozulmaz, bir tanrı eklenirse bir başkası bu listeden çıkar. Örneğin Dionysos pantheona dahil olduğunda Hestia Olimpos'tan ayrılmıştır. Şimşeklerin efendisi Zeus nice savaşlar vererek yönetimi babası Kronos ve onun yardakçıları titanların elinden almış, 3 erkek kardeşiyle dünyayı bölüşmüştür. Çekilen kuraya göre gökyüzü Zeus'a, denizler Poseidon'a, yeraltı da Hades'e düşer. Herkes görev dağılımından sonra Olimpos'a çıkar ve dünyayı yönetmeye başlarlar.

 
Zeus, Poseidon ve Hades, Caravaggio 

12 Tanrı

 
Jacopo Zucchi tarafındanTanrıların Toplantısı

1- Zeus (Gökyüzü ve Şimşekler)

2- Poseidon (Denizler ve Okyanuslar)

3- Hades (Ölüm )

4- Hephaistos (Demircilik ve Ateş)

5- Ares (Savaş)

6- Hermes (Hırsızlık, şifa, yolculuk ve iletişim)

7- Dionisos (Şarap, Üzüm, Eğlence ve Partiler)

8- Artemis (Okçuluk, Ay,Avcılık ve Bakirelik)

9- Afrodit (Aşk ve Güzellik)

10- Athena (Bilgelik [Savaş])

11- Hera (Evlilik)

12- Apollon (Işık, Sanat, Şiir, Okçuluk, Hastalık ve Sağlık)

 

 

 

 

 

ZEUS

Zeus

Smyrna Jupiter'i
Tanrıların Kralı
Özellikleri
Alanı Gök, şimşekler ve gök gürültüleri
Mekanı Olimpos
Semboller Meşe, Kartal, Şimşek, Taht
Yunan mitolojisi
Tanrılar ve Tanrıçalar
Kahramanlar
 
Zeus Tapınağı- Atina
 
Zeus Mağarası, İda Dağı, GiritZeus 

(Eski YunancaΖεύςZeúsModern Yunanca: Δίας, Días), "Tanrıların ve İnsanların Babası" Yunan mitolojisinde en güçlü ve önemli tanrıdır. Roma'da Jüpiter olarak da bilinir. Göklerin, şimşeklerin ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. TitanKronos'un ve eşi Rhea'nın en küçük çocuğu ve oğludur. Tanrıça Hera'nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir. Zeus'un en eski kült ve bilicilik merkezi Yunanistan'daki Dodona antik şehirdir. Habercisi oğlu Hermestir . Gigantlar arasındaki karşıtı Kral Porphyrion'dur.

En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Antiope için satir, Aegina için ateş, Danae için altın yağmuru,Alkmene için kocasının kılığına, Hera için guguk kuşu, Callisto için Bakire Tanrıça Artemis'in kılığına, Mnemosyne için yakışıklı bir çoban, İo için bulut, demeter için yılan,Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir. Tanrı Zeus'un tahtı için yaptıkları şeylerin başlıcaları şunlardır: Eşi Metis'i yutması, Prometheus'u zincirlemesi, Thetis'i bir ölümlü ile evlendirmesi.

 

Zeus Tapınağı- Baalbek, Lübnan

 

Zeus, Antik Yunan vazosu

Babası olan Titan Tanrı Kronos'u diğer Olimpos tanrılarının yardımıyla yer Tartarusa hapsetti. Sonra Atlantisliler Tanrı Zeus'un takipçilerini (Yani Yunanları) ellerinde olmadan (Çünkü onlara tuzak kurulmuştu) yok ederek Olimposlu tanrıların gücünü azaltıp Kronos ve yanındaki diğer Titanları serbest bıraktılar.

Zeus ayrıca İksionSalmoneus, Arkadya kralı Lykaon ve ateşi çalan Prometheus'u küstahlıkları nedeniyle cezalandırmıştır.[1]

 

 

 

Tanrı

Zeus'un en bilinen

efsanesi 

Hera'nın yanına

 PoseidonApollon ve Athena'nın

desteğini alarak Zeus'u devirme girişiminde bulunmasıdır

Zeus'un diğer kadınlarla ilişkisine kızan Hera bir plan kurar ve bu plan Baş tanrıyı devirmektir! Poseidon, Apollon, Athena ve Hera yani bir İtilâf yapan bu dört tanrı Zeus'u altın bir ağ ile bağlar fakat Thetis, Olimpos’ta oluşabilecek karışıklığı önceden görüp ve yüz elli Briareus’tan yardım ister ve Briareus'un ağı çözmesiyle Zeus kurtulur ve hepsini cezalandırır: Hera'yı yüksek bir yere asarak, ayaklarına ağırlık bağlar ve tanrıların teker teker sadakat yemini etmediği müddetçe Hera'yı serbest bırakmayacağını söyler. Bunun ardından isyana karışmış Poseidon ile Apollon'u da ceza olarak Truva Kralı Laomedon'a hizmet etmeye yollar. Laomedon Apollon'a çobanlık yapmasını yani sürülerini otlatma emri verir. Poseidon'a ise çıplak elleriyle Truva şehrinin etrafına yeni duvarlar yapma emrini verir. Uzun bir zaman sonra Poseidon ve Apollon'un sürgünü biter ve Zeus onları Olimpos'a geri alır. Dionysos'a ise 100 yıl şarap içmeme cezası verir ama kısa bir zaman sonra onun üzüntüsüne dayanamayıp cezasını bitirir.

Çapkınlığı

Tanrı Zeus Yunan Tanrıları arasında en çapkını ve en çok çocuğu olan Tanrı'dır. Öyle ki çapkınlığı tanrıçaları, kadınları, nemf'leri, Titanları bile kapsamaktadır. Yaptığı kandırmacalar ile herkesi elde edebilmektedir. Kız kardeşleri Hera ve Demeter'in yanı sıra kendi kızı Persephone'ye bile aşık olmuş hatta ondan Zagreus isminde bir oğlu olmuştur.

Doğumu

Kronos ile Rhea'nın evliliklerinden HestiaDemeterHera adlarında üç kızla, HadesPoseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk dünyaya gelir. Babası Uranüs'e yaptıklarını unutmayan Kronos kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden korkar ve bu yüzden karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutup, karnında saklar. Bu duruma üzülen Rhea iseGaia'nın öğütleri ile yalnız Zeus'u onun elinden kurtarır.Tanrıça, Zeus'u yanına alarak gecenin karanlığından faydalanarak çabucak koşup Girit Adası'nda İda Dağı'nın tepesine çıkar. Orada Gaia çocuğu alır ve onu bir mağaranın dibine saklar. Rhea ise geri dönüp bir kocaman taşı kundak bezlerine sarıp Kronos'a verir.

Çocukluğu

Rhea , Zeus'u Girit'teki İda Dağı'ndaki bir mağarada saklar. Bundan sonra Zeus, hikâyenin değişen sürümlerine göre sırayla;

  • Rhea tarafından bırakıldıktan sonra Gaia tarafından yetiştirilir.
  • Amalthea adlı bir keçi ile Kourete'ler tarafından yetiştirilir. Ormanların sık dalları arasında büyüyen Zeus'un ağlamalarını babası Kronos duymasın diye Koureteler da onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkarırlar.
  • Adamanthea adlı bir nemf tarafından bir ağaca asılarak Yer'e, Göğ'e ve Deniz'e hükmeden Kronos'tan gizlenerek yetiştirilir.
  • Cynosura adlı bir nemf tarafından yetiştirilir. Zeus da buna şükran olarak onu yıldızlar arasına koyar.
  • Sürülerini kurtlardan koruması sözü üzerine Giritli çoban bir ailenin yanında yetiştirilir.

Tanrıların Kralı Oluşu

Olgunluk çağına gelince Zeus, saklandığı mağaradan çıkar. Ve savaşa hazırlanır. İlk iş olarak yer altı ülkesine gider ve Kronos'un hapsettiği kiklopları ve elli başlı, yüz kolluhekatonkheirleri serbest bırakır. Kikloplar ise buna karşılık yıldırımlarını hediye eder. Savaş, Kiklopların hekatonkheirlerle birlikte devasa büyüklükteki kayaları gökyüzündeki titanlara savurmasıyla başlar. Her bir hekatonkheir, yüz koluyla aynı anda yüz taş atabildiğinden aynı anda çok büyük miktardaki iri kayayı titanlara atarak onları geri püskürtürler. Bu esnada Zeus da şimşekleri ile Titanlara saldırır. Sonra da rhea'nın verdiği kusturucu bir içecek ile Kronos'u yuttuğu tanrıları ve taşı çıkarmaya zorlar. Titanomachy (Titan - Tanrı savaşları) adlı savaşta Zeus ve kardeşleri, Hekatonkheirler ile Kikloplarlarla beraber Kronos ile titanlara karşı savaşırlar. Sonra da Kronos ve titanları gökten kovup dünyanın dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına, Tartarus'a atar. Bu savaşta Zeus'a karşı savaşan titanlardan biri olan Atlas, Zeus tarafından gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır. Bunların ardından Tanrılar arasında kura çekilir. Ve Hades'e yer altı, Poseidon'a denizler Zeus'a ise gökler düşer. Bu savaştan sonra Hikmet ve Akıl Tanrısı Okeanid Metis, Zeus'tan hamile kalır. Zeus ise Gaia'nın 'Metis'in doğuracağı erkek çocuğun iktidarına el koyacak' şeklindeki kehanetine uyarak Metis hamileyken onu yutar. Ama Athena ölmez daha sonra Zeus'un kafasından doğar. Zeus kızının kendini affetmesi için ona mızrak, miğfer ve kalkan verir. Böylece Zeus, kuşaktan kuşağa geçen iktidar lanetini yok eder ve böylece değişmez bir düzen kurar.

Fakat bu savaşta Tanrıların savaşıp Tartarus'a attıkları Titanlar, gökyüzünü sırtında taşımak zorunda kalan Atlas ve Kafkas dağlarına zincirlenmiş Prometheus, Gaia'nın çocukları olduğundan Gaia buna öfkelenir. Ve bu yüzden çocukları Typhon ile Ehidna, Olimpos tanrılarına saldırır. Tanrılar bu savaşta birçok gigant(dev) ile savaşır. Bunun üzerine Zeus da Typhon ile savaşıp onu yener ve Ehidna ile beraber Etna Dağı'nın en dibine kapatır.

Zeus Ve Hera

 

Hera, Zeus’un kardeşi aynı zamanda tek resmi karısıdır. Bir bahar günü Zeus, tapınağında dinlenirken, pencerenin kıyısına gider. Ve bahçede çiçek toplayıp şarkı söyleyen dünyalar güzeli bir kız görür ve ona aşık olur. Zeus daha öncede yaptığı gibi farklı bir kılıkta görünerek, soğuk bir gecede soğuktan titreyen bir guguk kuşu olur. Hera kuşa acıyıp avuçlarına alır ve onu göğsüne bastırır. Bu sırada Zeus, gerçek haline bürünür. Ve şu sözleri söyler:

"Hera, istiyorum ki sen benim karım olasın, büyük gözlü güzel tanrıça benim peşimden gel, Olimpos'ta parlak bir taht üzerinde ve benim sağımda oturarak saltanat sür."

Bunun üzerine Hera bu teklifi kabul eder. Hesperidlerin bahçesinde bütün tanrıların ve perilerin katıldığı görkemli bir düğünle evlenirler. Gaia, Hera’ya doğurganlık simgesi olarak nar verir. Hera onu Hesperidlerin bahçesine diker. Bu düğün yeryüzünde bolluk ve verimlilik simgesidir. Bu nedenle bu düğüne “Hieros Gamos”(kutsal evlilik) adı verilir. Düğüne yalnız Khelone adındaki bir peri kızı gelmemişti. Bu yüzden tembelliğinin cezası olarak onu ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağaya çevrilir.

Zeus ile Hera'nın evliliğinden AresHephaistosAngelosHeushaHebe ve Eileithyia doğar.

Zeus'un Sıfatları

Zeus'un ''Bulutları Devşiren''''Tanrıların Ve İnsanların Babası''''Tanrıların Kralı'' dışında birçok sıfatı daha vardır. Bunlar:

  • Pantokrator: ''Her Şeye Gücü Yeten, Kainatın Efendisi'' anlamına gelir. Bu unvanı Nikia (İznik) konsülü ile İsa'ya verilmiştir.
  • Zeus Olympios: Zeus'un diğer Olimpos tanrılarının üstün olduğunu vurgular.
  • Zeus Aegiduchos veya Aegiochos: Aegis'in taşıyıcısı anlamına gelir
  • Zeus Horkios:  Zeus'un yeminlerin tutucusu olduğunu belirtir.
  • Zeus Xenios, Philoxenon veya Hospites: Zeus'un misafirperverliğini belirtir.

Birliktelikleri

Tanrıçalarla Birliktelikleri

Kadınlarla Birliktelikleri

 
Zeus Heykeli, İstanbul